İçeriğe geç

Av: Doğanın temel taşı, varoluşun ilkesi

Bölüm 1: Av nedir?

Herkes katildir. Bu kadar basit. Ne öldürdüğü, ne kadar öldürdüğü, neden öldürdüğü değişir sadece. Katil eylemi (ki a’sı kısa okunur, eylemin adıdır) insan hayatının bir parçasıdır. Hepimiz katiliz (uzun a), katil (kısa a) boyutlarımız farklı.

Hayatında hiç sivrisinek, kara sinek, örümcek, böcek, fare, hamam böceği vb öldürmeyen elini kaldırsın. “Ama beni rahatsız ediyor! Kulağımdaki vızıldaması yok mu hele? Dayanamıyorum. Korkuyorum. İğreniyorum. Alerjim var. Kaşınıyorum. Kıl oluyorum. Zırt oluyorum, pırt oluyorum,” diyorsunuz. O halde işaretleyelim, hangileri yanlış: Kulağındaki vızıldama sebebiyle sinek öldürmek, ekinleri altüst edilmesin diye domuz öldürmek, tavuklarını korumak için tilki öldürmek, sokarsa rahatsız olacağı korkusuyla böcek öldürmek, lezzetli bulduğu için tavşan öldürmek, akşama et yemek istediği için bıldırcın, alakabak öldürmek… Tavşan karafatmadan daha sevimli bir hayvan olduğu, fareler kuyruklu ve çirkin ama kuşlar rengarenk ve güzel olduğu için mi aradaki fark? Buyrun bakalım.

Pek sevgili doğasever bir arkadaşım ile Egeli bir şoför / avcı arasında geçen bir diyalog vardı seneler evvelden, unutulmaz: Şoför gece yolda giderken karşılaştığı tavşanı anlatıyor, arabanın ışıklarının hayvanın nasıl gözünü aldığını, üstüne doğru sürerken direksiyonu aniden kırdığını… Arkadaş sempatiyle ve heyecanla dinliyor, sonunda “Aman, kurtuldu mu bari, ne oldu?” deyince şoför gururlu, geniş bir gülümsemeyle cevap veriyor: “Tam iki buçuk kilo geldi!” Burdaki yaklaşım çeşitliliğinin kınanması değil kucaklanması gereken bir renk olduğunu yavaş yavaş da olsa kabul edebilir miyiz?

Birkaç arkadaşım var ki dehşete düşüyorlar avla ilgilenmemden: Benim gibi bir doğa sever! Hayvanları kovalayıp, pusu kurup öldürmek ha? Yüzlerindeki dehşet ifadesi görmeye değer. Oysa doğayla ast-üst ilişkisi kurmayan, doğayı doğal parçası olduğu habitat olarak gören kişi için bundan daha doğal bir şey olamaz. Avdan daha doğal bir şey olamaz! Doğanın en temel parçası, her canlının en temel varoluş içgüdülerinden biridir av, genel anlamda insanoğlu bir yana, ben ve dehşete düşen arkadaşlarım bile dahil.

Aç parantez: Yanlış anlaşma nerden kaynaklanıyor, biliyor musunuz? -Her zamanki gibi- insanoğlunun mütehakkim yaklaşımından. Çevrecilikten önceki aşamada, anne babalarımızın devrinde insanoğlu doğaya hükmetme çabasındaydı, çünkü doğa rakipti, onu ezdik, ayaklar altına aldık, küçümsedik. Sonra, yani şimdi, bizim devrimizde, insanoğlu “doğa sever” olunca ise doğayı “hoşgörmeye”, böyle böyle gönlünü almaya çaba gösteriyor: Yine –tabii ki!- içimizden onu küçümsüyor, kendimizi üstün görüyoruz, ama müsamaha gösteriyor ve “üstünlüğümüzü” kullanarak onu ezmemeye özel çaba sarf ediyoruz. Oysa biz doğanın patronu değil, bir parçasıyız. Aslanların, geyiklerin, yılanların ve farelerin, ağustos böceklerinin ve kargaların olduğu gibi. Onların alanları olduğu gibi biz insanların da alanları var. Onlar ormanda gezerken çalıları ezdiği gibi biz insanların da papatyaları, karıncaları ezmesi, sinekleri öldürmesi doğal. Onların karınlarını doyurmak ve kendilerini korumak için avlandığı gibi insanların da karınlarını doyurmak ve kendilerini korumak için avlanmaya ihtiyaçları var. Çünkü insanoğlu, doğaya katlanması gereken, doğayı kendisinden koruması icap eden, doğadan ayrı ve üstün bir varlık değil, tüm diğer hayvanlar gibi onun bir parçası. Ceylanı aslandan, kekliği tilkiden korumak gerekiyor mu, o avları da kınamak ve o avlanılanlara da üzülmek? Kapa parantez.

