Giderken ismini bile bilmiyordum, hatırlamıyordum. Sinemalarda ne var diye web sitesine ve afişlere bakarken, hep aşina gelen o melankolik manzaralardan birini gördüm – ya Angelopoulos ya NBC çağrıştıran- ve “Aaa!” diye yerimden sıçradım. Ben uydur kaydır şeyler bekliyordum vizyonda. Ama işte gerçek bir film gelmişti. Ne çabuk gelmişti. Doğru muydu, burda mıydı? Salona telefon açasım geldi… NBC filmine gidiyorum, dedim soranlara, her neyse ismi, fark etmez, onun filmi.
Bu olay, sanırım film Türkiye’de vizyona girdiği gün gerçekleşiyordu, heyecan ondan. Henüz kimse -yani eş dost- görmemiş, bahsetmemiş, anlatmamış. İki uzun seyahatimin arasında kalan 2.5 günde koşarak kalkıp gitmek için en güzel sebep, bu kadar bakir bir an olması. Cannes başarısı falan da değil, ortada hiç Altın Palmiye olmasa da aynı heyecanla koşacaktım, malzeme malum sonuçta…
Gişedeki kıza tereddütsüz, gizlemeye çalıştığım bir heyecan ve gizlemeye çalışmadığım bir gururla, afişe bakıp, “Kış Uykusu!” dedim. “Hakikaten üç buçuk saat mi?” “Evet,” dedi o da gizlemeye çalışmadığı bir bezginlikle. Yine de üç buçuk saatin ardından, “Hakikaten üç buçuk saatmiş!” diye çıktım… Ardından da, “Keşke dört buçuk olsaydı!” geldi ama.
Bir Zamanlar Anadolu’da kadar mest olmadım, diyordum kendi kendime çıkarken. Nedense, nasılsa. Arayanlar olmuştu uzun saatler boyunca, onları ara, başka konulara dal derken o akşam öyle geçti, filmi düşünemedim dimağımda kalan o harika tadın ötesinde. Ertesi sabah, yataktan Aydın’la kalktım: çirkin yüzüm Aydın. Gerçek yüzüm Aydın.
Sonraki günler böyle böyle devam etti, hatta ediyor… En battal boy çirkinliklerimi, en temel ikiyüzlülüklerimi, hele ki yapıtaşlarımdan biri olan kibri, burnu büyüklüğü, kendini beğenmişliği (nasıl diyeyim, holier-than-thou attitude!) yüzüme çarpmaya bile tenezzül etmeden, önüme bir ziyafet şeklinde seren filmin etkileri. Zevkle, keyifle muhteşem bir yemek yiyip, yemeğin sonunda kendi kolumu / böbreğimi / beynimi yediğimi fark etmek gibi bir şey. Ah, senelerdir beni eleştirmeye, gerçeklerimi görmeme çalışan onca insan, uzak yakın, yapıcı kırıcı, haklı haksız insanlar, hiçbiriniz bunu yapamazdınız. İşte şimdi oldu…
Başta Aydın ne müthiş bir karakterdi. Taşrada yaşayan kültürlü bir insandı. Hakkaniyetli, insancıl, iyi bir şeyler yapmaya çalışan, kötüyü, vasatı, vurdumduymazlığı reddeden. Ve ne güzel, ablası o kısıtlı ortamda çevirilerden bahsediyor, porselen fincanlarda çaylar içiyordu. Karısı topluma el uzatıyor, çok ihtiyaç duyulan yardımlarda bulunuyordu. Kendilerini besleyen, ortamlarına katkıda bulunan, üretken ve hayatlarından memnun insanlardılar (ya da biz öyle sanıyorduk). Hepsi erdemli, ahlaklı, vicdanlıydı (henüz bu kavramlardan ikrah etmemiştik).
Ve fakat o da ne? Hidayet ile (hidayete ermiş mi Hidayet?) olan “araba camı yan sanayi mi olsun” diyaloğunda bir kopma mı vardı sanki? Ablasının kırılan fincanlar yüzünden “onlar”ın ekmek paralarını kesmeyi düşünmesine ne demeliydi? Karısının yardımları da hakikaten acemi ve işbilmez miydi, ne? Oteldeki özgür çocuk bahsini geçirdi diye mi pazarlık kıyamet sonucu yakalandı o yılkı atı, yoksa “ben de özgürdüm ama işte böyle kendi kendimi tıktım bir çukura!” hissini paylaşmak için mi?
