İçeriğe geç

Özledim be kardeşim!

Çok da öpüşgen insan değilim ama, sarılıp öpüşmeyi özledim mesela. Tam da köyümdeki, Kayseri’deki, İstanbul’daki ayrı ayrı öpüşme çeşitlerini öğrenip adapte olmuşken. Köyde sırayla sağ yanak, sol yanak, sol sarılma, sağ sarılma. Kayseri’de sol yanak, sağ yanak, sağ yanak bastırma, sol yanak bastırma. İstanbul’da sağ yanak, sol yanak. Galiba. Diyorum ya, tam öğrenmiştim yine mazide kaldı mecbur.

El sıkışmayı bile özledim tuhaf bir şekilde. Şöyle sıkı sıkı kavrayıp, cinsiyetsiz bir güç ve güven göstermeyi. Hala tuhaf tuhaf bakıyorum ayrı gayrı dururken, buluştuğum konuştuğum insanlarla. “Fist bump” ise espri olmaktan çoktan çıktı.

Arada bir üşüşüyor aklıma bu salgın döneminde özlediğim şeyler. İstanbul’un metro ağlarında ve tünellerinde yer altındaki güruhlar arasında koşturarak metroya, tramvaya binmeyi, kalabalık mekanlarda inmeyi, havalimanı, Kapalıçarşı, Tahtakale, Karaköy, Taksim duraklarını takip etmeyi özledim. Uçaklarda mini mini servisler yapılmasını ve tepeden en güzel doğa manzaralarını seyrederek güzel bir kahvemi yudumlamayı. İş Sanat’ta konsere gitmeyi, fuayede etrafı gözleyip aslında nezih bir kentte yaşadığımızı hayal etmeyi. San Sebastian’daki favori barım Atari’de bir cumartesi akşamı ite kaka bardan tapas almayı ve insanların üstlerinden bağrışarak şarap ısmarlamayı. 

İspanya’ya gitmişken, yürüyüş kıyafetleriyle kokuşmuş her boydan insanla yüzlerce yıllık bir kilisede veya dev bir katedralde peregrino törenine katılmayı özledim. Tanımadığım insanlarla tanıştırılıp “Hola,” diye atılarak iki yanaktan öpüşmeyi. Taksim meydanındaki ufacık büfelerin bir kenarına sığışıp art arda iki üç ıslak hamburger gömmeyi. Barcı da değilim ama yeminle kısıtlandığı için onu bile özledim! Bir barda kalabalıkları yararak ilerleyip barmenin gözünü yakalamaya çalışmayı. Yakın arkadaşlarımla su şişemi paylaşmayı veya yemeklerine çatal atmayı. Kocaman bir etkinlik yaparak bir sürü insanı bir sürü insanla bir araya getirip, hepsini kollarından çekiştirerek birbirine tanıştırmayı.

Özlediklerim var elbette bir buçuk yıla yaklaşan belirsiz ve dengesiz salgın döneminde. Olsun varsın. Salgının hayatıma kattıkları da var… İnanması güç ama, yavaşladım. Daha az şeyi, daha kendimi vererek, adımlarımı yavaşlatarak, sonrasını düşünüp at koşturmadan, iç ferahlığıyla yapıyorum. Kafam daha bir sakin, daha bir huzurlu, daha bir olduğu halinden memnun oldu. Misal, aynı anda beş işle meşgul olmanın benim için normal olduğunu, bu sayı yediye, dokuza çıktığında saçmalaştığını anladım: Buyrunuz, kendi gerçeğini kabullenmek.

Evet, kabul daha çok yer almaya başladı hayatımda. Tabii bu denge getirdi, yogamda da görebildiğim gibi – bütün denge hareketlerinde çok daha sükunet hakim artık. Yoga düzenimi hep isteyip hedefleyip hiç başaramayıp kendimi yediğimden farklı, uygulanabilir bir şekle koydum, salı perşembe pazar. Oh be, dünya varmış, her sabah yoga yapmak şart diye vicdan azabı ile yaşamak yerine haftanın bir yarısında işlere girişmenin, diğer yarısında mata çıkmanın mutluluğu!

