
Köye ilk geldiğim zamanlarda, “N’aparsın?” dediklerinde hep eylem yanıtı verirdim, hatır sorduklarını anlamadan: Yürüyorum, yemek yapıyorum, bekliyorum… Şimdi peki, şimdilerde ne yapıyorum?
İyiyim bir kere. Hamdolsun, olan biten, ölen giden, durduğu yerde duran, özgürlüğümüzü gaspeden ve benzeri envai dış koşullar arasında, yılların spiritüel öğretileri üzerimde bir etki yapmış olacak ki dengedeyim, içimdeyim, iyiyim. Her zamanki gibi üretmek, yaratmak, yapmak peşindeyim. Kimseyi böyle olmadığı için kınıyor değilim; bu, bana iyi gelen şey. İçimi enerji dolduran, geleceğimi umut dolduran.
Misal, sabahtan akşama saçlarımın diplerine kadar terden sırılsıklam olarak fiziksel işler yapmak bana iyi geliyor. Tabii bu fiziksel işler, işe yarayan işler olduğu sürece! Yıllardır el değmemiş depoları döküp düzenlemek, atılacaklar satılacaklar yeniden sahiplendirilecekler ve tamir edileceklerle ilgilenmek, açılmamış paketleri gün ışığına dökmek, eksikleri sipariş vermek, siparişleri monte etmek, monte edilenlerin kullanımını tasarlamak… Hem sadece bedeni değil kafayı da çalıştıran, insanı her yönden güçlendiren faaliyetler bunlar: Terası neden daha çok kullanmıyorum? İstediğim gibi minderlerim yok. Neden yok? Olanları köpek yiyor. Yememesi için ne yapabilirim? Bir köpek kapısı, bir de minder deposu.
Köpeğin ulaşamayacağı ama benim kolay ulaşacağım, dört mevsim bir minder rafı tasarlayıp inşa ediyorum. Ardından değişik oturma gruplarına uyabilecek minder boyutları belirliyorum. Sonra da nasıl bir kumaştan (su geçirmeyen, krem rengi) kime (güvenilir alışveriş sitelerinden bulunan üretici) yaptırılacağı. Sipariş ver, öde, kargoyu takip et, al getir – İzmir’in dağ köyünde Getir yok tabii…
Armut da yok, boyacımızı sağa sola sorup danışarak buluyoruz. Neyse ki son son bir komşum çok memnun kalmıştı bir boyacıdan. Çağırıyoruz, terastaki bütün parça püstük rengarenk mobilyayı tek renge boyamak için anlaşıyoruz, elindeki işi bitirip gelmesini bekliyoruz… Beklerken daha daha boyacı işleri çıkıyor her zamanki gibi: Arka deponun duvarları. Terasın traverten masası. Dışarıların çıplak tuğla duvarları.
Depolar, son yapılan ahşap inşaattan kalan ahşaplarla dolmuş taşıyor. Minder rafları, eve bir ufak raf, yeni odaya gömme dolap rafları ile epey değerleniyor değerli fırın kurusu lambrilerimiz. Yine de kalan açılmamış paketler? Sağ olsun marangoz arkadaşın aklına geliyor, “Kullanmıyorsan dışardan alacağıma senden satın alayım,” diye! Kalan tek tükler de kalsın istiyoruz bir miktar; bahçeli köpekli girişken evde düzgün ahşaba her zaman ihtiyaç var.
Misal sebze yatakları! Geçen yılki bir adet yükseltilmiş yatak ilk bilinçli denememdi, yine de bel verdi, aşağı yattı, pek kılıksız oldu falan. Bu yıl daha tecrübeyle girişince, elimde de sağlam boy boy ahşabım, hatta duvar malzemesi olarak izolasyon panosu, strafor ve Boardex kalıntılarım olunca, art arda inşa ettiğim iki buçuk yükseltilmiş sebze yatağının son buçuğu estetik olarak bile kritik eşiği aştı. Tabii bunları inşa etmek sadece bir başlangıç: Yerini belirlemek çok önemli (güneş alacak, suya ulaşacak, eve de uzak olmayacak); içini doğru doldurmak gerek (konacağı yer bellenecek, üstüne koli karton kağıt vb ambalaj malzemesi gelecek, üstü güzel gevşek kompost toprağıyla yükselecek); sonra da illa ki gevşek toprağa bayılan köpeklerden korunacak (çitler, teller, ipler, el altında ne malzeme varsa).
