
Yıllardır hayalini kurduğum Vahşi Batı turuna çıkarken, bu kadar vahşi bir ABD ile, bu kadar acımasız bir tüketimcilikle karşılaşacağımı düşünmemiştim… Ve bu tüketimciliğin, karşılaştığım diğer derin kültürel bağları ve bağlamları gölgeleyeceğini.
Düşünemezdim; neredeyse ayrı bir gezegenden insanlarla dolu olan, medeniyete, insanca yaşamaya, hak ve özgürlüklere apayrı bir anlam veren Seattle şehrinden oraya geçmiştim. Hatta son birkaç ABD ziyaretim Seattle ve civarında, hasılı bambaşka profilde insanlar ve şehirlerle geçtiğinden, iyice uzaktım bu kavramlara.
Seattle’dan Salt Lake City uçağına binerken başladı kaşlarımı kaldırtan durumlar. Her iki havaalanında amiyane tabirle “ayı” olarak nitelenebilir insan oranı bir anda ciddi şekilde artmaya başladı. Bağıra bağıra konuşanlar, küstah bakışlar, yolları, merdivenleri işgal etmeler, çevreye saygı göstermediklerini göstermek için çaba gösterenler. Sonra yavaş yavaş her şey, kuzeybatı ABD’nin incelikli hallerinden uzaklaştı: daha büyük, daha hızlı, daha yüksek sesli, daha sert, daha çok, daha daha…
Naçizane gezi planım şöyleydi: Birkaç yıldır Kevin Costner’ın Yellowstone dizisinden yola çıkarak aşina olduğum ve hayranlık duyduğum Batı Amerika çiftçilik, hayvancılık, tarım, doğada yaşam kültürü beni çekiyordu. Bölgede bütün küçük kent ve kasabaların yaz ayları boyunca rodeo ve panayırlar düzenlediklerini öğrenince, kapı kapı onları gezerek bu yavaş yavaş yok olan Batı Amerika kültürünü deneyimlemek istedim. En uygun yer olarak belirlediğim Salt Lake City’den (Utah) araba kiralayıp, kulağımda country müzik ve Kevin Costner tınılarıyla tıngır tıngır gezmek, her gün yeni bir yere geçerek birkaç değişik rodeo izlemek üzere yaklaşık on günlük bir program yaptım.
Havaalanı “ayı”larından sonra uçağımın yaptığı bir buçuk saat rötarın da üstüne, ayırtmış olduğum arabayı almak için Salt Lake City havaalanında kimsenin umrunda olmadan bir buçuk saat kuyruk beklemek gelince, ardından bir anda kendimi çok acayip bir yolda bulunca, benzinlik, dükkan, diner gibi hiçbir şey olmadan saatlerce kendi başıma virajlar alarak dere tepe inip çıkınca, deli bir fırtınadan da geçip ancak gece karanlığında otelime varınca, üstüne de şimdiye kadar Paris’te bile ödemediğim bir fiyat ödediğim otelim yol kenarı sıradan bir motel olarak karşıma çıkınca, evet biraz moralim bozuk başladım geziye…
Bu zorlayıcı yolda, telefonda ilk kez kullandığım e-sim kartla bağlanıp haritadan yol bulmakla uğraşır, benzinlik ve dolayısıyla tuvalet yokluğundan mecburen yol kenarında ihtiyaç giderirken (ne kadar ıssız bir yolda, ne kadar uzun süre gittiğimi anlayın!) ve son yudum suyumu içmemin üstüne ne kadar dayanabileceğimi tartarken, bir siren sesi duyup arkamdan hızla yanar döner ışıklı bir arabanın yanaştığını görmeyeyim mi! Hah, evet, bir o eksikti…
Pardon şerif bey…
Başparmaklarını sütlü kahve resmi kıyafetinin beline takmış olarak, kafasında aynı renk şapkasıyla filmlerdeki gibi ağır adımlarla yanaştı arabadan çıkan zat: “Merhaba bayan, ben şerif yardımcısı Bilmem Kim, az önce şehir içinden kaç mil hızla geçtiğinizi biliyor musunuz? Belgelerinizi alayım…” Dedim çok haklısınız, ben ta nerelerden gelmişim, SLC’den zaten rötarlı yola çıkmışım, Jackson’a gitmem gerek, yol bulmaya çalışıyorum falan, ama tabii bunlar mazeret değil, kusura bakmayın… Neyse, Türkiye adlı egzotik ülke burada bir ilgi ve sempati yarattı ki şerif yardımcısı “Bundan sonra daha dikkatli olun bayan,” diye uyararak bıraktı, ben de ondan sonra özellikle şehir içlerinde hız sınırlarını asla geçmedim.