Av, doğanın varoluş şeklidir. Neandertal avlanırdı, köpek avlanır, baykuş avlanır, kertenkele avlanır, çita avlanır. Başka türlü var olamazlar. Çiftçi avlanır, kirazlarının dallarını kıran, mısırlarını ezen, üzüm bağlarını alt üst eden yaban domuzlarını öldürür. Etini satar, eline de biraz para geçer. Kendi yapamasa da avcılara haber salar, dağlara âşık avcılar dere tepe düz gider, domuz avlarlar. Köylünün pek et yeme imkanı yoktur, maliyeti ancak bir, iki saçma olan lezzetli tavşanı, kekliği, tahtalıyı akşam yemeği için avlar. (Kaldı ki bir tabak içinde ikram edilse sizin de geri çevireceğinizi sanmam!)

Av, bir mücadeledir. Bir spor karşılaşmasıdır. Bazen bir taraf kazanır, bazen öteki. İki taraf da en iyi şekilde hazırlanmıştır, doğa ne kadar eşitse av da o kadar eşittir. Bir örümcek sonsuz bir sabır, beceri ve inançla mükemmel noktada mükemmel bir ağ örer. Ağa doğru uçan sinek takılır, o anda kendine lanet okur belki, ah, daha dikkatli bakmalıydım diye, örümcek koşa zıplaya ona doğru gelir, bir koza gibi sarıp sarmalar, daha kuytuya, yuvasına götürür. Akşam karanlığında ışığın altında pusu kuran kara kurbağaları ne kadar masum ve tatlı durur, ışığa kapılan bir böcek gelene ve kurbağacık uzun diliyle sakin bir hamlede onu kapıp yutuverene kadar. Peygamberdevesi yakında bir karınca görene kadar ön ayaklarını yüzüne doğru çekmiş, tatlı tatlı elimde gezinir, o anda ise atlayıp karıncayı kapar ve ellerini de yalayarak boğum boğum zevkle yer. Bunları izlemek ne kadar heyecanlıysa daha büyük boyutlu bir av izlemek, bir avcının anılarını dinlemek de o kadar heyecanlı benim için. Doğal olarak!

Bölüm 2: Av ne değildir?

Geçerli bir sebep veya verimli bir sonuç olmaksızın yapılan katil eylemi av değildir. Eşit olmayan koşullarda, cinsin devamı için yasaklı mevsimlerde, dişilere ve yavrulara yönelik veya dişi ve yavru ayırt edilemeyecek şekilde, öldürme zevki tatmak amacıyla yapılan eylemlere katliam, ego tatmini, iktidar hırsı, ezik insan faaliyeti ve benzeri tanımlar yakıştırılabilir. Doğa kanunlarına göre avlanmak için geçerli sebepler karnını doyurmak, alanını ve ailesini korumak, nüfus ayarlanmasıdır; verimli sonuçlar ise avın karın doyurması, maddi kayıp engellemesi veya doğadaki hayvanların nüfusunun dengelenmesidir. Tabii bir de bu koşullarda av yapan ve av böceğinin sokmasıyla avdan başka bir şey düşünemez hale gelen sevdalılar vardır, ki onlara avcı diyoruz.