Hakkaniyetliyiz, adiliz, düz doğruyuz ya, kirasını vermeyene avukat icra gönderecek, ava çıkan tavşanı vuracak, camı kıran çocuk parasını ödeyecek. Amcası dehşete düşse de, 170 liraya cam mı olur diye, bir yandan önemli değil yahu lafı mı olur diyen aydın kişi bir yandan faturayı da gösterebileceğini vurgulayacak. Doğru kişi!
Din adamları ve kokan ayaklar hakkında, yoksul evler ve çevrelerindeki pislik hakkında hayatı boyunca konuşmamış kişi, bir aşamada bizden ayrışacak. Ama öyle biri olmadığından, hep beraberiz işte: Hep beraber güzel manzaralar, ıssız yollar eşliğinde çirkinliklerimizi izlemeye devam edeceğiz. Bir şey mıhlayacak bizi koltuğa, gerçeğin hiç pervasız, hiç tavizsiz, hiç kıvırtmasız hali bize, “Buyrun gidin isterseniz, ama gerçek her şey burada!” diyecek. Korkacağız, gerçeksiz, her şeysiz kalmaktan, oturacağız, giderek koltuğa gömülerek, çirkinliğimizi, yanlışlığımızı, yamukluğumuzu görüyorlar mı diye etrafa kaçamak bakışlar atarak…
Belki ilk bakıştaydı, ilk gördüğüm şey filmde, “insanoğlunun ölüm karşısındaki temel yalnızlığı” idi. İnsan yalnızlığının kaçılmaz melankolisi. Aydın yalnız, Necla yalnız, Nihal yalnız… Güzel atlar ülkesinde herkes kendi köşesinde yalnız. Sonra sonra buna, insana dair bütün o başka şeyler eklendi: Nitekim demiş ya Fransızlar Cannes’da, “Mösyö, insana dair her şeyi anlatmışsınız,” diye. Bunlar arasında, yani insanın temel çirkinlikleri arasında da en başta kibir var herhalde. Herkesin, kendisinin tek ve en ve mutlak doğru olduğuna inanması. Bir rol seçip hayatta ona uygun maskelerle yaşaması. O maskeleri sadece başkalarına karşı değil, kendi kendine de sürekli takması. Kendisini o maskeler sanması, sayması. Ve sonra bir gün fark etmesi: Yalnız çocuklar ve ayyaşlar maskesiz dolaşıyor, ve onlar bizden -biz “aydın”lardan- çok daha özgür!
“Aydın”lar ise maskelerine mahkum oldukları, kendilerini o tahtlarına ve yalnızlıklarına mahkum ettikleri bir yana, filmin sonunda tanık olduğumuz gibi, aslında böyle, statüko içinde gayet stanno tutti bene durumundalar; kimsenin bunu değiştirmeye gücü, cesareti, hatta belki isteği yok: Orda işte öyle, tam o olduğumuz halde, çürüyüp gidelim… Kimse bizden bir şey sormasın… Biz de kendimizle pek öyle uğraşmayalım… En iyi, en adil, en insancıl ve elbette en doğru olduğumuza, “bütün dünya bizim gibi olsaydı ah ne kadar güzel olurdu”ya inanarak.
Ne kadar şanslıyız ki NBC bizim toprağımızdaki, bizim her anımızda, her yönüyle bildiğimiz insanımızı anlatıyor. Ondan yola çıkarak evrensel insanı, kendi ifadesiyle “insan doğasının karanlık yanlarını” anlatıyor. Ne şanslıyız ki bu filmi sadece anadilinde değil, anavatanında, insanlarının arasında, o insanların hepsini bire bir tanıyarak izleyebiliyoruz. Bu sayede anlattıklarını daha iyi, daha bütün anlıyoruz – ki bu bütün NBC filmleri için geçerli herhalde, BZA’yı yabancı olarak izlemek bence filmin %80’ini alıp götürürdü…
Yabancı olarak izleyenler ne bulmuşlar, nasıl bulmuşlar, ne demişler diye merak ettim tabii bir yandan da… Cannes Jüri Başkanlığı’nı yürüten Avustralyalı yönetmen Jane Campion, “Bu yönetmenin karakterleri hakkında olduğu kadar dürüst olacak cesaretim olsaydı kendimle gurur duyardım,” demiş. Ardından da eklemiş: Tüm karakterlerde kendimi gördüm! Bak şimdi… Ben evet, hatalı bir kul olduğunu nadir meditatif anlarda da olsa hatırlayan sıradan kibirli kişi bunu dedim ama ardından bir sürü insandan daha bunu duymayı beklemiyordum. Demek böyle. Demek hepimiz…