Öte yandan bu dönemdeki sarsılmalar, tercihler, hesaplaşmalar, öncelikler vb sonucunda kafamda gerçekten ne kadar zaman nerede olmak istediğim, ne miktar ne yapmak istediğim oturdu. Yaptığım seçimleri yapmaya hakkım olduğu da oturdu. Eğriler, doğrular, şimdiler ve sonralar, ben ve ötekiler yerlerini buldu. Gerçi düşününce, bütün bunlar belki de tam salgın öncesinde girdiğim ikinci yarının etkileridir (şahane 50 yaş kutlamamın hala tadı damağımda) veya son büyük seyahatim olan ve beni çok etkileyen Bali’nin, bilemiyorum. Veya hepsinin bileşimi. 

Daha çok ve hızlı kitap okumalar ve gözden geçirmeler kattı hayatıma salgın. Düzenli film izleme alışkanlığı (ve filmci bir arkadaş sayesinde film okuma becerisi) kattı. Bir müştemilat kattı, gezmeye her zamanki hızla devam etsem muhtemelen bitirmekte çok zorlanacağım. Bu müştemilatın içinin dolması ve hayatıma destek kuvvet gelmesi ihtimalini kattı. Evin ve avanesinin renovasyonu, eksiklerin tedarik, bozukların tamir edilip, işlevlerin ve kullanışlılığın artması. İspanyolcayı nihayet birkaç sıkı çevrimiçi kursla ilerletme fırsatı kattı sonra.

Bünyan’ın ve Kayseri’nin tadını daha fazla çıkarma imkanı kattı salgın benim hayatıma. Hep haldır huldur koşarak gidip geliyordum, bunca yıldır ilk kez haftalarla orada kalmayı, sakin günler geçirmeyi, gezinip bakınıp düşünme gerektiren projeler geliştirmeyi başarabildim. Hem evden başka bir yerde salgın koşullarında dahi güvenle var olabilmenin değerini fark ettim, hem oraların yeni güzelliklerini yaşadım, açık hava etkinlikleri, yürüyüş yolları, dağ vadi gezmeleri, kamp eğlenceleri keşfettim. Hem orada, hem köyümde toprağa, doğaya ve ilkel insan benliğime daha da yaklaştım, misal ateşte pişirmenin güzelliğini, çatısız barınmanın hoşluğunu, doğanın bağrında sosyalleşmenin biricikliğini anladım. Geleceğimi ve gelecek planlarımı bu keşifler ışığında kurguladım. Tarıma, doğal tarımsal üretime vakfedebildiğim bol zaman ve enerji de cabası!

Pandemi kelimesinden hiç hoşlanmamıştım; korona, kovid, Sars – Covid – 19 vs vs adlar uçuşup durdu aylardır hayatımızın baş köşelerinde, sonunda -yazının burasına kadar herhalde fark etmişsinizdir- benim içime güzel, sade, öztürkçe salgın kelimesi sindi. Bulaşlara, filyasyonlara, sokağa çıkma kısıtlaması ve tam kapanma ve yarı karantinalara ve anlam bulaşıklıklarına elimden geldiğince bulaşmadım. Fauciler, Geberiyoslar, EMA’lar ve DSÖ’ler, rakamlar, günde 62 binler, 100 binde 300ler, 600ler, hedef 5 binler de artık pek bir şey ifade etmiyor. Aşı markaları, tarzları, altlarındaki teorileri, korkuları, kökleri vs çok kısıtlı miktarda ilgi alanıma giriyor. Özetle benim işim biçimle değil işlevle: Ne zaman özgürlüğüme kavuşacağım? Ne zaman istediğim anda istediğim yerde istediğim gibi olabileceğim? Tercihim özgürlüğümü tekrar ele geçirmek yönünde olacak her zaman, onun için ne gerekiyorsa…

Şimdi bunları buraya yazıyorum çünkü (halleluya!) bir gün, hem de çok uzak olmayan bir gün, bunların hepsini unutacağız! Evet, inanması güç ama öyle. Bu geçen bir buçuk yıl nasıl geçtiyse, gelecek bir buçuk yıl da aynı hızla -belki daha da hızla, çünkü yukarı çıkıştayız- geçecek. O zaman diyeceğiz ki, Yahu neydi o ufak tefek adamın adı, İtalyan havasında bir şey, kovid bilgi kaynağıydı epey zaman? Kaç vaka oluyordu günde bizde, kaça çıkmıştı en çok? Hangi aşı gelmişti Türkiye’ye ilk, çoğunluk ondan olmuştu?

İşte böyle böyle. Özlem, katkı, tercih… Geçiyor geçiyor, az kaldı, dayanın. Bazı şeyleri unutacağız, bazılarını ise unutmayalım.

(Mayıs 2021)

Kategori:Ordan burdan insandan...