İçeriğe geç

Araklı’dan, Yomra’dan, gel gidelim Pazar’a…

İnsan niye Bayburt’a gider, değil mi? Bayburtlular bile pek gitmezken… Ama benim pek güzel nedenlerim vardı. Çok da iyi ettim, iyi ki gittim.

Önce Baksı çıktı meydane, müzesinden mütevellit. Sonra haritaya bakılınca, aaa meğersem yanıbaşı Trabzon imiş. Gözler etrafta gezinirken sırayla görüldü o güzel isimler: Yomra, Araklı, Of, Akçaabat, Soğanlı Geçidi, Zigana Geçidi, Gümüşhane, Maçka, Sürmene… Dağlar, denizler, bozkırlar, kara ormanlar. Tam bana göre.

Of mesela, doğrudan Allah’a bağlıymış, bilir miydiniz? Trabzon’a mı bağlı diye soranlara böyle yanıt verirmiş Oflular – Of damarından güzel bir örnek. Oflu arkadaşlar bizi ormanların arasında alabalık yemeye götürürken, dağ bayır her yeri kaplayan çaydan bahsediyoruz. Senede üç biçim alırlarmış, ilk biçimden önce bir gübre verirlermiş, ondan başka bakım istemezmiş. İlaç falan diye sordum, çayı keçi bile yemiyormuş, öyle düşünün yani!

Seneler evvelden methini duyduğum Uzungöl’e varınca, aman Allahım diyorum, iyi ki burda kalmıyoruz… Peki dağlar ormanlar ve caminin iki minaresi hoş da her yeri istila eden Araplara, Arapça tabelalara, çay ve nargile bahçelerine ne diyeceğiz? Nereden geldiğimizi soran çaycı çocuk, gözleri bile görünmeyen Arap kadınlara bakarak ve sarışın mavi gözlü kızları hayal ederek hülyalı bir şekilde cevap veriyor: İzmir güzel tabii abi, hep Avrupalı turist geliyordur…

Kokan gölde yaban ördekleri geziyor, Araplar selfi çekip duruyor, bir şeyh herhalde üç karısıyla oturmuş çay içiyor ve caminin minareleri hakikaten çok güzel poz veriyor. Bundan ötesi, eh iyilik güzellik…

Neyse ki yol yordam biliyoruz. Tapon Uzungöl’ü, bir zamanlar güzel olduğu anısıyla başbaşa bırakarak dağlara vuruyoruz. Gittiğimiz yol, aklı başında insanların gideceği gibi değil: Bir zamanlar stabilize imiş, şimdi köy yolu kıvamında. Çıktıkça bir yandan yol ıssızlaşırken bir yandan da sis basmaya başladı. Kıvrılarak tırmanan yol, boz dağlar, aralarında ufak, kapkara ormanlar, baraka görünümünde birkaç terk edilmiş yayla evi, tek tük bir araba, sıfır insan…

Haritamız yokken, internet zar zor çekerken, inlerle cinler de top oynarken bir şekilde yolumuzu bulduk, kah yön duyumuzdan, kah elle yazılmış bir Bayburt okundan, kah önümüzdeki arabanın yerli şoföründen. Köylerden geçer geçer giderken, yol kenarında ehramlı yaşlı kadınlar araba sesi duyunca durup sırtlarını döndüler. Tüm vücutlarına dolayıp kafalarını da örttükleri ehramlarını yüzlerine daha bir çekip, arabanın geçmesini beklediler… Bayburt’a hoş geldiniz!

