İçeriğe geç

“Mais si j’en ai assez”: Ölüm üstüne sayıklamalar

Geçenlerde İzmir’in sakin havalimanında uçağa binerken her zamanki gibi merdivenleri tırmandım, daha önce yüzlerce kez yaptığım gibi aklım yerime nasıl oturacağım, yanımda nasıl biri olacağı, sırt çantamı koymak için üst dolapta yer olup olmayacağı gibi şeylerle meşgul olarak uçağa adım atmak üzereyken bir anda durdum, sanki ilk -veya son- kez görüşümmüş gibi dönüp alıcı bir gözle etrafıma bakındım. Ne güzel bir sabah! Mrs. Dalloway’in başındaki gibi, desem belki değil ama yine de… O kadar sıradan ama o kadar güzel bir sabah İzmir tepelerinde, yumuşak bir güneş, kendi halinde yuvarlanan tepeler, ne kadar güzel dedim… Ya son kez görüyorsam böyle bir yerden, böyle bir sabahı? 

Oturdum yerime. Şanslı da bir sabah, benim sıram boş. Edip Cansever düşmüş aklıma bugünlerde, İlkyaz Şikayetçileri’ni almışım yanıma. Tam da zamanı, ilkyaz yani, doğa coşmak üzere, her şey bir doğum halinde. Fakat her satır ölüme bir gönderme sanki. “Sen ölüm! / Seni hiç düşünmeden yaşadık / Seni hiç düşünmeden yaşayacağız bundan sonra da,” dizeleri geliyor aklıma. Mümkün mü?

Sular insanlar gibi geçiyor aklımdan / Mavi aklımdan / Sordular -anımsıyorum- / Bir gün / Neyle örtülürmüş ki su / Suyla demiştim -elbette suyla- / Ya yaşam / Bir başka yaşamla, bir başka, bir başka, bir başka / Oysa bütün yaşamlar bitti / İlkyazlar ve bütün başlangıçlar / Sular / İnsanlar gibi duruyor aklımda.

Son zamanlarda, belki bir yılını dolduran pandemi bunalması, belki -bilemiyorum- çevremde ölümün veya yaşlılığın ayak sesleri -ne de olsa hepimizin çevresindekiler yaşlanıyor- gecenin ortasında veya sabahın karanlığında tuvalete kalkarken, ne kadar zorlaşacağını düşünüyorum hayatın yaş aldıkça. Şimdi bile belli bir bıkkınlık, yılgınlık varken, o zaman nasıl tahammül edeceğim düşüyor aklıma bir anlığına…

Yirmili yaşlarımın sonlarında, yaşadığım kim bilir hangi ağır yaşam travmasının(!) ardından psikiyatrıma şöyle söylediğimi anımsıyorum: Et si j’en ai assez? Evet burda hedefimiz bana yaşamı sevdirmek, beni hayatta tutmak ama, ya bana bu kadarı yettiyse artık? Ya yeterince cappuccino içtim, yeterince gün batımı izledim, yeterince sokak köpeği sevdimse?

* * *

Bir arkadaşım ölüyor. Bunların sebebi bu. Bu yazıyı bitirebilir miyim, bitirsem de paylaşabilir miyim, kendimle ve bu ölümle -beklenen, kaçınılmaz- nasıl başa çıkarım, bilmiyorum. Onun dediği gibi, her an ne gerektiriyorsa, o.

(İstemsiz de olsa) atılmakta olduğu maceranın, aslında şurda, bu üç boyutta, şu kısıtlı bilincimizle yaşadığımızdan daha fena olmadığını, daha az zevkli veya daha az heyecanlı olmayacağını, daha kötü asla ve kat’a olmayacağını hatırlatabilir miyim ona?

Ne deneyimleyeceğini (hepimizin zamanımız geldiğinde ne deneyimleyeceğini) çok merak ettiğimi. Beni hep hep çok etkileyen, anne karnındaki ikizlerin arasındaki konuşmayı (Ya burdan çıkarsak? Olur mu, nasıl yaşarız! Hayat burada, besleniyoruz, ısınıyoruz, birlikteyiz, dışarda bunları yapamayız ki… Ama ya çıkmamız gerekirse? Ne korkunç olur, annenin dışında olmak!) Yine genç bir yaşta, kaybedeceği bilinen bir savaşta olan gazeteci Ufuk Güldemir’in, “Herkes bir gün ölecek, ben bunun ne zaman olacağını bilme ayrıcalığına sahibim,” dediğini son röportajında…

Hüzün mü? Hayır / Dalgınlık? Hayır / Burukluk? Belki / Sanki bir şiirin bitimine / Yorgun ve isteksiz gidilirken.

Aslında hepimiz, yani bu yazıyı yazma ve okuma şansı olan herkes, çok güzel bir hayat yaşadık. (Güzel neyse?!) Ve mutlaka ki bir gün, yakında öleceğimizi bilirsek hayıflanacağımız şeyler var hepimizin, eksik hissedeceğimiz, bir kez daha yapsam diyeceğimiz… Hiçbirimiz “Oh yaşasın şu lanet hayattan kurtulacağım!” demez kolay kolay. Bali’deki o stüdyoda kutsal dağa bakarak bir kez daha yoga yapsam. La Concha’da bir kez daha koşsam. Bünyan’da bir gün batımı daha seyretsem. Bir köpekle daha oynaşsam, bir sokak kedisine daha seslenip onun göbek açmasına sevinsem. Bir kez daha bir balıkçıda koca bir grup arkadaşımla rakı sofrasına otursam. Ama…

Bu dünyanın zevkleri sonsuz, bunu biliyoruz. Gideceğimiz yerin zevkleri – onlar da öyle, biliyoruz, bilmeliyiz, hatırlatmalıyız kendimize. Yüce Mevlana’nın ifadesini: “Sen görmüyorsun diye âlemler yok değil!” Hani hamd ettiğimizde, elhamdülillahi rabbül âlemiyn dediğimizde bahsettiğimiz, “âlemlerin Rabbi”nin âlemleri. Samiha Ayverdi miydi, Rıfailerden bir hanımın ölüm döşeğinde, “Niye ağlıyorsunuz, bir odadan ötekine geçeceğim!” dediğini. Ve dahi spiritüel bilginin, “yaşanan” (yani üç boyutta deneyimlendiği için gerçek ve yaşanmış ilüzyonu veren) her şey karşısındaki yegâne yaklaşımını: Bu da diğer yaşadıklarımdan farkı olmayan bir deneyim.