Bölüm 3: Sürek avı

Bütün hikaye burdan çıktı! Bütün istediğim domuz avını anlatmaktı. Ama ne oldu, önce duyarsız bir vahşi olmadığımı kanıtlamam, av faaliyetini temize çıkarmam gerekti, ancak ondan sonra sıra av anılarına geldi. Ben eli tüfek tutan hemen herkesin domuz avına çıktığı bir diyarda yaşıyorum, o yüzden gündelik olarak duyduğum, gördüğüm, uzaktan ve yakından şahit olduğum av, domuz. Velhasıl buyrun domuz avı nedir, ne değildir…

Önce yaban domuzunu tanıyalım: Dünyanın çoğu dağlık, ormanlık, makilik alanı gibi ülkemizin de birçok kırsal alanı yaban domuzlarıyla dolu. Yaban domuzu insana tamamıyla zararsız; yetişkin erkeklerde bulunan ve alt çeneden dışarı uzanan azı dişler dışında tehlikeli bir organı olmayan, cüssesinden beklenmeyecek kadar sakin, zeytin, meyve, solucan vb yiyen bir hayvan. İri erkeklere azılı deniyor, yavrulamış dişilere mozalı, yavrularına da moza. Domuzun cüssesi dediğimiz ise 50 kilodan başlayıp, bu civarda 100-150 kiloya kadar çıkıyor. Çiftçiye fena halde zararlı yaban domuzu. Ekili toprağı eziyor, çiğniyor, mahsulü yiyor, ağaçlardan meyve koparıyor, dalları kırıyor, bağları talan ediyor… Bunun adı da yayılmak: Gece karanlığında çok açıklık olmayan alanlarda gezinip yemek, içmek, topraktan yiyecek aramak, yavrularla oynaşıp tepişmek domuzun bütün faaliyeti.

Gündüzleri ise ormanın, çalılıkların en sık yerlerine gizlenerek uyur domuz. Ne zaman ki bir sürü köpek deliler gibi havlayarak huzurlu yuvasına doğru gelir, o zaman yatağından fırlayıp kaçma zamanı gelmiştir. Köpekler günlerdir, bazen haftalardır bu anı bekliyordur. Hele de daha önceden izleri takip edilen, hakkında bilgi toplanan domuzların diyarına yaklaşınca köpekleri tutmak adamakıllı bir iştir. Çoğul oldukları için zaten her biri diğerlerini azdırır, seslerini yükseltmenin faydasını iyi bilen tecrübeli kopaylarla baraklar çıldırtıcı ince sesleriyle durmaksızın bağırırlar. Bunlar çok kıymetli av köpekleridir, babaları domuz peşinde koşarken telef olmuş, anaları onları domuz kellesi kemirirken emzirmiştir belki. Aileden domuzcu olan hayvanı isteyen de tutamaz yerinde, kopaylar, baraklar içgüdüsel olarak her fırsatta domuz koklar, koşar, bağırırlar…

İşte böylece köpeklerin sesinden, halinden domuza yaklaşıldığını anlar avcı, o zaman, köpekler de yeterince hırslandığında, salar köpekleri ormanın kenarından içeri doğru. Avcılar ise aralarında anlaşarak orman şeritlerinde, domuzun istikametine göre belirledikleri noktalarda konuşlanırlar. Köpeklerden kurtulma umuduyla koşar da koşar domuz. Tepeler iner, tepeler çıkar. Arada yavaşlayıp yeterince yaklaşmışlarsa peşindeki köpekleri korkutmaya çalışır, hönkürür, azılarını sallar köpeklere doğru. Doğrusu da köpeklerin biraz geride kalmasıdır zaten: Domuz önden tek başına koşuyor olacak ki bir açıklığa, orman şeridine çıktığında orda bekleyen nişan alıp sıkacak kurşunu.

Domuz avına hakkını vermek isteyen, kurşun atar. Şavrettin ya da domdom kurşunu da denen dokuzlu saçma, domdom adı domuzdan gelse de, domuzu öldürmeye çoğunlukla yetmez. Yine de neden tercih ediliyor derseniz, isabet ettirmesi kurşundan daha kolay olduğu için tabii! Ama tehlikelidir domdom, yaralı kalan domuz saldırgan olduğundan. İşte o yüzden adamakıllı domuz avcısı kurşun atar. Ya öldürür, ya ıskalar. Sürekte avcılardan biri ıskaladığında, domuzun gittiği yöndeki diğer avcılara düşer artık görev, yol üstündekine haber verilir: Bir azılı geliyor, barağın sesini takip et. 100 kilo kadar var. Köpeklerin verdiği tüyolardan ortalıkta kaç domuz olduğunu, yaşlarını, cinsiyetlerini, boyutlarını anlamak, ne zaman ne yöne gidip hangi şeritten geçeceklerini tahmin etmek dışardan birine imkansız gözükse de tecrübeli avcı için basit başlangıç bilgisidir…