Bir ahbabım, 1990’larda Türkiye’de gezdiğini, Van’da yaşlı amcaların padişaha bal yolladıklarını anlatmıştı. İşte Bayburtlu da padişahın gittiğini biliyorsa bile ancak orada kalmış. İtin öldüğü yerdeki belki 30 hanelik köyün girişinde tabela yazılı: “Seyar satıçlık ve avlanmak yasaktır köy icerisinde izinsiz dolanmak yasaktır.” Bir hoş geldiniz, bir gülümseme yok ortalıkta…

Bayburt’tan da 1 saat mesafede olan Baksı Müzesi, günün aydınlığıyla birlikte sabrımız da sona ererken zar zor bulundu. Bu sefer de şaşkın bakışlarla, “Aa, siz kimsiniz?!” nidalarıyla karşılanmaz mıyız! Tepemiz atayazdı ya, neyse ki yer varmış, kafaları karıştığından rezervasyonumuzu hatırlamamışlar, Alman bir grup kalıyormuş o gece, falan. Amerika’dan ithal genç hanım müze müdürümüz ile müzenin kurucusu ressam Hüsamettin Koçan’ın kardeşi olan konukevi sorumlumuz, bizi bir şekilde yerleştirdiler.

Bayburt dağları arasındayız, dağlar nasıl net, nasıl parlak. Altımız Çoruh nehri, karşımızda güneş batıyor. Vaha gibi bir kompleks burası. Müthiş bir mimari proje, yöre taşından ve brüt betondan sade ama şık binalar, aralarında taştan yürüme yolları, çimler ve ağaçlar, yarı açık teraslar, cam kubbeli doğal ışıklı salonlar… Güncel sergilerin yer aldığı ultra modern müze binası, geçen sergilerin eserlerine evsahipliği yapan “depo müze”, yöreye özgü ürünlerin, el dokuması ehram ve şalların satıldığı sade dükkan, iki ayrı konukevi binası, ev sahibinin evi, restoran ve mutfak, teraslar ve oturma köşeleri, ayrıca lojmanlar ve atölye alanları.

Gün ağarırken odamızdan pırıl pırıl dağlar gözümüzü alıyor. Atmacanın çığlığı kıraç dağlarda yankılanıyor. Gece bir kuş hızlı hızlı uçmuştu, güvercinmiş meğer, ay varken uçarmış. Çoruh’un sakin ve kuru bölümleri yan yana kıvrıla kıvrıla altımızda geziniyor. Dağlar yer yer yeşil lekeli: Sulu, ekilen, üç beş kişiyi besleyen yerler buralar. Köyler, köycükler. Bakıp bakıp düşünüyoruz: Bu insanlar nasıl burda yaşarlar? Neden burda yaşarlar? Ne isterler hayattan? O arabalar hangi ıssızdan hangi ücraya gider? Niye nehirden su çekip araziyi ekmezler? Neyle yaşarlar?

Gelirken geçtiğimiz bir köyde bakkal sorduk yolda yürüyen çocuklara, sanki sinema salonu sormuşuz gibi bir şaşkınlık! “Burda bakkal yok abi, geride benzinlikte vardır sigara. Olmazsa içmezsin abi!” Bayburt’u gezmeye çıktık, pek uzun sürmedi tabii, beklentilerimiz de yüksek değildi zaten… Yeraltı şehrine girip koşarak çıktık, şehir merkezine girerken gördüğümüz bahçeli Bayburt Konağı’nda eh işte bir yemek yedik, Bayburt Kalesi’nin yamacında bir çay içtik, bir yayla göletini arandık.

Göleti ararken Bayburtlu bir teyzeyle konuştum ilk ve son kez, hoş geldinizi, yolunuz açık olsunu bir ondan duydum. Bir de yeraltı şehrinden 1150 metre ötede çıkıp da yanlış yöne ilerlediğimizde, herhalde şehrin turizm elçisi seçilmiş güleryüzlü bir adam bize doğru yolu gösterdi. Onun dışında garsona ben soru soruyorum, garson yanımdaki beye dönüp cevap veriyor, yanımdaki bey yoldaki neneye “Nasılsın annem?” diye tatlı tatlı sesleniyor, nene çatık kaşlarla bizi süzerek, “İyiyim, iyiyim…” deyip hızla ilerliyor, köylüler bizi görünce peçelerini örtünüyor, Bayburtlularla temaslarımız bu mealde. Bir de ben direksiyonda otururken müzenin yoluna saptığımızda, bize doğru yürüyen dört yaşlı kadın ehramlarına daha bir sarınarak, “Arabayı hep kari kullaniy yaw!” diye haykırıyorlar.

