Ne zamandır ihmal ettim buralarda, doğanın bağrında olup bitenleri yazmayı. Yaz rehaveti çökmüştü sanırım. Sıcaklık ve kuraklık sona erince, suya, yağmura kavuşunca silkindim, kendime geldim, aldım klavyeyi önüme…
Satırlarımı, tatlı tatlı parlayan güneş ışıkları eşliğinde yazıyorum. Ya da en azından başlarken durum böyle. Sizeyse en erken yarın ulaşabilecek çünkü az evvelki fırtınada modemim patladı. Tamam, fazla dramatik oldu, düzelteyim: Modemim pıtladı. Gökler gürleyip şimşekler parlarken bilgisayar karşısında oturmakta ısrar eden, fizik kurallarından bîhaber kulunuz (MS, MBA) burnunun dibinden çakan bir çat sesiyle nihayet yerinden fırlamayı ve elektrikli aletleri kapatmayı (kıymetli olanları fişten çekmeyi) akıl edebildi, ama modem için çok geçti artık. Hava dinip aletler tekrar hayata döndüğünde, onun kırmızı ışığı acı acı yanıyordu.
Fırtına kısmını dramatize etmedim ama, gerçi şimdiki durumu görseniz onu da abarttığıma kani olursunuz ya… O yüzden sabahtan beri koşuya çıkmakla eve kapanmak arasında hop oturup hop kalkıyorum. Hava şizofren bugünlerde; sabahtan beri belki on defa tatlı bir bahar havasıyla fırtına arasında gidip geldi. Neyse nihayet ben de günün sonuna doğru evde olmayı kabullenerek bu satırları kaleme (yani klavyeye) almaya fit oldum. Zaten şimdi de rüzgar saatte 80 kilometreye çıktı. Yazımızı dakikada bir kaydederek ilerliyoruz artık zira elektrik her an kesilebilir. Herhalde az sonra da rengarenk, bulutlu ve güneşli bir günbatımı içimizi aydınlatacak…
Esas niyetim size hava durumunu sunmak değildi aslında: Doğadan haberler, güncellemeler birikti. Ne zamandır havadan sudan, dağdan bayırdan yazmadığımı fark ettim, kanıksamayalım lütfen muhteşem, mucizevi, mükemmel doğa olaylarını, diye uyarayım dedim – hem sizi, hem kendimi. Doğa bu yaz bize, sıcakla yaşamayı öğrenmemiz gerektiği konusunda açık seçik bir ültimatom verdi. Bu topraklar kolay kolay böyle bir sıcak görmemişti daha önce, her yazı öyle böyle geçiren bir sürü yabani nebat hayata veda etti. Sulanma lüksüne sahip bir sürü bitki dahi sıcağa, güneşe pes etti hatta. Kolay değildi bu yazı geçirmek.
Burda görülen en yüksek rakam 43 oldu sanırım, derece santigrad biriminden. Ki burası unutmayalım ki bir dağ, 364 metre yükseklikte. Ama doğa mükemmel bir sistemdir: Şimdiye kadar temmuz, ağustos aylarının otuzlu derecelerinden fenalık geçiren ben, bu sıcaklarda –tamam zil takıp oynamadım ama– evin işlerini görebilecek, uyayabilecek ve uyanabilecek bir kıvama geldim örneğin. Tabii sıcakların ilk başladığı haziranda değil, o zaman isyan ettim epey bir süre ve geçmelerini bekledim ama geçmeyince, ağustos sonu, eylül gibi kabul edip adapte oldum. Köpekler de çok tepki göstermediler sıcağa. Biraz bitkilerden telefat oldu tabii ama o da sıcağa mı, benim yeşil olmayan parmaklarıma mı bağlanmalı bilemiyorum.
Bu bahçeye –büyüklüğü üzerinize afiyet 5 dönüm, yani 5000 metrekare olduğundan tabii– üç senedir herhalde 150’ye yakın fidan dikmişimdir. Zaten üstünde 50 zeytin, 30 kadar da meyve ağacı yetişmiş halde vardı. Etti mi size 200 civarı bir ağaç nüfusu… Hâlâ da gelip giden, “Eh şuralara da bir şeyler dikeceksin herhalde?” demiyor mu, nevrim dönüyor! Kardeşim dikiyoruz işte, ya tutmuyor, ya yavaş büyüyor, ya da bahçenin büyüklüğünden sen görmüyorsun! Arabam eskidi, civardaki ve hatta iki saat uzaklığa kadarki tüm fidancılar beni tanıyor, telefonla sipariş verilip kargoyla fidanlar gönderiliyor. Bilinen her ağacı yüz metre uzaktan tanır oldum, her bitkinin özelliklerini ve uygun olduğu yerleri biliyorum. Ama bu arada bahçem bir şeye benzedi mi? Hayır!
