İçeriğe geç

Neden pes ettim?

Baba ocağı Bünyan’da uzun süredir yapmaya çalıştıklarımın çoğundan, 2024 yılı itibarıyla feragat ediyorum. İşte nedenleri…

Yaklaşık on iki yıl önce Kayseri’nin Bünyan ilçesine gidip gelmeye, baba ocağımdaki aile şirketleriyle ilgilenmeye başladım. Zaten köyde yaşıyordum, hayvanları, doğayı pek seviyordum, bir şeylerin de ucundan tutmak istiyordum… Orda da köpekler, inekler, bozkırlar ve dağlar vardı, yıllardır varlık mücadelesi veren iki şirkete ek olarak. Nahif bir hobi olarak başlayan süreç, hiç planlanmadık şekilde kısa süre içinde tam da aynı dönemde enerjileri ve istekleri azalan babamla amcamın tüm sorumluluklarını üstlenmeme kadar vardı. Aynı zamanda bir de aile vakfı kurarak Bünyan için yaptıklarımızı biraz daha kurumsallaştırmak istedim. Hasılı oraya müthiş bir maddi ve manevi yatırım yaptım. Şimdiyse 2024 yılında, “Hata etmişim,” diyorum ve yapmaya çalıştıklarımın çoğundan feragat ediyorum. Neden?

Ben 2012 yılının sonlarında Bünyan’a gidip gelmeye başlarken, yine biz yüzünü batıya ve çağdaşlığa çevirmiş, kalkınmaya gönül vermiş olanlar Türkiye’deki atmosferden şikayetçiydik, ama bugünleri, 2024’ü tahmin ve tahayyül edemezdik anlaşılan. Bize göre Türkiye’ye gerici, kötüye giden, ekonomik ve kültürel olarak her gün kararmakta olan bir hava hakimdi. Bizimse buna direnecek gücümüz, enerjimiz ve isteğimiz vardı. Umudumuz ve hayallerimiz vardı.

Misal ben o dönemde, yaklaşık 50-60 aileyi besleyen şirketlerimizin örnek sosyal işletmeler olmasını, personelini her yönden desteklemesini, büyük bir aile olmasını ve Bünyanlılarla kazan/kazan ilişkisi içinde varlığını sürdürmesini hayal ettim. Tesisleri iyileştirdim, sosyal hakları ve kazançları yükselttim, güvenilir bir düzen kurdum, şeffaflık, adalet ve hakkaniyet sistemi tesis ettim, eğitimlerden sosyal etkinliklere, burslardan destekli tarıma, aklıma gelen her türlü katkıyı koydum. Ben o dönemde, 2014 yılında, çevremdeki ve algı alanım içindeki birçok kültürel, sanatsal, sosyal oluşumdan ilham alarak Bünyan’da, Bünyanlılar için, çığır açıcı bir kültür köyü oluşturmayı hayal ettim. Oradaki pırıl pırıl gençlerin karanlık çarklar arasına girip ruhları emilmeden, kendilerine layık bir yaşam sürebilmeleri için, Bünyan’ın, Anadolu’nun daha güzel bir yer olabilmesi için bu kurak yerde bir kültür vahası hayal ettim, mimari, doğal, sanatsal, olabilecek her türlü fevkaladelikle dolu. Ben her türlü kaynağımdan yararlanarak aylarca kafa patlatıp sabahlara kadar çalıştım, biz Turhan ailesi olarak vakıf kurduk, dünyanın önde gelen mimarlarından dostumuz zaman ayırıp tasarladı… 

2018 yılının sonunda, yaklaşık 5000 metrekare kapalı alanlı kültür köyü için inşaat ruhsatımızı da aldık ve tam da o sırada ülkemiz mutad ekonomik muğlaklıklarından birine girdiği için bir an duraklayalım dedik… İyi ki demişiz, iyi ki ekonomi tökezlemiş. Çünkü hemen ardından gelen yıllarda böyle bir kültür köyünün, böyle bir kültür ortamının var olabilmesi için gereken hiçbir imkanın ve kaynağın Bünyan’da, veya Türkiye’de, sağlanamayacağı anlaşıldı. 

Aslında bu ifade durumu tam olarak yansıtamıyor. Olan şu ki bu değişim, bu gerileme, bu kötüleme 2014 ile 2024 arasında peyderpey meydana geldi -halen de devam ediyor- ve ben bunu ancak 2024’te, günümüz koşullarını on yıl öncesiyle kıyaslayınca idrak ediyorum. Bu on yılda ülkedeki iktidarın nasıl gelişmeye kapalı, vasat, gerici, yozlaşmış, ahlaksız, köksüz, ilkel bir ortam oluşmasına çanak tuttuğunu, tam da bu ortamdan topladığı oylarla iktidarını sürdürdüğünü ve bu ortamdan, bu yokuş aşağı yuvarlanmadan kaçabilenlerin çok azınlıkta olduğunu gördüm. Tam olarak ne gördüm, aşağıda toparlamaya çalışacağım.