Gelelim bunca zorlukla ulaştığım yere: Eh, en azından Jackson / Jackson Hole güzel bir kasaba çıktı! Hem rafine, güzel kafeleri ve dükkanları falan olan, hem tarihini ve kültürünü de koruyan kişilikli bir yer. Ama ilk rodeo deneyimim, deneyim olamadı: Kocaman Teton County Fair akşamları canlanıyor olmalı, Jackson’daki tek akşamımda canlı müzikli bir yerel barda yemeyi tercih ettim ve panayır yerine gidemedim, rodeo da benim ayrıldığım günün akşamıydı. Onun yerine sabahtan yakaladığım antrenmanlar ve seçmeler akşamın epey hareketli olacağının belirtisi gibiydi, heyecanlandım sonraki rodeolarım için.
Bir karışık yerel sanatçı sergisi ve satış fuarı, çeşitli sanat galerileri, epey iddialı doğa ve hayvan fotoğrafları, yerel hediyelik ve takılar hoşuma gitti kasabada. Herkesin cowboy / cowgirl olması da! Yerel insanlar olsun, benim gibi ziyaretçiler olsun (her yer özellikle yerli turist dolu) herkeslerin üstünde kovboy kıyafetleri: erkeklerde jean, çizme, uzun kollu gömlek, kadınlarda şort veya elbise altına çizme, herkesin kafasında mutlaka kovboy şapkası ve belinde mutlaka büyük gümüş tokalı kovboy kemeri! Ufak müzik grupları barlarda, sokak pazarında, panayırda, her yerlerde müzik yapıyor, elk boynuzlarıyla süslenmiş kasaba meydanında kurulan Farmer’s Market ufak tezgahlarda yerel meyveler, peynirler, takılar satıyor…
Jackson’dan sonra hedefim Cody. Dünyanın ilk ve en büyük milli parkı Yellowstone National Park’ın (YNP) içinden geçiyor yol. Peki, güzel tabii, yemyeşil ormanlar arasından kıvrılan, sağda solda akarsu ve göllerle çevrilen bir ortam ama… Muhteşem, nefes kesici, inanılmaz dedikleri doğa buysa, bahçelerinde papatya bile görmedikleri sonucunu çıkartabiliriz?! Bana göre Cody yolları bir kez daha ıssız, hızlı, sıradan…
Yollar ıssız olabilir ama her yer dolu: Oteller, kamp yerleri, dinlenme tesisleri, restoranlar ve dükkanlar… Ve her yer, her şey çok, çok, çok: Karavanlar ve RV’ler ve römorklar, deniz araçları, jakuziler, kocaman SUV’ler, motosikletler, atvler, dev paketler ve onları çeken kamyonlar, pikap kamyonetler, devasa tırlar, benzeri bir sürü tekerlekli araçlar ve hareketli evler ve sahip olunan biiirrr sürü “şey”… Yol bunlarla dolu, herkes bir şey çekiyor, herkes bir sürü şeye sahip, bu şeylerin hepsi iri, ağır, sert tavırlı, kendilerini gözlere sokuyorlar, bakın ben varım, parlağım, kocamanım, sesliyim, genişim, her şeye hakkım var benim…
Bu çektikleri mobil evlerde, RV’lerde kaç kişi yaşıyor bu insanlar? Ben en fazla iki kişilik gruplar gördüm… Evde olmamak için yollara çıkıyorlar, ama dev gibi evler taşıyorlar, ne için? O yollarda o hızlarla gitmek için yakılan yakıtlar, bunların geçmesi için açılan yollar ve konaklamaları için açılan “doğada yaşam” alanları, aman tanrım… Ne dolu bu evlerin içi? Öte yandan bu “sahipler” kendileri de dev gibiler! Kadınlar, adamlar, çocuklar, ne kadar iriyse o kadar daha küstah, daha tavırlı, daha sert bir ifade yüzlerinde, gözlerinde. Kendine güvenle insancıllık, hoşluk veya efendilik birlikte olamıyor mu?