Yine de bahçenin gönlünü kırmayalım şimdi, tam da bu sıralar bir şeye benzemeye niyetlenmiş olabilir. Geçtiğimiz bir, bir buçuk ayda yani yaz sıcağı hafiflediğinden beri şiddetli çalışmalar yaptık ne de olsa. Çalışmalar şöyle yapılıyor: Ben günlerce oturup bahçeye bakıp bakıp sonunda güzel bir fikirler buluyorum, Tayfun bu fikirleri güzelce uyguluyor. Sonra ben bozup tekrar yapmayı uygun görüyorum, Tayfun’a da yine uygulama düşüyor. Neticeler güzel ama. Arka bahçemizin yüzeyi düzeltildi, kenarlarına duvarlar yapılıp topraklar doldurularak. Yürüme taşları kondu, şık düz renkli taşlar. Kenarlarına birkaç fidan dikildi, bir kenarına alçak bir taş duvar yapılarak iç kısmı böğürtlen çalılığı yapıldı. Ve saire, buna benzer birçok çalışma yapıldı, tek tek anlatarak sıkmayayım sizi, ne de olsa bu boyutta ve bu yerleşimde bir bahçenin işi sonsuz.
Bir örnek vereyim sonsuz işlere: Zeytin ağaçlarının yamaçta olanları, ve de özellikle genç olanları, yamacın alt kısmından yarım daire şeklinde birer taş duvarla desteklenmeli, kökleri sarılmalı. Buna sofra deniyor. İşte birkaç zeytinimize sofra yaptık, faydalı olmasının yanı sıra o kadar da güzel oldu ki şimdi hepsine yapmaya karar verdik. Bahçede boş kalan her yere zeytin fidanları dikmeye niyetli olduğumu da hesaba katarsak, herhalde ölene kadar zeytin ağaçlarının sofralarını yaptırıyor olacağım! Neyse, niyetim bahçeyi ve burdaki işleri anlatmak da değildi, yaz, sıcak, bitkiler deyince laf buraya uzandı.
Efendim işte nihayet yaz sıcakları çekildi, dün bir, bugün iki yağmur da yağmaya başladı… Mevsimin döndüğü, bu sabahın seslerinden de anlaşılırdı zaten: Höyyyt, bırrrt gibi insan ağzından çıkma anlamsız bağrışlar duyunca dışarı uzandım. Manzaraya anlam verebilmek için birkaç dakika yan yamaçta elinde tüfek mi, sopa mı, uzun bir şeyle gezen adama mel mel bakmam ve bağrışlarını (körrrrt, hayyyyt) dinlemem gerekti. Nihayet anlaşıldı ki avcılar süreğe çıkmış! Herhalde av bitmiş ya da vazgeçilmiş, bu seslerle kaçan köpek bulunmaya ve tutulmaya çalışılıyor. Neden yanıbaşımda olduklarına gelince, eh tahmin edin: Domuz nerede, sürek orada! Osman amca diyordu mandalinlerin altında yayılmış domuzlar diye bütün yaz. Önceleri meyveye geldiler, sonra sulanan yerlerde solucan aramalara geldiler, bana da yaklaştılar epey ama herhalde canavar köpeklerimle (!) yüzleşmektense uzak durmayı tercih ettiler.
Yaz akşamlarının çoğu tüfek sesleriyle çınladı – çoğunlukla önce bir sıkı, on saniye içinde bir tane daha. Meyve bahçelerinde, bağlarda, cevizliklerde beke giden, çoğu çifte kullanan avcılardı bunlar. Sıcak sebebiyle sanayiye çok gitmediğim için, domuzcu ustam Emin de köy dışında çalıştığından uğrayamadığı için, pek domuz hikayesi dinleyemedim. Ama şimdi bek zamanı bitti ve sürek günleri başladı ya, artık gün bizim günümüz! Emin’in başının etini yemeye başladım bile bana da haber versinler diye, neyse ki artık dört çeker arabam sayesinde ava çağrılma ihtimalim biraz daha yüksek…
Yaban hayatımız domuzlarla sınırlı değil yine: Su deposu yakınında eşelenen bir yerler vardı, porsuklarmış. Arada bir Bozo yan bahçeye doğru uçardı (abarttığımı düşünmeyin, ışınlanmak desem biraz abartı olurdu), sincapların bağrışlarına koşarmış. Yan vadide yaşayan şahinimiz de yazın gözükmemişti ama bir yere gitmemiş, yine burdaymış. Başka? Evdeki süleymancıkların artık yaban değil evcil nüfustan sayılmaları için başvuruda bulunacağım; ikinci, belki de üçüncü kuşak oldular sanırım.