Bazen domuz köpekleri, avcıları atlatır. Takip edilemeyen bir yere girer, gizlenir, hızlanır, gider işte. Bir anda ortadan yok olur, ortada av falan kalmaz. Avcılar küskün, köpekler şaşkın kalır, av ekibi toplanıp gider bir başka yerde domuz izi aramaya… Ama avcılar bölgeyi yeterince tanıyorsa, köpekleri iyiyse, nişancılıkları da yerindeyse mücadeleden zaferle çıkma ihtimali yüksektir – talihleri de varsa tabii. Konuşlanmış avcılardan biri, ikisi ıskalasa dahi bir ötekisi vurur sonunda domuzu. Mümkün olduğunca az kurşunla, mümkün olduğunca kısa zamanda. Domuz vurulduktan sonra koşarak gelir köpekler, nasıl bir hırsla üstüne atılır hayvanın, sanırsınız ki can düşmanı. Kafasını, kolunu çekiştirir, nasıl da alt ettik diye üstünde zıplar dururlar.

Bölüm 4: Domuz beki

Sürek avı hem köpeklerin, hem avcıların bol bol koşmasını, dağ bayır inip çıkmasını gerektirdiğinden kış aylarında yapılabilir ancak, ya da sonbahar ve ilkbaharda sabahın çok erken saatlerinde. Diğer zamanlar için ise bek vardır; herhalde “bekleme”nin “bek”i.

“Biraz uykusuzum bugün, akşam bekteydik. Bir azılı vurduk ki 80 kilo et çıktı. Tabii arkadaşın arabayla gelip alması da sürdü biraz, sabaha karşı 5’de yattık. Aslında domuzun daha erken saatlerde geçtiği yerlerde beke durmak lazım ki bu kadar geçe kalmayalım.”

“Bizim komşunun zeytinlikte bir azılının izleri varmış, önceki gün gittim baktım, en az 100 kilo. Bir de sürü izi var, mozalıyla mozaları. Yukardaki dere yatağından önce şeftali bahçesine, sonra da zeytinliğe iniyorlarmış. Orda su da var ya, yayılıp şapır şupur oynaşırlarmış. Geçenlerde geceyarısına doğru duymuş seslerini komşu ama lambası olmadığından atmamış, belli mi olur, anaya mı gelir mozaya mı, ya da başka bir hayvan mı gezinir, eşek olur, köpek olur…”

“O halde, dedim, dere yatağında bir yere yerleşeyim akşama doğru, aşağı inmeden daha erkence yolunu keseyim azılının. Ordaki armutun üst dalına bir tahta platform yapmıştık kaç sene evvel, gıcırdamıyorsa orda beklerim. Domuz gelene kadar da rahat rahat dinlenir, uyurum, dedim.”

“Hava kararırken yanıma sigaramı, azığımı alıp çıktım tahtanın üstüne. Biraz uyumuşum. Bir çıtırtıyla uyandım. Yukardan geliyor büyük bir domuz, yaprakları ezerek. Çıkardığı sesten belli, iri yarı ki çalıları kırıyor. Saat 11 olmuş. İndi, indi, indi. Önce şeftalilikte biraz yayıldı, sonra suya gitti. Kıpırdayıp ses çıkarmayayım diye kolum uyuştu o ara. Sigara yakacaktım, yakmadım.”

“Açıklığa çıkacak, durdu. Ben nefesimi tuttum. Kolum yeni açıldı, ya iyi nişan alamazsam? Bir arkasını döndü, durdu, nefesini verdi kuvvetle. Dedim kokumu mu aldı acaba… Sonra açıklığa doğru ilerlemeye başladı ya, kalbim yerinden fırlayacak sanki. Kaldırdım tüfeği, nişan aldım, biraz daha yaklaşır mı diye tereddüt ediyorum; atıcam, atmıyorum, atıcam, atmıyorum… Bir sinek vızıldadı, o sırada dedim ya şimdi, ya hiç: Çaktım ışığı, koca bir azılı, bastım tetiğe. Arkaya doğru devrildi, bir tane daha attım, kalkıp dereye girerse bulamayız diye. Yığıldı kaldı.”

