İçeriğe geç

İnsanlık için küçük bir adım…

It is not the mountain we conquer, but ourselves.

Bir haftalık Balkanlar motosiklet turundan dönüyorum. Yorgunum, mutluyum, gururluyum…

Birçok motorcu için bahsedilecek bir şey değildir, bir hafta Balkanlar’da motosikletle turlamak. Benim için çok şeydi. En başta sınırlarımı zorlamaktı. Konfor alanımdan çıkmak, kendimi iteklemek, gelişme fırsatları yaratmaktı. Yapabileceğime emin olduğumdan biraz daha fazlasına talip olmaktı. O yüzden şimdi, turu bitirdiğim saatlerde benim içimdeki zafer hissi muhtemelen diğerlerininkinden daha fazla.

Bakın nasıl hemen unutmuşum bile zafer sarhoşluğundan, ilk iki gece endişeden uyuyamadığımı! Sakinleşmek için kendime ikna notları yazdığımı. Bu turu ne kadar istediğimi, bana ne kadar yararı olacağını, her şeyin yolunda gideceğini kendime hatırlatmaya çalıştığımı. Bir yandan “Uyumalıyım, süper dinlenmiş ve enerji dolu olmalıyım,” diye gerilip, öte yandan tecrübesizliğime ek olarak motora yorgun binersem nasıl zorlanacağımı düşünerek yatakta saatler geçirdiğimi.

Bu saatlerde ve dahi önceki günlerde, “destek minibüsü”müzden ne kadar çok destek alma planları yaptığımı. Moralim bozulur, canım sıkılırsa bir iki gün minibüsle gelirim… Uzun günün ardından çok yorgun olursam o günü minibüsle alırım… Ayak parmağım sıkıntı yaratırsa minibüsle devam ederim… Heyhat, motor gününden kaytarıp sevgili Silvester’le minibüste gitmek hiçbir gün gündemime gelmedi sonunda.

Sahi, kırık ayak parmağı konusu vardı bir de. Turdan kısa süre önce küçük ayak parmağımı kırmıştım. İlk birkaç gün çok vahim geçince, biraz düşkırıklığı biraz da gizli bir rahatlama ile motor turu düşüncesini kafamda askıya almıştım. Kısa süre sonra parmak toparlanıp, doktor da onay verince çok sevinmem bana -korkmama, endişe etmeme, zorlanmama rağmen- gerçekten bu turu istediğimi teyid etti. 

Ama istemekle bitmiyordu tabii olay… Her gün kilometre kilometre ne hesaplar yaptım, her rotayı kaç defa kafamdan geçirdim, ne dualar, ne mantralar okudum, kaç bin alternatif düşündüm -iyisi, kötüsü, kolayı, zoru, pes edeni, meydan okuyanı. Sonunda ne oldu, nasıl oldu, üst üste günler boyu giyinip hazırlanıp her şeyi tam yerlerine yerleştirip motorlarımıza binip vazifelerimizi tam gerektiği gibi yaptıkça, yüz kilometreler yüz kilometrelerin üstüne eklendikçe, bir başka düzleme geçtim sanki – en azından bütün bu gerginlikleri unutabilecek kadar!

Evet bir gün park esnasında motoru düşürdüm (Bir yerine bir şey olmadı değil mi, diyen arkadaşa, Eh, biraz egom incindi, diye yanıt verdim) ama ardından son üç günün çoğunu gayet rahatça kendi başıma sürerek geçirdim. Daha hızlı ve daha rahat hareket eden tur arkadaşlarım önden veya daha iddialı yollardan giderken ben kendi başıma yolumu buldum, molalar verdim, depolar doldurdum, manevralar yapıp parklar ettim, ceza bile yedim… Daha doğrusu Türk usulü, önce 30 yuroluk ceza ile tehdit edilip sonra Hırvat polisi tarafından “Candan hanım size bu seferlik uyarı veriyoruz,” ile salıverildim.