Lafın sonunu başta söyleyeyim: Her şeyin temeli olan insan kaynağı kurudu…

İnsanlar fırsatları ararlardı, kafasını çalıştırma, gücünü, bilgisini kullanma, bir şeyler yapma isteği vardı. Şu an okuyan veya okumayan herkesin açık ara birinci hedefi devlete kapılanmak. Herkes ya KPSS’ye hazırlanıyor, ya atama bekliyor, ya belediye veya bakanlıkta tanıdık arıyor. Başka şeyle uğraşan yok! Bunlar arasında özel sektörde halihazırda çalışanlar veya öğretmenlik, haritacılık, elektronik mühendisliği, veterinerlik, uçak teknisyenliği, vb akla gelen her türlü önü açık dalı bitirenler var. 

Haliyle eleman bulmak veya bulsan da tutmak mümkün değil. Çünkü devlete girdin mi, hayat boyu garanti bir maaş ve emeklilik var. Özel sektörde yok. Neden: E çalışmazsan işten çıkarılıyorsun! Günde sekiz saat, hem de verimli iş yapmanı istiyor işveren, ohoo… Devlette bir şey isteyen de yok, lafa karışmıyor, söyleneni yapıyorsun, formları dolduruyorsun, oh kafa mis!

Hem zaten devlet özel sektöre hayatı dar ettiğinden belki haksız da değiller: Bitmez tükenmez ekonomik belirsizlik, her mevsim yeni bir kriz, kasa boşaldıkça yeni haraçlar ve vergiler, yepyeni denetimler, alınacak sertifikalar ve geçilecek sınavlar ve doldurulacak formlarla başvurular, zaten yapıyor olduğun şeyi yaptığını kanıtlamak için eğitim, sınav, denetim ve haraç ödeme, bu ay yaptığını gelecek ay yapmana yasak, ürünün değer kazandığı anda ithalat izni veya ihracat yasağı çıkarma, vs vs… Türkiye’de özel sektörün hala nasıl ayakta durduğuna ben akıl erdiremiyorum. 

Zaten ola ki personelin veya yararlı kişinin kendisi durup çalışmak istiyor bile olsa, eş veya aile durumundan illa bir atanma ve uzağa gitme ve ne zaman nerde olacağı atamalara bağlı olma durumu var. Ve zaten artık yerleşmiş ve kalıplaşmış olan rezil ekonomi yönetimiyle, hiçbir koşulda kimse kimseye saygın bir yaşam vaat edemiyor, devletin lutfedeceği yardıma, hibeye, bağışa veya desteğe bağlı hayatta kalmak. Zaten yeni sistemde yetişmiş olanlarda X kuşağında olan çaba, gayret, zoru aşma, çalışıp elde etme, engelleri geçme, zorluğa katlanma gibi kavramlar yok. 

Ekonomi, siyaset ve diğer her türlü makro etkenin elele oluşturduğu kültürel ve sosyal ortam da, “Biz böyle iyiyiz, ne zahmet edip de daha fazla, daha renkli, daha donanımlı, daha zengin olmaya çalışacağız ki!” kıvamında oturdu son on yılda… Bunca sınırsız bilgi olanağına rağmen kendini geliştirmeye, iyileştirmeye, zenginleştirmeye niyet eden insan sayısı inanılmaz az ve her geçen gün azalıyor. Sosyal medya çarpıklığıyla yoz iktidar etkisinin toplamı geometrik hızla tapona, popülere, havalı görünene, geçiciye yönelmek. Kalıcı, ileriye yönelik, gelişme amaçlı kullanılan zamanlar hızla sıfırlanmakta. 