Greatest nation on earth!
YNP yollarında kenarda otlayan üç bizon, yolu geçen mini sincaplar, sağda solda rangerlar ilk milli park deneyimlerim. Cody Night Rodeo da ilk rodeom – derken, bayıldığım ifadelerden birini anmanın zamanı, nerden kaynaklandığını bulamasam da: “Hey, this ain’t my first rodeo!” Sıkı bir yağmur fırtınası sonrası başladığından mı, yoksa zaten olup olacağı bu mudur?! Bir avuç aragazla çalışan insan, toplam bir adet hotdog standında ve bir adet bira standında sıra bekleyip, sonra ellerini kalplerine koyarak buğulu gözlerle ve tüm güçleriyle mikrofondaki sunucuya eşlik ederek ABD’nin ne eşsiz bir yer olduğunu haykırıyor: Greatest nation on earth, our men and women serving to protect, freedom and rights, flag, duty, service, bla bla bla…
Tribünlerin takribi beşte birinin dolu olduğu Cody Night Rodeo, Amerikan bayrağının klasik giyimli bir cowgirl tarafından doludizgin arenada gezdirilmesi ve milli marşın okunmasıyla başladı, sen ben bizim oğlan takılan amatör rodeocuların at ve boğa sırtında tepişmeleriyle devam etti: bareback riding, steer wrestling, mutton busting, saddle bronc riding, breakaway roping, tie down roping, barrel racing, bull riding, kids bandana fetching, clown act… Aile eğlencesi olan gecede tabii çocuklara da hitap edilmeliydi: Bütün çocuklar arenaya çağrıldı, önce yerlere oturtulup kumlara yatırıldılar, sonra bir buzağının kuyruğuna bağlanmış bandanayı ilk kim kapıp getirecek yarışına giriştiler. Bu arada, hayatımda bu kadar çok sarışın mavi gözlü çocuğu bir arada görmediğimi söylemem gerek.
Evet, aile değerleri, cumhuriyetçilik, WASP’lık, tabii Trumpçılık: Buralar bunların merkezi. Yol kenarındaki bilbordda bir emlakçı reklamı: “God, family, country”. Vay anasını. Çoğu evin önünde Amerikan bayrağı dalgalanıyor, filmdeki mantık doğru mu acaba diye düşünüyorum: Bayrak asanlar Cumhuriyetçiler, yani evde silahları var, aman kızdırmayalım! Ana yolun kenarında, marketle eczane arasında ‘silah ve cephane’ dükkanı görünce de insan bir irkiliyor tabii.