NBC da dedi hatta basın toplantısında bir soru üzerine: Ben kendime karşı çok zalimim diye – burada en çok kendini eleştirdiğini, kendini didiklediğini ifade etmek üzere. Dostoyevski’nin ruh didiklemelerini, hele de ıssız ve dağlık ve kopuk bir arazide, soğuk bir ortamda, sevgili Murat Sabuncu’nun ifadesiyle “birbirine mahkum insanların senfonisi” şeklinde yöneten mahir kişi, Eren’in dediği gibi, “belki havadan dolayı aynı mekan içinde tıkılmış, her biri ayrı ayrı gitme hayali kuran insanlar”ın, sessizce ve nazikçe birbirini didikleyerek, ikişerli üçerli gruplar halinde tüm ipliklerini pazara çıkararak, Çehov’un umutsuzluğuyla umut kıvılcımı birarada hallerine yavaş yavaş evirmiş…
Yabancı yorumculardan biri filmin dağılmakta olan bir evliliğin fonunda karakterlerin kendilerini ve yarı-entellüektüelliği irdelemesi olduğunu yazarken, biri zenginle yoksul arasındaki kopukluğu vurgulamış, bir diğeri Aydın’ın film boyunca “kendini fark etme kayalıklarına doğru kayıp yuvarlanıp gittiğini” yazmış. Sartre’ın “Cehennem, başkalarıdır” sözünü hatırlatan bir başkası da şöyle diyor: “(Filmde ortaya çıkan o ki) cehennem sadece başkaları değil; karda, dışardaki ahırda bir vahşi at bağlanmışken, bir otele tıkılmış başkaları imiş…”
“Dev gibi bir tabloya uzun uzun bakmış, bir ucuna bakarken diğer köşesini unutmuş, biraz uzaklaşıp tekrar incelemiş, sonra daha çok yaklaşıp fırça darbelerini farketmiş gibi hissettim kendimi,” diyen Ege’nin ifadesi de bir o kadar keskin: yapay aydınlığının kibirini yerlere seren Aydın! Hakikaten bana da -beni aynı bu şekilde içine çeken- Guernica’yı hatırlatan bir yönü olmadı değil filmin, koskoca bir tablodan, bir sürü karakterden tek bir “Aha!” an’ı, tek bir anafikir çıkarmasıyla.
Her ne ise. O olmuş, bu demiş, geçelim. Ben kendimi, bu filmi izlediğimden beri, açıklanamaz şekilde mutlu, hafif, özgür, komik hissediyorum, buna gelelim. Kendime çok gülüyorum. Bir şeyin daha iyi olması hakkında yorum yaparken. Birine kendimce adil davranırken. Bir durumda “mutlak!” doğruyu savunurken. Birine yardımda bulunmayı düşünürken. Nasılsa sarkastik de değil gülüşüm hem: Pek hafif şekilde gülüyorum. NBC’ın karakterlerini çok ciddiye almadığı gibi, ben de artık kendimi çok ciddiye almaktan sıyrılıyorum sanki. Ola ola sadece o absürd karakterlerden biriyim ben de ne de olsa; ne eksik ne fazla; yalnız ama korkak, kibirli ama adil, hem haklı, hem hatalı – ve bunu artık tüm dünya biliyor!
Filmin son sahnesi doğrudan Üç Kızkardeş’in sonlarını ve Çehov’un orada karakterlerine söylettiklerini çağrıştırıyor: Bir gün gelecek, bütün bunların neden yaşandığı, bu acıların neden çekildiği anlaşılacak. Anlaşılmayan hiçbir şey kalmayacak. Ama şimdi… şimdi yaşamak gerek.
Bugünlerde bir lafı açıldı, Vippassana meditasyonundan bahsediyorlar, insanın kendisiyle yüzleşmesinden, özgürleşmeden, şu bu… En iyi meditasyon, en sıkı yüzleşme Kış Uykusu diyorum ben. İzlediğimden beri kendimi bütün maskelerimden sıyrılmış, bütün ağırlıklarımı atmış, olabildiğince özgürleşmiş hissediyorum çünkü. Hatta yarın tekrar gitmeyi iple çekiyorum şu anda, şöyle bir doya doya kendime güleyim, o eski Pepsi reklamındaki şekilde ortada kabak gibi oturmuş Candan’a parmağımı uzatarak “Hahaha!” diye kahkahalar atayım… Darısı başınıza!
(haziran 2014)