İnsan buraları görünce anlıyor birçok şeyi. Bayburtlu neden korksun ki, memleket satılıyor diye? Ona ne fark eder? Zaten bundan daha kötü ne olabilir ki burada?! Merkezin içinden geçerken manzara iyice kararıyor: Buraya şeriat gelmiş zaten, başı açık kadın yok ki!

Müzede ikinci akşamımız. Bu kez hazırlıklıyız, içki satmayan vahamızda akşamı karşılamaya. Bayburt şehrinin tek tekel bayiini bularak içkilerimizi almışız, gün batımına karşı Simyacı’larımızı okuyarak içkilerimizi yudumlayacağız… Tabii tirbuşon bulursak! Son dakikada o bulunamayınca Survivor yöntemleriyle şarabımız açıldı neyse ki ve her şey nihayet yoluna girdi. Terasın keçi sürüleri gibi çınlayan nahif rüzgar çanı eşliğinde oturup keyif çattık.

Karşı köylerde tek tek ışıklar yanmaya başladı bu sırada. Nazım Hikmet geldi aklıma.

Dağlarda tek

tek

ateşler yanıyordu

ve yıldızlar öyle ışıltılı

öyle ferahtılar ki

şayak kalpaklı adam

nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden

güzel, rahat günlere inanıyordu…

Hoca geldi ikinci akşam, müzenin kurucusu Hüsamettin Koçan. Mutfakta çalışan oralı teyzeye İstanbul’un ne kadar fena sıcak olduğunu anlatıyordu. Teyze güler yüzü, saf ifadesiyle sordu, umutla: “Burası çok güzel, di mi?!” Bir önceki günkü delikanlı gibi. “Abi nasıl buldunuz Bayburt’u? Çok güzel Bayburt abi, değil mi…” Değil desen ne olacak? O çocuk buranın itin öldüğü yer olduğunu, hayatın başka bir yerde olduğunu bilse ne yapacak?!

Yatsı ezanını karşı köyden dinliyorum, oradakilerin hayatını anlamaya çalışarak. Herhalde başka yerde olamadıkları için buradalar, başka bir sebep olamaz. Ortak kanı bu. Ya da başka bir yerde başka bir hayat olduğundan haberdar değiller… Eski adı Baksı olan Bayraktar köyü hocanın doğduğu köy. Müze de köye geri dönüş projesi. Bayraktar 85 haneyle yörenin en büyük, ferah konumuyla da yörenin en güzel köyü, anlatılana göre.

Müze bir vakıf tarafından kurulmuş ve işletiliyor, Avrupa Birliği ve Kuzey Anadolu Kalkınma Ajansı fonlarından destekleniyor, kuruluş çalışmalarına 2001 yılında başlanmış, halen de süregiden bir proje. Gençlere ve çocuklara sanat atölyeleri düzenleniyor, resim yarışmaları yapılıyor, herkesin yararlanabileceği kütüphanesi, konferans salonu var, yöre kadınlarına geleneksel ehram dokuma tezgahları ile para kazandırıyor, geleni gideniyle, açık tutulan yolu, eline üç beş kuruş geçen kadınlarıyla yöreye çok şey katıyor…

İşte, diyorum dağlara bakarak, Cemal Süreya’nın ve Nazım Hikmet’in şiirlerinin arasında bir yerdeyiz: “Kargapazarı dağlarını dolanan yaşlı ve öfkeli bir otobüsteyim…”

Baksı’dan ayrıldıktan 200 kilometre sonra ilk trafik ışığı, Gümüşhane’de kesiyor yolumuzu. Bayburt Aydıntepe üzerinden Gümüşhane, buradan da sıra Hayat Bilgisi kitabının bir numaralı merak kaynağı olan Zigana Geçidi’nde. Gümüşhane denen şehir, sanki sırf Aydın Doğan’ın hatırına şehir olarak adlandırılmış, sağdan sola genişliği taş çatlasa 200 metre. Bozkırlardan, dağlardan geldikten sonra bir anda apartmanlar, parlak binalar, üniversite derslikleri giriyor gözümüze. Ve şu tabela: “Gabarinizi kontrol ediniz!”