Jackson ve Ennis gibi Cody’de de bir Silver Dollar Bar var. (Ennis’teki, bir adamın birkaç yıl önce cinnet geçirip birkaç kişiyi vurmasıyla ünlenmiş.) Fena değil, bar gibi bar, sahnede Amerikan müziği yapan üç adam, ağzına kadar dolu bir bardakla gelen Cabernet Sauvignon, cowgirller ve cowboylar ve cow-çocuklar…
İlk rodeo çuval, ikincisine de daha kaç gün var… O halde? Batı Amerika kırsalının keyfini çıkarmaya bakacağız. Ertesi gün yolumda Big Timber, Bozeman ve Ennis var, tipik kasabalar. Yer isimleri harika bütün bu civarlarda, hepsi doğa unsurlarından oluşuyor, içlerinde mutlaka beaver, elk, creek, bear, wolf, saddle var: Slippery Otter Bar, Beaver Creek Lodge, Sleeping Elk Canyon, Running Bear Pancake House…
Sonra eskinin “altına hücum” furyasında kurulan tarihi Virginia City ile Nevada City, güzel adlı West Yellowstone kasabası ile Wild West Yellowstone Rodeo (maalesef ilkinden çok farklı değil, rodeo hevesim biraz daha köreliyor) ve ardından uzun karlı kışlarda kayak yapmak üzere akan rafine Amerikalılar tarafından başka bir frekansa terfi ettirilmiş Driggs. Şu aşamaya kadar vahşi batı, rodeo ve kovboy kültürünün beklediğim özgünlüğü, yaygınlığı ve güzelliğiyle karşılaşamamış olmaktan kırgın, tüketimciliğin kayıtsız şartsız hakimiyeti karşısında şaşkınım…
Aman tanrım, her şey ama her şey daha fazla tüketmek üzere ayarlanmış, tek kriter bu: Mayonez şişesinin dev ağzından yangın hortumu gibi lavabo musluğuna, tek şerit yolun yüksek hız sınırından yemek tabağı boyutlarına, kartla ödeme sistemlerinin aşırı kolaylığından kısılamayan pasparlak ışıklara ve kısılamayan duş sularına, az kullanma seçeneği vermeyen tuvalet kağıdı rulosuna, birbirini destekleyip gerektiren ürünlere… Tek seçenek: daha fazla! Orada yaşayan arkadaşlarım bile sistemle bütünleşmişler, “Evden çıkarken ışıkları niye kapattın?!” diye çıkışıyor biri ötekine şaşkınlıkla… Hmm ben kapatmıştım? Burda kapatılmaz… Ee hani eko, yeşil, sürdürülebilir, doğal falan yaşam? Bir şeyin daha azını, daha küçüğünü falan sorduğumda tuhaf bakışlarla karşılaşıyorum hep: E daha fazlası var, niye daha azını istiyorsun?!
Iowa rocks!
Sadece tüketmek de değil konu, hiçbir şeyde orta karar yok burada: Kendine güven veya sağlam durmak, küstahlık ve umursamazlık olmak zorunda mı? İstediğini olma ve görünüşünden memnun olma özgürlüğü, 150 kilo ve sağlıksız ve tehditkar olma hakkı mı? Aile değerlerine taraftar olmanın tek göstergesi babalarına bekaret yemini vermek mi, veya özgürlük demek babasını bilmeyen ve kimseyi umursamayan çocuklar yetiştirmeye mi eşdeğer? Kanunla bir başkasının bedenine söz geçirmeye kalkmakla, umarsızca bedenini kötüye kullanmanın arası yok mu? İnsan hayatına saygı ile insanı moron yerine koyarak beynini kullandırmama arasında bir orta yol yok mu? “İyilik” sandığım (saydığım) şeylerin hep tüketime hizmet etmesi peki?
Veganlık, ekoloji, spor ve hareket, sağlık, enerji verimi, güvenli araçlar, kendinle mutlu olma, akıl sağlığı, kendine güven, bunlar bile hep safkan satış aletleri! Bir an seviniyorsun, ah, işte insan olmak ne değerli bir şey bu ülkede, önemseniyorum, umursanıyorum diye, sonra işte bu değer için neler neler alman, neler harcaman “gerektiğini” görüyorsun… Burada yaşayıp kendin olmak, sana kakalanan, pompalanan bunca şey arasında gönlünün gerçek rengini görebilmek çok zor. Ben bu olgunluğumda bile zorlanıyorum, markette veya dükkanda veya restoranda ölçüyü kaçırmamak için – burada çocuk büyütenlerin işi aman tanrım, çok zor!