Bu arada bu seyahat için en yakın arkadaşım olarak bellediğim, aman iyi ki var diyerek sırtımı yasladığım Pharmaton’larımı en baştan kaybettiğimden, bütün bunları sadece (hem de uykusuz) doğal enerjimle yapmak zorunda kaldım! Biraz tur arkadaşlarımın benden epey ileri olan yaşlarından moral aldım, biraz sağ olsunlar Balkan kardeşlerimizin her konuda kadın konuklarına destek olma içgüdülerinden faydalandım, biraz da tur acentamızın şahane çalışması, iki rehberimizin birbirinden tatlı ve becerikli olması ve kendisi de çok hoş bir insan olan acenta sahibinin de bizle gelmesi sayesinde son derece rahat ettim.

Hem bu sorumlularımız, hem grup arkadaşlarım her aşamada o kadar yapıcı ve pozitif davrandılar ki, turun sonunda motoru düşürdüğümü unutmuştum bile. Daha önce günde 200 kilometreden fazla gitmemiş olduğumu, iki gün üst üste hiç motora binmediğimi, hele 350 kilometrenin bana epey bir fantezi gibi göründüğünü de. Turun sonundaki esas yorgunluk ise bana göre motorla 1600 kilometre gitmiş olmaktan çok, yaklaşık on gün boyunca durma, dinlenme, bir şey yapmama zamanının olmamasından oluştu, tüm iyi turlarda olduğu gibi.

Bu arada “motor turu” konseptinin bu kadar garipsenmesini hala çözemiyorum: Bildiğimiz seyahat acentalarının organize ettiği, bildiğimiz yurt dışı turların motosikletle gidilen versiyonu işte?! Yani bir seyahat acentası var, bir bölgede bir tur organize ediyor ve katılımcılara ulaşım için otobüs, minibüs veya gemi ayarlamak yerine motosiklet ayarlıyor, onun dışında konseptte tuhaf bir şey yok: günlük rota, gezi programı, tarihi turistik mekan ziyaretleri, mola verilecek yemek yenecek fotoğraf çekilecek yerler ve zamanlar, konaklamalar ve hep beraber yemek yiyip ertesi günün programını konuşmalar… Hangi kısmısı garip geliyor ki?

Motorculuk becerim konusunda moralim bozulduğunda, virajları bir türlü 20 yıldır motor turları düzenleyen Matej gibi veya Boeing 777 uçuran Kevin gibi alamadığımda, motor hastası olan şoförümüz Silvester gibi vızır vızır motor itip çekerek park edemediğimde, özellikle cumartesi pazar günleri yolda karşılaştığımız tonlarca motorcunun akışkanlığına gıpta ettiğimde kendime, sadece bu motorun üstüne oturma ve bu tura katılma cesaretimle insanların yüzde 99’undan ayrıldığımı hatırlattım. Şu müthiş zevki, bir motorun üstünde, saçlarında rüzgar, ellerinde güç, burnunda zeytin çiçeği kokuları ile uçma zevkini yaşamaya cüret bile etmeyen, edemeyenlerin çoğunlukta olduğunu ve ben bu yaptıklarıma kalkıştığım için kendimi takdir ettiğimi. Ediyorum çünkü, etmeliyim, başkası olsaydım bunu yapanı takdir ederdim yani!

Evet doğrudur, 50 yıldır motor üstünde olup motosikleti eli ayağı gibi kullananlar kadar zevk almış olmayabilirim turdan. Ama ben de kendime göre keyif aldım, bazen rotalarımızdan, bazen bu tura cüret etmiş ve kendime meydan okumuş olmaktan, bazen de öğrendiklerimden. 

Ne öğrendim derseniz, en başta böyle bir motor turunun hiçbir motorcu için kolay olmadığını öğrendim. Herkes her gün yoruldu, tükendi, oflayıp pufladı, istekli ve yetkin olmalarına karşın birçok farklı yönden zorlandı. Bu benim için önemli ve değerli bir bilgi oldu, motora çıkmaya hemen her sefer kendini zorlaması gereken bir çaylak olarak. 

Sonra herkesin motorla ilgili yaşadığı zorluklar; kullandığı ve pas geçtiği kıyafetler, kasklar, ekipmanlar; sürüş teknikleri ve park stilleri ve duruş tercihleri; motosiklet seçenekleri ve öne çıkan özellikleri; çantalar lastikler navigasyon cihazları alet ekipman… Tur sırasında sürekli doğal olarak gündemde olduklarından hepsi hakkında çok yönlü bilgiler edindik. 