Deneyim deyince, evet ben anlayana kadar akla karayı seçtim ama sonunda kafamda oturan, bedenlenerek dünyaya, üç boyuta gelmemizden evvel bu yaşamda tüm deneyimleyeceğimiz şeyleri tek tek kendimizin seçtiğini. Çemberin merkezinden kenarına doğru bir adım geri atarsak, bir an oyundan çıkarsak, belki kendi acımıza dahi seyirci olabileceğimizi ve o seyircilik durumunun gerçek benliğimiz olduğunu. Gerçek benliğimizin, gerçek gücümüz olduğunu.

* * *

Tabii ne olursa olsun zor bir yazı bu, ağır bir yazı, ağır bir durum. Bunun karşısında teselliler, hafifletici nedenler, açıklamalar ve farklı bakışlar aranırken durumun hafife mi alındığı, pembeye boyanmaya mı çalışıldığı, hariçten gazel mi okunduğu vs vs soruları kafalara doluyor her kelimede ve neticede yanıt çok basit aslında: Ölüm karşısında her şey esasen saçma! Her sabah, her an hayat saçma. Öleceğini bilerek yaşayan -o beyhude çabayı gösteren, o abes mücadeleyi veren- tek canlı olan insanevladı ve aldığı her nefes, saçma.

Böyle karanlık haberleri her aldığımda, ilk bir iki aşamayı geçtikten sonra, şu düşünce düşer aklıma: Evet, gerçek şu ki bu acılar da benim gibi insanlar için, başka kim için olacaktı ya, böyle bir şey varsa dünyada bana ve yakınıma da var elbette… “İyyake nabüdü ve iyyake nesteiyn,” cümlesini hatırlatırım kendime o zaman, ordan -O’ndan- destek alırım. Sonra “Feinne meal usri yüsra, inne meal usri yusra.” Elbette güçlükle beraber kolaylık vardır. Vardır, değil mi? Peki ya benim gibi, insiyaki olarak kendinden büyük ve her şeyden öte bir varlığa, bir yaratıcıya inanmayanlar, onlar nerde bulur bu kolaylığı, nerden destek alır? 

Adına ne derseniz deyin, emir büyük yerden. Hem bu büyük yer (büyük A, Murat Uyurkulak’ın ifadesiyle) biraz da zorlamak mı istiyor herkesi bu devirde? Bütün ölümlü haberleri, kara günleri art arda dizmek de neyin nesi? Bu işler böyle, yaşayan ölecektir diye mi gözümüze sokuyor, doğal döngüyü bizim gibi aymazca görmezden gelmek isteyenlere? Arkadaşımın haberinin ardından dört yıldır savaşan bir çocuğumuzun melek oluşu, sonra bugün 11 mart ve üç yıl oluyor on bir güzel, genç kadın yüzlerce kişiyi paramparça ederek gideli, üstüne bir de yarın var ki geçen onca zamana rağmen hala içimde bir cam kırığı, A’nın 21 yaşındaki ölümü… Oysa köktenpozitivistler ne derlerse desinler, bilemediğimiz, anlayamadığımız, anlamlandıramadığımız ölüm nedenlerinin yanıtı tektir ve şudur: “Maybe it’s not for us to know” – belki bunu bilmemiz gerekmiyordur!

Bilmem gerekmediğini bilmeme rağmen, anlamlandıramadığım ölümlerle benim içim daralıyor hâlâ. Bir anda içimden bir “Yeter artık!” çığlığı geliyor. Herhangi bir şey yaparken, bir pantolon giyerken veya bir çantada bir şey ararken veya bir kez daha bir yemek hazırlarken: Yeter artık! Ama biliyorum, biraz soluk alınca, bir adım geri gidince geçecek yavaş yavaş bu bıkkınlık ve hayat devam edecek. Bir gün daha.

Birinin yaşamı sona ererken, biten yiten giden kendi çocukluğuna, anılarına, saflığına ve dokunulmazlığına ağıt yakmak bencillik mi peki? Ama hepimiz yaşıyoruz bunu! Bir ölüm haberine tepki olarak, “Erkek arkadaşlarımızın doğal nedenlerle öldüğü yaşa mı geldik?!” diye veryansın ettiğimi hatırlıyorum… Her acının birçok yüzü var ve yüzlerden biri de olayın “ben”deki yansıması. Hatta belki şunu bile diyoruz gizliden: Giden gitti kurtuldu, geride biz kaldık korkuyla…

* * *

Ooof of. Bir elimde elma, elmada bir el.

”Bir hiç için bir sürü gürültü.”

İşte Sartre da söylemiş yaşamın ardından denebilecek her şeyi birkaç kelimede; benim daha derinime dokunan sözcüklerle Edip Cansever de:

Hiçbir ses yakalayamaz beni

Dağlarda küskün, küçük

Bir ot parçasının yankısından başka.

(Mart 2021)

Kategori:Ordan burdan insandan...