Misal, lüks olmayıp orta sınıf vatandaşa hitap eden kiralık arabamın geri zekalılara hitap eden bazı girişimleri: tek tek koltuklardaki emniyet kemerleri gösteriliyor takılı mı değil mi diye, uzun far karanlıkta kendi yanıp gelen olunca sönüyor, kontak kapandığında “arka koltukta kimse var mı” diye kontrol sinyali veriyor, şerit koruma adlı özellik şerit çizgisine yaklaşırsan seni hop geri şerit ortasına itekliyor, yanından araç geçerken sağ ve sol aynalarda turuncu uyarı ışıkları yanıyor ki aman görmeyip de sollama yapmayasın, pencere aralıkken arabayı kilitlemeye kalkarsan alarm veriyor açık unuttun diye, ve en vahşisi: Tam punduna getirmiş sollama yapacaksın, öndeki araca yaklaşıyorsun, ekranda ışıklar yanıp sönüp sinyaller bağırmaya başlıyor, pre-collision alert, aman ha çarpacaksın diye! Deli olmak işten değil… Bırak kardeşim yola bakmak, penceremi kapamak falan benim işim olsun! (Üst segment araçlarda böyle özellikler -ve fazlası- olduğunu biliyorum tabii ama bu farklı, burada ortalama bir vatandaşa, “Bunlar olmazsa sen beceremezsin araba sürmeyi,” diyen veya “Sen güzel kafanı bunlarla yorma, sadece sorgulamadan tüket yeter,” diyen bir tavır söz konusu.)
Temmuz ve ağustos ayları, Amerikalıların aile gezilerinin ve yıllık buluşmalarının zamanı imiş, peki. Aile deyince aman çekirdek aile falan sanmayın, grupları duyuyorum görüyorum, 18 kişi, 14 kişi, 20 kişi, rezervasyonlar ve yer bulma çabaları içinde, üstlerinde özel basım “aile buluşması” tişörtleri, minibüsler minibüsler boy boy sarışın çocuklar… Batıda gezdiğim süre boyunca karşılaştığım ailelerin hepsi sarışın ve ezici çoğunluğu üç çocukluydu, ve 10 gün boyunca gördüğüm siyah insan sayılıdır. Seviyeye gelince, hemşehrileriyle karşılaşınca “Hurray Miami!” veya “Iowa rocks!” diye bağrınan Amerikalının Yozgatlıdan, Burdurludan farkı pek yok bence.
Gittiğim her yerde, her seyahatte deneyimimin iyi veya kötü olmasını belirleyen etken, insanlar. Burada, bu insanlar bana umut vermedi. Yozgatlılarla bir derdim yok (hatta af dilerim kendilerinden, örnek vermek adına mecburen kategorize ettim) ama bunca yılın, bunca başkanın, demokratının cumhuriyetçisinin, bu insanları eğitmek, ufuklarını açmak, din ve ırk körlüğünden çıkarmak için zerre çaba sarf etmediğini, gerçek medeniyete ilerletmek için zerre kadar uğraşmamış olduğunu gördüm ve bu beni üzdü, umudumu kırdı insanlığa dair.
Ve bu tüket, tüket, tüket kültürü, fabrika gibi her şeyin çalışması, herkesin akın akın aynı şeyleri alıp yiyip görüp alkışlayıp çöpe atıp aynı yolları gidip sadece planın bir parçası olmaktan öteye geç(e)memeleri… Çarklar dönüyor ve orda sana büyük yapay bir heyecanla hatır soran garsonun, tezgahtarın, resepsiyonistin gözünde sen aslında sadece para harcayacak bir çift elden ibaretsin. Kasada otuz saniyede yaptığın alışverişin ödemesi için karşına çıkan kredi kartı ekranı, ne kadar bahşiş bırakmak istediğini soruyor.
