Bir ikindi vakti gömsünler beni. Güneş zeytin dalları arasından alçalıyor olsun. Evlerde kadınlar akşam yemeği pişirmek üzere oflayarak pencere önlerinden kalkarken. Adamlar bahçelerde ezanı duyup, günün bitmesine hele şükür az kaldığını düşünürken.
Güzel bir ezan okunsun önce, herkes içten içe hayranlıkla ezanı dinlesin, normalde yüzünü buruşturanlar bile birbirine dönüp “Ne güzel okuyor, değil mi!” desin kısık sesle. Bizim İzmirli hoca köyde olur mu o zamana, kim bilir, olursa ne güzel olur, ödül kazanmış sesiyle ezanını okur. Öncesinde sala da verecek elbet, hoparlörden adımı seslenecek, seven, sevmeyen –var mıdır köyde?- duysun diye. “Hoca ‘Essalatu’ diyene kadar işimiz olacaktır, ancak ondan sonra biter iş!” der Gözlük Mehmet; “Essalatu”yla bitsin işlerim bir akşamüzeri.
Bugün gibi bir gün olur mu acaba? Ani, yumuşak “Allahüekber” duyulduğunda bugünkü gibi zeytin dalında olamam elbet, ama zeytin mevsimi olsa mesela, şansa bu kış gibi yumuşak bir mevsim olsa, herkes güneş altında zeytinde, bir yandan toplayıp, çırpıp, sıyırıp bir yandan beni konuşuyor olsalar. Öğlen paydosu vermezler o zaman, salayla paydos edip cenazeye gelirler, ertesi gün de telafi etmek üzere. İkindi, güneşin yumuşadığı, insancıllaştığı saat. Evdeyken akşama ne yeneceğini düşünme saati. Kışsa saat 2-3 civarı, yazsa saat 5, hatta 6.
Bir ikindi vakti gömsünler beni. Öğretmenlerime haber vermeyi ihmal etmesinler. Hepsine değil tabii ama vardır sevdiğim, saydığım, beni “Ah seni gidi başımın belası!” diye bir gülümsemeyle hatırlayanlar. İlk sevgilime de haber verilmeli, bakın buradan duyuruyorum, hepiniz boş verirseniz de haberi olmazsa hakkımı helal etmem… Ben olsam gelirim ama o gelir mi, gelebilir mi, bilemem. Meşgul adamdır. İşi gücü vardır, ailesi vardır – ama ben olsam gelirim, bana veda etmek için bir şeyler uyduruveremez mi, bir uçaklık yolu var, öğlen gelir, akşama evinde.
Evet, biraz yol yapacak cenazeye gelmek isteyenler, programlar bozulacak biraz. Belki bunu göze alabilenler, soluk almayı seçtiğim yerde bir gece olsun soluk almalık kalacaklar. Köyde güzel pansiyonlar var ha; pansiyoncuya adımı söylemeyi ihmal etmeyin… Akşam evimde toplansın gelenler, köye karşı, ister yaz olsun ister kış, bu hayatın, buradaki hayatın güzelliğini bir takdir etsinler, beni anmak işin bahanesi olsun.
Biliyorum ölüm size kötü gelir. Karamsarlık sayarsınız ölümü akla getirmeyi. Oysa ben bugün bir zeytin fidanına tırmanırken düşündüm ölümü, tüm hücrelerime nüfuz eden bir ezan dinlerken, ordan uçup gökyüzüne karışıverecek kadar mutlu ve hafifken. Yanımda güzel insanlar, elimde kara zeytinler, gözümde güneş parlarken – “my place in the sun.” Hayat bu kadar güzelken, güzel olduğu için, ve ancak bunun için ölümün dayanılır olduğunu düşündüm. Daha ne verebilir hayat bize? Ölüm düşüncesi bana ferahlıktır; “bir-ki-üç-tıp!” dermişçesine hayat o muhteşem anda donacak, öyle sonsuza dek duracakmış gibi. O yüzden –hepinizi irkilten- o lahit tablosu evimin tam ortasında kocaman asılı durur, ölümün gün gelip her şeyi (yaşamı!) olanca güzelliğiyle sonsuza dek muhafazaya alacağının işareti…
Tanımadık bir ölüme gereğinden fazla hayıflandığımda bir yakını dediydi, “Eh n’aparsın, vakti gelen gidecek!” diye. Değil mi efendim, vakti gelen gidecek. Vakit dediysek o da illa 80, 90 yaş değil ya; ne zamansa o zaman kabulümüz olacak. Belki bir saksıyla, belki bir deniz kazasıyla ya da yıldırımla gelecek, kim bilir… Kim bilecek, Allah bilir. Yaşlandım mı ne? Allahsız yapamıyorum artık! Gençken heyecanlıydık, kendimize güvenirdik tek. Şimdi sakinim, tek güvenilecek mercii kavramışım, benim için planladıklarını bekliyorum merakla.
Planlar kabulüm ya, illa ki bir ikindi vakti gömsünler beni… Aceleye getirmesinler, gelmek isteyen ayarlanıp gelebilsin bir veda etmeye, iyi düşünülsün, ne bileyim bayram seyransa, herkes uzaklardaysa bekleniversin birkaç gün. Öncesinde köyde güzel bir sala versinler, duyduk-duymadık demesin kimse. Sonra uzun bir ikindi ezanı. Camiden mezarlığa gelirken köy meydanında cenaze alayından ayrılıp kahveye seğirtenleri çok gördüm, yapan yapsın, canıma değsin diye de bir çay içsin, kime ne. Ama arkadaşlarım yanımda gelsin isterim doğrusu yolun sonuna kadar.
Hem bizim köyünki, romanlardaki gibi sevimli bir köy mezarlığıdır. Dev selviler, kovuklarında sincapların koşturduğu asırlık zeytinler, darmadağın mezarlar; kasvet falan yoktur bizim mezarlıkta. Mezar taşımın tepesine bir zeytin dalı da oysun isterim mermerci (Levent mi olur acaba bu mermerci? Ona yaptırsınlar da anlasınlar, evin mermerlerini yaptırana kadar neler çektim!), altına “BAKİ ALLAH” yazsın, Ören Mezarlığı’ndaki taşlarda olduğu gibi. Birileri elbette diyecektir, her halukarda, “Çok erken oldu, zamansız,” vs: Ona hatırlatsınlar, dünyada her şey Tanrı’nın işiymiş ama zamanlamadan şeytan sorumluymuş, diye…
Başsağlığına cevap hep aynıdır buralarda: Dostlar sağ olsun… Köy bilgeliğine inancımı yitirdim buralara yerleşeli ama bu cevap, bu yaklaşım hala beni etkiler: Gerçekten, şu dünyadaki sayılı günümüzde, günlerimizi varlıklarıyla zenginleştirenlerden başka insan ne ister? Geriye onlardan başka ne kalır? Dostlar sağ olsun! Sağ olun, sağ olun…
(ocak 2007)