Ağır ekonomik koşullar, sosyal medya yozluğu ve iktidardaki kabadayılık kültürünün birleşmesinin bir başka boyutu da insani değerlerin yerlerde sürünür hale gelmesi. Utanmak, karşısındakini düşünmek, saygıyla hareket etmek, nezaket, anlayış, hak yememeye dikkat etmek… Bunlar önemsenmemeyi bırakın, hor görülen, küçümsenen değerler haline geldi, bunları yapana enayi ve salak gözüyle bakılıyor. Utanmanın olmadığı toplumda hakkaniyet, adalet, doğruluk gibi şeyler de kalmıyor tabii; gözüne baka baka hak yemek, iftira atmak normalize oluyor. O kadar muhtaç ve o kadar arlanmasız olunuyor ki, beş kuruş için yalan söylemek hak görülebiliyor. İktidarın “muktedir kabul edilme” hırsına istinaden, insanlar hem muhtaç hem arsız olmak gibi bir noktada artık: İş sözleşmesiyle işe giriyor, sonra çok zor koşullarda çalışmaktan şikayet ediyor, sözleşmedeki işini yapıyor, ne fedakarlıklarla çalıştım diyor, yalan dolanla istifa ediyor, üstüne dava açıyor… Tabii bu durumlarda devleti alimiz muhtaç halkına yetişerek, “Sen çalışma ey zavallı mağdur kurban gariban vatandaşım, bana oy ver yeter, ben sana bakarım!” diye atlıyor meydana, oh ne güzel, vatandaş gariban, devlet kahraman, işveren ise kahpe, kalleş, aşağılık…

Zaten çalışıp kazanmak olsun, hayır işi olsun, herkes almakta çok iyi! Burada ve bugünde sadece almak “hak” çünkü, tek yön kendine yontmak, aldığına karşılık bir şey geri vermek isteyen, karşılıklılık ve katkı ve bir adım sonrasını düşünen, elini taşın altına sokmaya gönüllü olan kimseler yok. Kendinden bir şey yapmak, üretmek, yaratmak, değiştirmek, iyileştirmek isteyen yok çünkü bunlar desteklenmiyor, engelleniyor, hem de zor, uğraşmak gerek… Onun yerine talimat al, kafayı yormadan uygula, ay başında maaşın yatsın, daha ne! Adım adım daha iyileşmek, daha çok para kazanmak, kendini geliştirip daha çok üretip daha iyi karşılık almak, böyle bir kavram mı vardı?!

Misal kaliteli bir iş yaptırmak memleketin her köşesinde her geçen gün zorlaşıyor – şu an kültür köyü işine başlayalım desem bile Kayseri’de kaliteli bir inşaat yaptırabileceğimden hiç emin değilim… İnşaat olsa tesisatçı olmayacak, o olsa bahçevan olmayacak, o olsa belediye içine edecek, kimse iyi, güzel, bütüncül, temiz, estetik, cazip vb peşinde değil, musluk aksın tamam, ışık aydınlatsın yeter, “kalite” sayılan şey en iyi ihtimalle idare edere, vasata denk geliyor şu anda memlekette. 

Dahası da var: Dinibütünlük kisvesinde yargılama, kategorize etme, küçümseme ayyuka vardı, “yeterince” geleneksel, tutucu, kapalı zihinli olmayan, yerel kalıplara uymayan hop şut, küçük toplumlardan aforoz ediliyor. Ee, ne olacak o zaman? Yerelde aynı tip insan kalıyor, zihni azıcık açılanlar İstanbul, İzmir, büyükşehirlerde… O küçük zihinler, kendi aralarında aynı karanlıklarla takılarak kokuşmaya, örümceklenmeye artarak devam ediyor. Enerjisi olan, ışığı olan genç insanlar var evet, ama o ışık doğru yönlendirilemeyince karanlığa, kokuşmaya hizmet ediyor, doğru yönlendirilen de işte kaçıyor kendi gibi aydınlık insanların çoğunluk olduğu yerlere. Küçük yerlerde, gencecik anneler kendi yaşadıkları baskıları anımsamadan, kendi kızlarının geleceğini karartmaya tuğla koyduğunu idrak etmeden kendileriyle aynı çizgide yaşamayan hemcinslerinin ipliğini pazara çıkarıyor… Öte yandan kendilerini dinibütün, geleneksel, yerel değer sayan bu vatandaşlar “anaokulundan mezun olan” 5 yaşındaki çocuklarına kep ve cübbe giydirip kep atma töreni yapıyor; tesettürün ve profesyonel makyajın son modasının yarıştığı beybişavırlar; beş yıldızlı otellerde gran tuvalet Kur’anlı mezuniyet kınaları düzenliyor. 

Bizim Bünyan’da oluşturduğumuz çevrede, bunca sene içinde vakıf etkinliklerinde şekillendirdiğimiz, burslar vererek ve mentorluk yaparak desteklediğimiz, şehir içi veya dışı üniversiteler bitirerek meslekler edinen, ehliyetler alan, işe giren, evlenen, atanan, hayat kuran kızlarımız da aşağı yukarı bunların hepsinden mustarip. Sanırım biraz da halk olarak sosyal ilişki sürdürme engelliyiz, arama sorma, kendinden haber verme, birikimini paylaşma, bir araya gelme, davete icabet etmek için veya davete mukabele etmek için çaba gösterme, bu gibi şeyler çok zor yürüyor… Belki küçük çevrelerde benim hiçbir zaman anlayamadığım kişisel çekişmeler, alınmalar, rekabetler meydana çıkıyor ve bir grup olarak paylaşımda bulunup sosyal ilişkiyi sürdürmek akıntıya kürek çekmek oluyor; her halukarda ben tek başıma yeterli olmuyorum bunun için ve enerjimin burada heba olduğunu görüyorum.