O da ne ola ki?! Gayet ciddi bir trafik levhası ama bu ülkede bu kadar yol yapmış biri olarak ilk kez görüyorum bu kelimeyi! Sonradan ortaya çıkıyor, araç yüksekliği anlamındaymış meğer, hangi dildeyse…

Aynı şekilde 29 plaka… Bunca plaka biliriz, sıra sıra sayarız, şimdiye kadar hiç bir yerde görüp de merak etmemişiz 29 nerenin plakası diye! Neyse, merak uyandırmayan Gümüşhane’nin en güzel yerine geldik: Zigana Geçidi ve Zehir Hüseyin Et Lokantası. Rakım çok çılgın değil, 2000 metre, ama lokantanın girişinde dev gibi bir soba çıtır çıtır yanıyor. Günlerden bir ağustos günü! Eti kaç kilo yapalım diye soruyorlar. Müze gibi bir lokanta, spor formasından tesbihine Zigana’nın tüm tarihi orada. Aşağıya doğru kara kara kuzgunlar uçuyor.

Zigana Tüneli’nden geçince Bayburt, Gümüşhane çorakları bir anda Karadeniz yeşillerine yol veriyor. Başka bitki örtüsü değil sadece, başka bir iklim, hatta başka bir ülke burası! Zigana Geçidi’nden geçtim ya, ölsem de gam yemem…

Sonra Maçka, sonra Sümela Manastırı: fantastik olaylar dizisinin devamı. Sümela Manastırı’nı bilirsiniz, ama ninjaların her yerde olduğunu biliyor muydunuz?! Sümela da Arap işgalinde çünkü. Kalabalık, arabalar, insanlar itiş kakış. Ama yine de: eşsiz bir yer; Baksı Müzesi gibi, gerçeküstü. Hele fırınlar, şapeller, çile odaları arasında, rengarenk fresklerle bezeli mekanlarda hayatı tahayyül etmek… Fresklerin üstündeki yazılara sıkı sıkı saydırırken, çoğunun çok erken tarihli ve Yunanca olduğunu fark ediyoruz; 1921, 1847 gibi. Demek öyle Yorgo, ayıp etmişsiniz! Dolmuşla çıkıyor, yürüyerek kan ter içinde iniyoruz. Buraya nasıl erzak çıkarmış zamanında, onu hesaplamaya çalışarak.

Ardından Trabzon, Akçaabat, Hıdırnebi Yaylası. Yaylaya çıkarkenki manzaralar inanılmaz, bulutların içinden geçerek dağların arasına süzülüyoruz. Yaklaşık yarım saatlik tırmanışın ardından ulaştığımız yaylakent de kalabalık, orda da Araplar hakim ama odamız vadinin karşısına doğru, yamaçta ufak bir köye bakıyor ve muhtemelen gece önümüze domuzlar gelecek, o yüzden mutluyuz…

Bak, her şey aynı aslında şu anda dünyada, ama biz bambaşka bir dünyadayız. Çocukların bir demet papatya satarken pazarlık ettiği, rutubetten eğreltiotlarının tatlı tatlı koktuğu, uzaktan bilinmez hayvan çanlarının çınladığı, yemyeşil ve Simyacı dersleriyle dolu bir dünya… Oysa hala RTE cumhurbaşkanı, oysa hala halkım cahil, oysa hala memleket 50 sene öncesinden daha geride ve oysa hala haksızlık ve despotluk dizboyu. Yani: içimizde! Her şey, içimizde.

