
Bir sabah, Emek Kafe’deydim. Ne dönemdi hatırlamıyorum, belki gazete zamanından kalma bir alışkanlığım, burayı seven yazı işleri müdürümden geçen bir özentimdi; sonra kendi kafemi işletirken de mi işten kaytarıp bazı sabahlarımı burada geçirirdim? Her halukarda kesin olan şu ki, şartları zorlayıp giderdim Emek Kafe’ye. Saatler hesaplanıp planlanır, alarmlar kurulur, telefonlar açılır ve böylece orada geçirilecek kıymetli dakikalar toparlanırdı.
Öyle bir sabah, günlük hengameye girip bir şeylere koşturmadan önce o deniz kıyısındaki kendi halinde kahveye oturmak için yine koşullarımı zorlamıştım belli ki. Bitişik nizam dizilmiş eski ahşap masaları, sert kahvehane iskemleleri, kimi yerleri yırtık, yeri geldiğinde güneşi veya yağmuru geçiren tentesi, Rejans’ın veya Yekta’nın garsonlarını hatırlatan emektar ve esprili çalışanlarıyla, hiç anlamadığım bir şekilde Emek’te olmak iyi gelirdi bana. Belki de herkese, bilmiyorum… Bu çok sıradan, naif aşkımı pek de paylaşmak istemezdim, belki burun kıvrılmak, belki popülerleşmesine neden olmak korkusundan. Hem orda tek başıma olmayı sevdiğimden pek kimseyi de davet etmezdim.
Denize yakın bir masa bulmanın mutluluğu içinde, yaşlı garsonla yine şakalaşmanın verdiği evindelik hissiyle, en “ev tadı” veren peynirleri ve börekleri ısmarlamış, çayımı yudumlayarak sabah güneşinin altında umursamazca oynaşan boğaza bakıyordum. Umursamıyordu sahiden, kıyısındaki Emek Kafe’de oturan insanlar dilenci miymiş CEO mu, iyi insan mıymış canavar ruhlu mu, hiçbir şeye aldırış etmeden, kendi işine bakıyordu o sabah da boğaz…
Patpatpat bir tekne çıktı bir yerden. Ufak, motorlu bir kayık daha doğrusu. İçinde yaşlı, derin çizgilerle kaplı ve rüzgarla aşınmış bir yüz, kafasında denizci beresi, ağzının bir kenarında sallanan cigarası, teknenin dümeninde. Birkaç da yolcu herhalde. Karşı yakayla bura, yani Yeniköy arasında gidip gelen motor olduğunu anladım. Ve bir anda… Üstünde yaşayıp oynamakta olduğu ağaca balta vurulmuş sincap gibi oldum: Bu adamın işi buydu. Her gün, sabah kalkıp akşama kadar boğazın iki yakası arasında üç beş insan taşıyordu. Hayatı, Yeniköy, Beykoz, Kanlıca sahilleri arasında ve boğazın üstünde, o ufak patpat kayığında geçiyor, ağzının kenarından her daim o cigarası sallanıyordu. Giden gelen tankerleri izliyor, balıkçılarla balık muhabbeti yapıyor, yolcularının saatlerini bilip işlerinin nasıl gittiğini soruyordu belki. Hayatı bunlardan ibaretti.
Birilerine uygun görünecek şekilde giyinip 7:45 otobüsüne binmek, öğle arasında itiş kakış ucuz bir sandviç alabilmek, bankamatik para vermediğinde sinirlenmek, sigara içmeye ofis kapısına seğirtmek gibi dertleri yoktu. Şıpır şıpır denizin üstünde, kendi kendine, elbette bazen yağmurda rüzgarda ama bazen de böyle güneşin cilvelendiği sabahlarda huzurla insanları taşıyordu.
Başka, bambaşka bir zamanda, sanırım Emek Kafe anısından epey de önce, gazetede çalışırken şimdi anımsamadığım bir nedenle Beykoz’da bir görüşmem vardı. Özellikle İstanbul’da deniz ulaşımını sevdiğimden baktım vapurla gidilebiliyor, saati yeri uygun, o şekilde gittim… Eski zaman, ayrıntısı yanlış olabilir ama yine sessiz sakin huzurlu bir şehir hatları seferiyle Beykoz iskelesine vardım. Sabah saatleri olmalıydı, çünkü bizim geldiğimiz vapurla şehre inecekler vardı. Evet “şehre inecekler”… Birbirlerine sesleniyordu mahalle komşuları, “Siz de mi şehre iniyorsunuz? Evet efendim, bir iş vardı da… Ben de önceki gün inmiştim…” Bir beyfendiyi hatırlıyorum özellikle, koyu renk takım elbisesini giymiş, önünü iliklemiş, elinde gazetesi, iskeleye geçireniyle nerdeyse helalleşerek, iyi yolculuklar, selametle gel dilekleri arasında vapura ilerliyordu. Beykoz da böyle şaşırtmıştı beni, 40 yıllık Beykoz, şehirden ayrı bir parça gibi, bir köy gibi kendi içinde yaşıyor ve insanları böyle nadiren vapurla huzurlu mahallelerinden “şehre iniyordu”.