Evet Batı Amerika son derece vahşi, ama benim beklediğimden başka boyutlarda… Avrupa’nın edebine, görgüsüne, ölçülülüğüne, insani değerlerine kurban olayım! Her neyse, ne yapalım öyleyse öyle, ben de gitmiş, görmüş, deneyimlemiş oldum. Seyahatin, deneyimin kötüsü olmaz!
2 yaşında at sırtında
Hem rodeo deneyimlerim son günlerde biraz artıya geçti: İlk baştaki Jackson panayırı cumartesi akşamına kadar rölantide, Cody Night Rodeo sarışın mavi gözlüler kendilerini gaza getiriyor, Wild West Yellowstone içgüveysinden hallice… Neyse ki son günlerde önce Driggs’deki Teton Valley Rodeo çıktı karşıma; profesyonel, dolu, hareketli, gittiğine değen, sonra da Preston PRCA rodeosu, That Famous Preston Night Rodeo.
Gece rodeosu diye adına koyduklarına bakmayın, rodeoların hepsi akşam 7 veya 8’de başlıyor zaten, gündüzler fazla sıcak ve güneşli bu işler için. Preston civarından herkes buraya akmış gündüzden anlaşılan, bir kocaman fener alayı, bayrak balon şeker konfeti vb ile bayram havasında herkesin sokakta dizilip heyecanla izlediği, zaten tüm kasaba işe dahil, herkes selamlaşıyor, yollar kapatılmış, restoranlar ful çekiyor, vs. Panayırsa tam filmlerdeki gibi, rengarenk, bağrış çağrış, hareketli. O zamana kadar görmediğim zenginlikte yemek kamyonları, eğlenceler, atışlar, dönmedolaplar, en önemlisi tıklım tıklım dolu tribünler!
Kovboy kıyafetinde çocuklar, 2 yaş itibarıyla: Ne boylarda neler yapıyorlar, giyimleri, atları, ata bindiren babaları, kızların kovboy şapkası altında uçuşan sarı uzun saçları, parmaklar jean belinde, vb… Tabii bir özenme var ama bunlara değil de Nike giyip ruj sürmeye özenseler daha mı iyi ki? Adlar da bu klasik kovboy ortamıyla son derece uyumlu: Erkeklerde Brandon Casey Colby Cash Billy Dalton Hawk Smash Brock Riggin, kızlarda Jennifer Peggy Brooke Shawnee Amy Jessi Gracie Sierra… Bunları rodeo katılım listelerinden toparladım, bu arada. Genç kızlar, genç erkekler aynı derecede meraklı rodeoya ve kovboy kültürüne.
Hem ne olursa olsun mesela doğa hakkında bir sürü şey öğrendim bu seyahatte, ona minnettarım. Mesela Continental Divide: Her kıtada bir çizgi varmış, kabaca kuzeyden güneye doğru inen, batısındaki nehirler batıdaki, doğusunda kalanlarsa doğudaki denize yani okyanusa akarmış! YNP’taki Isa gölü ise iyice özel bir örnek: Gölün bir kenarı Atlantik’e, bir kenarı Pasifik’e doğru akıyor. “Calderra” volkanik patlama sonucu çöken ve yeniden yerleşen bölgelere denirmiş. Bizon bufalonun daha resmi adıymış ve bizonda da domuz gibi “iri tekler radikal hareketlerde bulunur”muş. Ayı çiftleştikten sonra kış uykusuna yatarmış, uyku sırasında, bedeni yeterince iyi besili ise gebelik oluşurmuş ve kış uykusu sırasında doğururmuş, zaten uykusu tamamen bilinçsiz bir uykudan çok inziva gibiymiş. İddialı sırt çantası markası “osprey” meğer kartalgillerden vahşi bir kuşmuş (birinin yuvasını teleskopla bulan rehberimiz bize anneyle iki yavrusunu gözlemleme fırsatı verdi). “Long pole pine” denilen çam hakikaten dümdüz uzayan gövdesiyle yerlilerin çadırlarını