“Bazen böyle gece bekte vuruyoruz hayvanı, gidip başka yerde ölüyor. Çalılara, ormana saklanıyor belki iyileşirim diye. O zaman gece karanlığında kalkıp gidiyor, köpek getiriyoruz domuzu bulsun diye. Bulsa da bazen çıkartamayacağımız bir yer oluyor, kalıyor orda.”

“Şimdi sırada karşı tepedeki azılı var, kaç kişinin bağını dağıtıyormuş o da. Ama kızımla gelmem lazım, ‘Baba o azılıyı bensiz vurursan küserim,’ dedi. Geçenlerde bir gece domuz bekledik onunla ama rüzgâr vardı, herhalde kokumuzu aldı, gelmedi domuz. Haftasonu hava uygun olursa aydınlıkta yerleşeriz damın tepesine, artık bakalım…”

Bölüm 5: Avcı kime denir?

Avın avlamak olduğu kadar da eli boş dönmek olduğunu bilen, mücadeleye saygı gösteren adamdır avcı. Her avda skor yapması şart değildir, öldürmek değil, avlanmaktır faaliyet. İsteği odur ki bir domuz sesi duysun, domuza doğru baksın, domuzu takip etsin… İzini sürsün, köpeklerine koklatsın, onları eğitsin. Domuz yavruysa, dişiyse bıraksın, yaralandıysa canını dişine takıp öldürsün. Avcının domuz deyince gözleri parlar, yüzü aydınlanır, hastaysa yatağından kalkar, ertesi gün işe gidecekken uykusundan feragat eder.

Yanlışlıkla mozalıya ateş etmemek için bahar aylarında ava çıkmayan, seneler evvel yaptığı bir hatanın acısını hâlâ anlatırken yaşayan adamdır. Her gördüğü domuza ateş eden “torbacı”lardan (etçi veya bohçacı da denir) kızgınlıkla bahseder. Rakibi sayılan domuza duyduğu şevkat ve saygı, böyle adamlara duyduğundan kat kat fazladır.

Avcı zevk için öldürmez. Avını yenmekten zevk alır elbette, o ayrı, ama maksat bir hayvan öldürmek diye domuzdayken tilkiye, kuştayken sansara atmaz. Bu kadar avcı bu kadar zevkle ve şevkle av öykülerini, anılarını anlatırken “öldürme zevki”yle edilmiş bir kelime bile duyamazsınız. Maksat öldürmek değildir çünkü, maksat adil bir oyunu kazanmak, rakibi alt etmek, karşılıklı mücadeleyi layıkıyla vermektir.

Avcının doğayla savaşı ve barışıdır av. Onun derdi öldürerek hükmetmek değil, doğanın içindeki bitmez tükenmez mücadelede yer almaktır; güneşle, sıcakla, soğukla, karanlıkla mücadeleyi, susuzlukla, sessizlikle, koşmak ve kesilmekle, uzakları görmek, sesleri duymak ve kokuları almakla, hayvanların diliyle, dağlarla, derelerle, tepelerle, patikalarla mücadele etmek.

Bölüm 6: Doğa içimiz, dışımız, genimiz, her şeyimiz

Plastik, örneğin, doğaya ait değil, ama kan doğaya ait. Vahşet doğaya ait. Hoşunuza gitmeyebilir ama gerçek bu. Barut, sidik, demir, çürüme, küf, pas, kan, ölüm, hepsi doğaya ait. Hoşumuza gitmeyen, “sevimsiz” saydığımız şeyleri doğadan ayıklamaya kalkışmak ise doğaya hak ettiği saygı göstermemektir – doğa yaşamı, mücadelesi, vahşeti ve ölümüyle bir bütün, bizi de tam bağrında barındıran.

(haziran 2007) (edit: aralık 2007)

Kategori:Attım Tuttum - Av & Atış