Bu huzur anılarının peşinden bir de bana ait olmayan anı damladı dimağıma: Yine yıllar önce, hatta hepimiz daha genç ve daha bir iş ve şehir yaşamının kıskacındayken, E arkadaşımın kuşluk vaktinde bir işe koştururken haldır huldur altından geçtiği bir balkondan gelen, çay bardağında keyifle dönen bir kaşığın tıngırtısı ve bunun çağrıştırdığı hayal. “Bir gün,” demişti E, “ben de hayatımı yavaşlatıp kuşluk vakitlerinde evimin balkonunda oturarak çayımı karıştıracağım…”
Dün yaptığım Ada kaçamağında bir anda aklıma geldi bunlar. Kuşadası sahilinde, kafelerin hepsi kapalı olduğundan, bu nedenle bankların hepsi de dolu olduğundan, deniz kenarındaki kayaların üstlerine dağılan adalılar gibi ben de kendime uygun bir kaya bulup kahvem ve kitabımla yayıldığımda. Bu sıralar, yani uzayıp duran bu pandemi döneminde, anıların artık yeri kalmadığını düşünüyorum sık sık. Yeri kalmamak derken belki de doğru ifade değil: Anıların sadece anı olduklarını ve artık tekrar edilemez olduklarını ve bunun için üzülmekten çıkmamız gerektiğini. O öyleydi, bu böyleydi diye hayıflanmanın gereksiz, tüketici, üzücü ve nihayetinde anlamı olmayan bir yaklaşım olduğunu; eskiyle yeniyi, o zamanla şimdiyi kıyaslayıp iyi kötü mukayesesi yapmamanın daha sağlıklı olduğunu, durdurulamaz veya yok edilemez şeylere garez beslemenin hiç kimse için bir işe yaramadığını, şimdi ileriye bakıp -aslında her zamanki gibi- yeni anılar yapma zamanı olduğunu.
Çünkü mesela hayat şiddetle değişiyor, benim buracıktaki ufacık köy hayatım bile, her an bir yerlerde bir şeyler inşa ediliyor ve ağaçlar sökülüyor ve asfaltlar dökülüyor ve tabelalar, oturaklar, çadırlar, ışıklar, hoparlörler, insan eli değmiş bin bir şey yayılıyor her yere… Belki yanımdaki bahçedeki, insanı cennete inandıran selvilerle cevizleri işe yaramadığı için kestirecek yakında burayı alacak biri. Belki yolun altındaki bahçe kır düğünü tesisi haline gelecek. Belki önümdeki, yıllarca toprak olan yol asfalt yapılacak ve günde on yerine yüz araba geçecek, geçen gece yaptıkları gibi biri aşağıdan biri yukarıdan birbirlerine bağırarak cilveleşmeyecek artık tilkiler, her akşam uyurken dinlediğim puhuların ve bülbüllerin sesleri nadiren gelecek, sincaplarım azalacak. Durdurulamayan “gelişme” buraları değiştirecek.
Ondan sonra ben anılarım diye dalıp gideyim: Bir akşam komşuma yürürken önümden domuz sürüsü inmişti, baharlarda yolun şurasında yılanların çiftleşmelerine denk gelirdim, günlerce insan sesi gelmediği olurdu bahçeme, karanlıkta yukarı doğru sadece ay ışığında yürümeyi severdim, kapılarımı yıllarca hiç kilitlemedim… Anılar anı olarak kalacak, koşullar, hayatlar değişecek, ne fark eder ben onlara tutunup hüzünlensem, bütün olacağı sonunda hüzünle baş başa kalmam olacak!
Çünkü mesela doğayı da düşündüm dün Ada’ya giderken, yollarda badem çiçekleri patlamıştı, şubatın başındayız, üstelik martın da soğuk geçeceğini söylemişler, bir an “Hay Allah!” diye düşündüm, “ne olacak bu zavallıların hali, perişan olacaklar, ah…” Sonra kendime dedim ki, Candan sen bu işin hayıflanmaktan daha doğrusunu bilmiyor musun? Sen değil misin hep tekrar eden, doğanın bizim algılayabileceğimizin çok ötesinde bir uyum sağlama yeteneği olduğunu? En kadim bilgiye sahip olan ağaçlar, kayalar, bitkiler, böcekler, genlerinde, tohumlarında on binlerce yılın bilincini, birikimini taşıyan canlılar yeni koşullara uyum sağlamayı bilmeyecek mi?! Az evvel konuştuğum, doğanın dilini anlayan nadir insanlardan biri olan S’nin ifadesiyle, biz kendimizi insanevlatları olarak biraz fazla ciddiye almıyor muyuz – doğa bize, “Siz bir kenara kayın bakalım, ben başımın çaresine bakacağım!” demiyor mu aslında? Bu hendeseden sağ salim çıkacak olan her halukarda Dünya gezegeni; ama içindeki türler arasında biz insanevlatları kalır mıyız, o kısmı şaibeli tabii.
Evet, umutluyum, hatta umut değil bunun adı, kati olarak biliyorum ki doğa değişen koşullara uyum sağlayacak ve Dünya çeşitli türleriyle var olmanın başka yollarını bulacak. Bizim zavallı küçük kognitif zihinlerimizle yaptığımız gibi geçmişe takılıp hayıflanmak yerine -çok şükür öyle bir zaafiyetleri yok!- önlerine bakacaklar hayvanlar, dağlar, akarsular, otlar, tohumlar ve ayakta kalmanın, üretmenin, üremenin yolunu bulacaklar, yaratacaklar… Hani “biomimicry” diye bir şey var, Türkçesi henüz yaratılmamış sözcüğün ama doğanın milyonlarca yıllık birikiminden esinlenen tasarım olarak açıklanmış, özetle doğaya öykünme. Burada da onu yapsak ya?
Var olmanın, bir adım daha atmanın, bir günü daha geçirmenin, bir yılı daha planlamanın “eldeki koşullara göre” yeni yollarını bulsak, başka yollar yaratsak? Hem sanki, artık geçmişimiz anbean silinirken başka bir seçeneğimiz de yok gibi… Anı kavramından çıkarak an’ı yaşamak dışında. Hem gözlerimiz de buğulanmadan ve içimize bir ağırlık çökmeden.
(Şubat 2021)