yaptıkları ana malzemeymiş; kozalağı 55-60 derece santigradlarda açılırmış yani rezerv tohumları yangın sonrası devreye girermiş, parkın üçte birinin yandığı dev 1988 yangını sonrasında hiçbir insan müdahalesi yapılmadan ormanın tekrar doğal büyümesi bu sayedeymiş. Hasılı milli parkta orman yangınları dahil herhangi bir orman oluşumuna hiçbir müdahale edilmezmiş, yollara veya çok az olan binalara tehlike yaratmadığı sürece. Yellowstone bölgesine 1995 yılında geri getirilen kurtların takıldığı ve inlerinin olduğu bölge belirliymiş çünkü tasmalarla takip edilmektelermiş…
Hem sonra küçük, tatlı sürprizler de oldu tabii bu genel olarak beklentimin altında kalan gezide: Misal tüm ihtişamıyla Teton dağlarını tanıdım. Tremonton gibi küçük, kendi halinde bir kasabada tatlı bir kafe buldum, kendine özgü, mütevazı ama yemesi içmesi mekanı her şeyi çok iyi, hem ilk defa insana tükettirme amacı taşımayan. Aynı kasabadaki yol kenarı motelde “Hey, y’all!” ve “Please hold your horses” tabelalarına gülümserken resepsiyon gececisinin Lost in Translation’daki Bill Murray şapşallığına içinden kahkaha attım. Birkaç yerde dağ yaratıcılığı, değişik sanatsal üretimler, eşsiz doğa fotoğrafları, taş ve cam sanatları, Anadolu’nunkilere çok benzeyen yerli kilimleri falan buldum. Bir örneği daha olmayan taş ve seramik eserler aldım. Sonra kırsal hayatın güzel, saygılı örneklerini gördüm, devasa sığır çiftlikleri içinde tek bir noktada, ahşap ve çevreyle uyumlu mesken binalar şeklinde. Amerika’nın en çok kar alan kış turizm merkezlerini tanımış oldum. Oldu yani küçük tatlılıklar.
Ve yedinci günde tanrı dinleniyor
Seyahatin son bir ilginçliği, Salt Lake City’de geçirdiğim gün oldu. Tamam, Mormonların burada toplandığını biliyordum, baskın mezheplerin baskısından bezerek kimselerin olmadığı ve o zaman ABD’ye de dahil olmayan Utah eyaletine yerleştiklerini ve bu şehri kurduklarını çok zaman önce… Ama bu kadar tüketim merkezli bir ülkede, pazar günü tapınaklar dışında hemen her yerin kapalı olacağı hiç aklımdan geçmemişti. Şehri aşırı sessiz ve sakin bulunca bir anda ampul yandı kafamda: Tabii ya, yedinci günde tanrı dinleniyor!
Yaklaşırken bilbordlarda karşıma çıkan İsa ve Tanrı reklamları da sonradan aklıma geldi, beni uyandırması gerekti diye! Aval aval ıssız sokaklarda dolaşırken, tapınaktan çıkan yüzlerce genç Mormonun arasında kaldım: Erkeklerin hepsi koyu renk pantalon, beyaz gömlek. Kadınların hepsi, kollu elbise veya etek. Biraz ürpertici, ama aynı düşünce başka şekilde yine aklıma düşüyor: Ben ne hakla, niçin onları kınayabilirim? Kişisel özgürlük adına yolunu kaybetmiş ve sadece tüketerek sağalacağına inanmış milyonlarca insan dünyayı ve kendi varlıklarını giderek çirkinleştirmekteyken, geleneksel değerlere bağlı kalmanın nesini küçük görmem mazur görülebilir ki?
* * *
Eh, temel ilkesi “düşünme, tüket!” olan bu ülke bir insanı ancak bu kadar düşünmeye sevk edebilir! Benim bu seferden aldığım da özet olarak insana ve insanlığa dair bu düşünceler, bu sorgulamalar olsun…
(8/2024)