Benim için daha önemlisi, maalesef Türkiye’deki motor hayatımda hep karşılaştığım gibi, her şeyin tek bir yöntemi veya tek bir seçeneği olmadığını öğrendim ben. Farklı kişiler tarafından farklı zamanlarda kafama kakılanlardan aklıma gelenleri sıralayayım, motorcu arkadaşlarım şaşsınlar: Kesinlikle duran trafiğin arasından geçme. Motoru asla boşta bırakma, hep istop et. Hiçbir zaman yokuş aşağı park etme. Frenle debriyaj manetlerinde sürekli iki parmak dursun. Frenle debriyaj manetlerinde kesinlikle parmak durmasın. Motora binerken sol ayaklığa basıp yüksel. Motora binerken kesinlikle sol ayaklığa basma. Dururken hep sol ayağı yere koy. Dururken hep sağ ayağı yere koy. Dururken mutlaka iki ayağı yere koy. Özel motor botu giymeden asla binme. Park ederken mutlaka çıkacak şekilde manevra yapıp dur. Yakıt ışığı yanar yanmaz depoyu doldur. Sağlam durması için illa da orta sehpada bırak. Vs vs vs. Kardeşim, isteyen istediğini istediği gibi yapıyor, canına, huyuna, boyuna ne uyuyorsa! Asla, kesinlikle, mutlaka diye bir şey yok. Misal, on günde belki on bin motosiklet gördüm, bir tanesi bile orta sehpada değildi! Türkiyeli motorcular şık motorlarını veya güçlerini daha iyi gösterdiğini düşünerek mi motorlarını orta sehpaya kaldırıyor acaba?

Bir de öğrendiğim daha da önemli şey şu oldu: Türkiye’deki motor konseptleri ne kadar saçma imiş ve makul uluslararası motor konseptlerinden ne kadar farklı imiş! Tüm motorcuların tek nihai hedefi 1250 GS sürmek değilmiş, daha gündelik tip, daha küçük, daha eski, daha “sıradan” motorları kullanmak da gayet zevkli ve kabul edilebilirmiş. (1250 GS’in üstünde yollarda dans eden rehberimiz Jure, Vespa’sıyla yaptığı gezileri anlatırken veya vintage alıp elden geçirdiği yol motorunu gösterirken ağzı kulaklarına varıyordu her sefer.) Kullanmayacağın motor becerisinin ve motor gücünün sana yararı değil zararı varmış, ağır motor kullanmanın herhangi bir avantajı yokmuş, bilakis park ederken hakim olamadığın veya başkasına bağımlı olduğun motorun sürücüye zararı oluyormuş. En iyi motor rahat ettiğin, kaldırabildiğin, sikletine uygun motormuş. 

Daha hepsini yeni yeni sindiriyorum. Son iki gün otoyollar ve rüzgarlarla biraz bezdiğimden “Aklı başında insan bunu yapmaz,” kıvamına gelmişken, şimdi biraz dinlendikten ve zafer mutluluğunu yaşadıktan sonra “Ulen ne iyi etmişim, helal olsun bana, daha başka nereye gidebilirim?” noktasına geldim… Sonuçta ara ara alçak seslerle konuşulan, 45 dakikalık motora alışma turunda çuvallayan / ilk gün kaza yapıp evine dönen / motoru çarpıp birkaç gününü minibüste geçiren / ve benzeri motorcu vakaları gibi bilinçsiz bir cesaret göstermemişim herhalde ki, zorlansam da zararım kendime oldu en fazla… Yavaş gittim, gruptan koptum, geç vardım – ne olmuş yani?!

Bu durumda yeni hayaller kurmanın da zamanı gelmiş olabilir: Aynı acentanın rahat bir tur olarak sunduğu yazlık Norveç turu, biraz daha tecrübeden sonra Toskana turu veya motor konusunda ilk hevesim olan Güney Afrika turu gibi… Kim bilir, bakalım bir olayları akışa bırakalım hele. Şimdilik ben biraz kendi sırtımı sıvazlayıp, kadehimi “yapmaya cesaret ettiğim her şeye” kaldırayım.

(Mayıs 2024)

Kategori:Dünya Benim İstiridyem