Aynı şey geniş anlamda Kayseri’de oluşturduğumuz (ya da benim kısa bir süre oluşturduğumuzu sandığım) çevre için de geçerli. Bir şehre yeni bir pencere açmak, yeni bir boyut katmak için işin içinde sosyal bir çevre olması şart; bunu en baştan bildiğimden tırnaklarımla kazıyarak Kayseri ve civarındaki her türlü insan kaynağımı kullanarak her yönden, her yerden aydınlık ufuklu insanları Bünyan’a, vakfımıza, sosyal etkinliklerimize, aramıza çekmeye çalışmıştım. Ve o ilk dönemde, 2014-2018 arasında beklediğimden de yoğun, renkli, heyecanlı bir tepki olmuştu. Herkes birbirine söylüyor, her duyan bir başkasını kapıp getiriyor, dahil olmak isteyenler mekanlara sığmıyor… Demiştim, bu kadar istekli, yetkin, renkli insan varken bu kültür köyü kaptırır gider…

Heyhat! En basit tabiriyle, birkaç sene içinde herkes arazi oldu. Açık ufuklu emekli öğretmenler, istekli okul müdürleri, hocalar hoca arkadaşları öğrenciler, sporcular turizmciler sanatçılar, arkeologlar eğitimciler emekliler, iş insanları vakıf uzmanları organik tarımcılar yerel kalkınmacılar… Hemen herkes ısrarla “Bünyan’daki bu sosyal girişimi çok istediğini, çok desteklediğini, çok heyecanlandığını” söylüyor ve fakat her nasılsa yoğun Kayseri hayatında(!) yılda bir kez, yılda iki kez katılacak fırsatı bul(a)mıyor… Neresinden bakarsam bakayım, anlamam mümkün değil.

Kaldı ki çok ben’lik bir durum da değil: Sadece biz değiliz ki bu “büzüşme”yi yaşayan; beş veya on yıl önce heyecanla Anadolu’nun kültür sanat ortamını canlandırma projeleriyle ortaya atılan pırıl pırıl oluşumların hiçbirinden ses seda yok, hiçbiri tamamlanıp faaliyete başlamadı, belli ki hepsi askıda. Hepsinin de benzer çekincelere sahip olduğundan, benzer engellerle boğuşmakta olduğundan veya çoktan pes etmiş olduklarından, benzer düşkırıklıklarıyla kendilerini sorgulamakta olduklarından kuşkum yok. Afyon, Batman, Erzincan, Diyarbakır, Muğla, Ankara, Konya, Bayburt, Aydın, Kayseri, İzmir… Ne kültür fabrikaları, ne sanayi müzeleri, ne kırsal sanat merkezleri… İnsan kaynağı yoksa, eh talep de yoksa, herkes hayatından, kendinden memnunsa, ne yapacağız, cengaver sosyal girişimciler olarak bizzat birer birer insanları tutup boğazlarından aşağı kültür, medeniyet, kalkınma mı tıkacağız?!

* * *

Olabilir sandım. Olabilmesini çok istedim. Olabilmesi için çok şey vermeye de hazırdım. Belki 2014 koşullarında kalsaydık, şu son on yıldaki çürümeyi yaşamasaydık olurdu. Ama şu anki koşullarda olamaz, ona kesinlikle ikna olmuş durumdayım…

Peki şimdi ne olacak?

Ben artık Bünyan’da hem hayır işi, hem ticari olarak sadece zaruri olanları ve sadece kendi paşa gönlümün istediklerini yapacağım. Nedir, şirketlerden para kazanan ve bana baş ağrısı vermeyenler faaliyete devam eder, vakıf bünyesinde doğa ve sanat etkinlikleri devam eder, bunların ötesinde beni yoracak, üzecek, yıpratacak, benden maddi veya manevi herhangi bir talepte bulunacak herhangi bir şey hayatımda yer almaz. Olur da bir gün bu yukarda saydıklarımı unutturacak yepyeni, pırıl pırıl koşullar belirir, o zaman -çünkü her zaman seçenekler vardır- o zaman yeni hayaller kurulur, yeni planlar yapılır. O zamana kadar, ufak umutlarımızla, ufak hayallerimizle, ufak planlarımızla devam o halde…

(haziran 2024)

Kategori:Ordan burdan insandan...