Neyse, yatakların bir buçuk tanesi yağmur sularının biriktiği depodan sulanabiliyor. Kompostumuz, budanan ağaçların yapraklarından ve dallarının öğütülmesinden, hep birlikte çürümelerinden oluşan güzel yığından. Güneşimiz de günün değişik saatlerinde yatakları ziyaret ediyor. Selçuk Belediyesi bu yıl çiftçilere güzellik yaparak yazılanlara (herhalde yerlidir, değil mi?!) sebze fidesi dağıttı. Bir de her yıl aldığım Karaot Tohum Derneği’nin fidelerinden çeşitler ekledim, oh mis… Depo kazılarından da ortaya, üç yıl önce Altaylar’dan gelmiş bir paket yerli (oranın yerlisi ama olsun!) domates tohumu çıkmış mı, onlar da terasın boşluklarına saçılmış mı, bakalım neler olacak oralarda göreceğiz.
Dal öğütmek deyince, o da kolay hikaye değil. Art arda nazlar yapan mobil öğütücümüz iki kere Selçuk seferi yaptı, indi çıktı açıldı kapandı, nihayet nazlarına son verince bir saatte gürül gürül tüm dut, incir, keçiboynuzu, mazı, zeytin, kayısı, iğde dallarını -düzgünce düzletilip ayıklanmış olanları tabii- öğüttü. Bir süre nazlarından dolayı atıl durmuş, beni üzmüştü ama nihayet anlaşır hale geldiğimizden karşılığını verir oldu çok şükür.
Komşu komşunun külüne muhtaç – ama bizde öncelikle enerjisine muhtaç sanırım! Uzun zamanın sonunda nihayet ferah ferah evine gelen en yakın komşumun her şeyi elden geçirerek yeniden yerleşme girişimleri, benimkilerle birleşerek ikimizin de enerjisini artırıyor bu süreçte. Yaptıkça yapıyor, attıkça atıyor, sattıkça satıyoruz peşpeşe. Depolardan çıkan mallar paylaşılıyor, fideler bölüşülüyor, eksikler tamamlanıyor.
Sabahtan akşama bahçelerde teraslarda bunları yapmanın en güzel yanlarından biri de günbegün doğanın içinde, doğayla çalışmak tabii. Her an nerde ne oluyor duymak, görmek, koklamak. Yılanları teker teker gözlemlemek, sonunda “Aa bak şurda güneşleniyor,” demeye kadar varmak. Tasarım hatası olan iri böcekleri sürekli sırt üstü debelenişten veya su kaplarından kurtarmak, bir saat sonra mutlaka aynı şekilde bulmak üzere. Teras veya depo kapılarını açarken geri çekilmek, tepeden düşecek süleymancıklar ensenden içeri girmesin diye. Arada yeni bebek köpeğin ağzından yumuşak bebek kaplumbağa kurtarıp, bir daha bulunamayacağını umarak otların arasına atmak.
Akasyanın yanındaki uğultunun, çılgınca açan (ve çılgınca kokan) çiçeklerindeki arılardan geldiğini duymak. Onun ardından gelen iğdeyi kokusu boğucu olana kadar günbegün takip etmek. Zeytinler, hah işte pamukçukları başladı, demek bir hafta, on güne açarlar, bak tomurcuklar da şişmiş, demek. Epey çiçek var gibi ama zeytinin hali hiç belli olmaz; sonbahara kadar başına her iş gelebilir havadan sudan… Dutlar, kirazlar, kayısılar dallarda belirdi mesela, dallar aşağıya sarkmaya başladı, sırasıyla kızarmaya başlarlar artık. İncirler bile bir heves yeşil yeşil dallarda belirmişler, şaştım kaldım, dedim siz daha eylülde ereceksiniz, aceleniz ne?! Anlıyoruz birbirimizin dilini, bazen böyle sesli, bazen sessiz anlaşıyoruz bitkilerle, meyvelerle.