Simyacı, bu ortama cuk oturuyor – hayatın tadını çıkarmayı, basit şeylerden keyif almayı, her şeyin bir tek şey olduğunu ve tek yapmamız gerekenin, gönlümüzden geçeni yapmak olduğunu bize adım adım hatırlatarak.

“Göle gideceğumuş, la ne poh yemeğe kiteceğise gitsun!” Yaylakentte bir kez daha sıcak(!) Karadeniz insanıyla karşılaşıyoruz, kendi aralarında bağrışarak konuşurken önce lokantacı, sonra çaycı yüzüme bakmadan asık suratlarıyla beni yanıtladıklarında… Bunlar bir de turistik tesiste çalışanları, sokaktaki versiyonunu varın siz düşünün! Trabzon’a özgü bir tip tip bakış var, kadınında erkeğinde, hatta bacak kadar çocuklarda dahi aynı bakış. Her şeyi değişik buraların, insanının bakışından yemeğinin kokusuna kadar – Toskana’dan daha yabancı bize.

Çay salonunda pencere açık ve içeri bulutlar giriyor. Evet, 14 ağustos tarihinde içerde oturuyoruz çünkü Hıdırnebi Yaylası serin! Hatta bulut girerken üşünüyor ve pencere kapatılıyor. Kahvaltıda güzel bir tereyağından başka özel bir şey yok; bir tek kişilik mıhlama istendi (ya da kuymak, aradaki fark çözülemedi!) ona da 20 TL aldıklarında bir Toskana seyahatinin daha ucuza mal olduğuna karar verildi… Ama mıhlamayı yiyen de günün geri kalanında acıkmadı, böylece hiç olmazsa yemekten tasarruf oldu!

Bulutların arasından Akçaabat, köfteciler geride kalıyor, sahilyolundan dörder şerit devam, Trabzon girişi ve Ayasofya: capcanlı freskler, yemyeşil bahçe, hatta zeytin ağaçları. İçerisi camiye dönüştürülmeseydi, perdelerle kapatılmasaydı içerdekileri de görürdük ama maalesef… Ordan Meydan, Zağanos Kültür Vadisi, Kanuni Evi, Uzun Sokak, Çardak Pide. Eee? Bu kadar! Bunca turist geliyor senelerdir, bunca faaliyet, kalkınma, sahil otoyolları şu bu, Trabzon’da tık yok. Modern ortamlar var evet, AVM’si, Kahve Dünyası, sıra sıra findukçular, Mavi dükkanı falan, ama Trabzon’a özgü çok az şey var.

Tüneller var bir, Trabzon’a özgü: her yer tünel, gerekli gereksiz her çeşit tünel. İyi göz boyuyor tabii tüneller, Akçaabat’tan Of’a onlarca tünel yapılmış veya yapılıyor sahil şeridinde. Sahil yolu zaten buraların en büyük yatırımı. Bir kavşakta da horon tepen uşakların heykeli var…

Büyükşehir Trabzon’u gezmemiz bir saatte bitince, mecburen uçak saatine kadar oturacak yer aranıyor. Neyse ki araştırmalarım Boztepe denen yeri işaret ediyordu. Şehrin tepesindeki bu kartal yuvasında çeşitli çay bahçelerinde semaverde çay içiliyor – semaver olayı güzel tabii ama başında bizim gibi üç saat oturan var mı, bilmiyorum. Çevremizde -evet, bildiniz!- Araplar ve Trabzonspor forması giymiş ufak çocuklar. Bulutlu gökyüzü, masmavi deniz, karşımızda Gürcistan…

Bir dahaki sefere hedef Rize, Artvin, Yusufeli, Macahel, hatta Batum. Ama şehirleri pas geçip sadece köylere, dağlara, yollara yoğunlaşmak gerek demek. Öyle olsun, zaten sevilesi olan da onlar!

(ağustos 2014)

Kategori:Dünya Benim İstiridyem