Zeytinlerimiz –ki şu anda ne güzel bütün yazın tozlarından yıkanıyorlar, parlak gri-yeşil olacaklar yine– bu sene dinleniyor: Geçen sene var yılıydı, şimdi yok yılı. Bazı ağaçlar kuralları çiğneyip şimdi de çılgın gibi zeytin veriyor, onları gelecek seneye görmek isterim doğrusu. Doğrusu deyince, bu işe gönül vermiş birisi olarak nihayet ifşa etmek isterim ki zeytin işinin doğrusu yok arkadaşlar! İşin içinde doğa var, kontrol dışı etkenler var, girdilerin çıktısını görebilmek için uzun vadelere ihtiyaç var, tahminlerle ve duyduklarıyla değil araştırma ve bilgiyle hareket eden az insan var, dolayısıyla bu işin doğrusu / ideali / mükemmeli yok. Olsun, gönüller bir olsun, yine de bizim taş değirmenlerden sızan sıvı altınımız var ya, sağlık olsun.
Komşu Osman amca vadi boyunca dizilen koca koca kavakları yazın bir zaman kestirmişti. Yatağımdan katliam sesiyle kalkmış, uzun yeşil endamların birbiri ardına çatır çatır devrilmesini yaşlı gözlerle izlemiştim. Neymiş efendim, satmış… Ne diyeyim, mal onun. Aklım yeni başıma geldi de benim de kavaklarım olsun bari, dereler çağlar gibi sesi gelsin uzaklardan, diyerek kavak fidanları diktim arazinin sınırlarına. Şimdi de koca cevizleri kabaklama budatmış komşu, iyi cinsinden aşı yapacakmış. Büyük ağaçları kesmek yerine başka yere aşılı fidan dikse olmaz mı diye anlaşmaya çalıştım, başaramadım…
Dağlarda bayırlarda başka neler oluyor diye bakarsak, kestaneler bol bol olmak üzere. Narlar oldu ve komşunun narı her zamanki gibi muhteşem verimli ve muhteşem tatlı. Her yerlerde ayva ağaçları meyve dolu olduğundan (tabii ki benimki hariç, dedim ya, yeşil parmak meselesi!) soğuk bir kış geliyor diye heyecan içindeyim. Benim bildiğim haziranda açan zakkumlar bugünlerde tekrar açtılar, tam çiçekleri bitti diye budamak üzereyken ben. İğdelerin, günlüklerin, kirazların yaprakları tam da bu sıralarda dökülmek üzere renk değiştirmekte.
İlkbaharda budadığımız zeytinlerin dalları odun olmak üzere dizildiler, sanırım bu kışı da odun satın almadan çıkaracağım. Hele bir yağ alayım da yeni aldığım elektrikli testeremi kullanılır hale getireyim… Tutuşturmak içinse hâlâ inşaat zamanından kalan tahtalardan var. Sıcakların azalması, Ramazan molası ve yağmurların başlaması arasında odun tutuşturmalık kozalak toplayacak fırsat olmadı, ama onsuz da olacak artık.
Ve işte bir kez daha hava patladı ve ben bir kez daha bilgisayarla haşır neşir vaziyetteyim! Hakkınızı helâl edin bari… Evet son olarak köyden haberleri toparlayalım: Kasaba yolu 3. kilometreden komşumuz tatlı Almanlar Erika ve Joseph ile geçen gün köyde karşılaşıp birlikte Almanca çay içtik. Köyümüzün delisi de eksik olmasın, tekrar aramızdaymış meğersem, kendini özletmişti! Fahiş fiyatlara zeytinlik satmak isteyen herkes İstanbullulara iletmek üzere bana duyuruyor. Köyün tam tepesinde işlevini anlayamadığım, etrafı çevrili bembeyaz bir bina kuruldu bir anda. Bir köylümüzün kangalı yavrulamış ama yavruları henüz çok küçükmüş. Ali Kaya kardeşimizin nihayet bekârlığa veda edişi, yani Selvi ile kınası ve düğünü haftaya. Muhtarımız Levent (lakabı Belalı, a’sı kısa!) bir gün köyle ilgili fikirlerimi dinlemek üzere beni bekliyor. Köyün yeni artezyeni 120 metreden bol su verdi, bir tane daha delinecek ki gelecek yaz evlere günde 1 saatten fazla su verilebilsin. Su borularının geçmesi için kazılan yollar ise henüz greyderle düzeltilmedi. İstanbul’a bir astsubaya gelin giden kızımız yakında benim elimle anasından bir paket, kurutulmuş biberler ve tarhanalar ve daha neler neler alacak. Köyden otele doğru çıkan, kenarlarına da otoparklar açılan yola döşenen parke taşları köy dokusuyla bağdaşmadığı için kurul kararıyla söküldü. Bu arada, kurulun köy için hazırladığı imar planından hâlâ ses seda yok…
İşte daha ne olsun? İyilik güzellik.
(ekim 2007)