Peki ya iki ayaklılar? Onlar zor. İki ayak üstünde sanırım denge kurmak daha karmaşık bir iş.
Geçenlerde bir çalışmada, çevremizden mutsuz veya şikayetçi birine ulaşmamız gerekti. Bulamadım. Fark ettim ki mutsuz veya şikayetçi olduklarında, doğal akışla benim çevremden uzaklaşıyor insanlar. Ne güzel! Tabii ki bir miktar deniyorum üstüme düşen sorumluluk hissiyle o gidişi döndürmeyi; tabii ki başka yönlerden bakışlar sağlamaya, farklı renkleri göstermeye çalışıyorum ama olacak şey var olmayacak şey var… Muhabbetimi, ilgimi, paylaşımımı zerre kadar eksiltmemeye gayret ettim bu tuhaf dönemde insanlardan. Bilakis, ihtiyaç daha fazladır dedim, daha sık tık tık kapıları çaldım (sanal olarak tabii, dağda yaşıyorsak da o kadar kovid görgüsüzü değiliz). Neyse ki çoğundan da çok güzel karşılık aldım, özlem giderir, yüz güldürürken ben de hafifledim, umutlandım…
Sonuçta ben de bir buçuk yıldır seyahat edemeyen müzmin bir gezgin, program yapamayan müzmin bir plancı, sosyalleşemeyen bir sosyal kelebeğim. Benim de hassasiyetlerim, gerginliklerim ve eksikliklerim var; benim de zaman zaman hafifleme ihtiyacım var, yüzüm çok şükür hep gülse ve gözlerim hep geleceğe dönükse de. Neyse işte, yine sonuçta bitki hayvan insan arasından beni şu salgın döneminde gerçekten şaşırtan insan oldu. Üzen yerine şaşırtan diyorum, hani benim hep tuzum kurudur, ben hiç üzülmem ya! Varsın öyle olsun.
2021 yazılarıma bakıyorum, ne az yazmışım… Sanırım bu da, paylaşma isteklerime karşılığı pek ender bulduğumdan. Herkes içine kapanmışmış, belirsizlikten bunalmışmış, sosyallikten uzaklaşmışmış… Açıkçası, anlamıyorum ama en azından kabul etmeye, garipsememeye çaba gösteriyorum. Ben de bu dünyadayım, ben de aynı dış koşullara maruz kaldım, ben de belirsizlikte yaşıyorum belirsiz bir süredir… Onları garipsemeyeyim pekala ama ben niye garipseniyorum?!
Çünkü “onlar” fark etti mi etmedi mi, içlerinde çiçek açtı mı açmadı mı bilemem ama yine bahar oldu ve yine anemonlar gelincik sanıldı ve yürürken ezilen papatyalar güzel koktu, çatılarda fareler kemirme faaliyetlerine daldı, sıçancıklar yerlerden köpek tüyleri topladı yuva yapmaya, Selçuk’ta su kemerlerinin üstlerinde leylekler gagalarını takırdatıyor, dünyanın şu an uzak da olsa bir yerlerinde normalimsi (BC – korona öncesi) bir hayat yaşanıyor, 1918 İspanyol grip salgınını ise iki yıl sonra herkes unutmuştu…
Dünya dönüyor. Biz ise asıl nereye varmak istiyorsak içimizde oraya varıyoruz her zaman.
“(…)Benim ağzımdan, kendi içlerinde olan gerçekliği duydular. İnsan hep, yalnızca kendi sesini dinler.” – Amin Maalouf
(Mayıs 2021)