İçeriğe geç

Öteki kıyılar

x1

Deniz! Deniz deniz kokuyor burası. “Aaah, bazı günler başka güzel oluyor,” diyor kaptan. Kaptan, sıfatının hakkını veren bir adam; herkesin “ucundan acık”, gibi gibi yaşadığı günlerde aynı hayatı, aynı günleri damardan, hakikatten yaşamayı seçmiş bir adam. Çeşme kıyılarında bir teknedeyiz. Kocaman, ahşap, yelkenli bir tekne. Yarış için değil, gezmek için hazırlanmış. Yarışmak değil tekne deyince anlaşılan çünkü, denizle birlikte gitmek, akmak, gezmek, başka yerlerde var olmak, başka dünyalara dalmak.

Gerçi şu an ola ola bir günümüz var başka dünyalara dalmak için, dolayısıyla bugünlük Çeşme yarımadasında var olacağımız var: Ama başka dünyaların ille okyanuslar ötesinde olması gerektiğini sanmayın… Çeşme sularında ıssız, küçük, geleni-geçeni olmayan bir koy var mesela. Yani bir sürü böyle koy vardır da, bizim gittiğimiz bir tanesi. Balıkçı barınağından çıktıktan sonra motoru kapatıp iki koca yelkenimizi açarak, teknenin kenarındaki usturmaçaları toplayıp burundaki kapağın altına atarak, çeşitli kalınlıklarda ve renklerdeki, çeşitli kilitlere ve makaralara bağlı ipleri toplayıp salarak kendimizi rüzgara verip gidiyoruz.

Yolda kaptan tayfaların, hele de hayatında ilk kez yelkenliye ayak basan bu satırların yazarının meraklı sorularını yanıtlıyor, hatta her fırsatta pratikte öğretiyor meseleleri: Tekne geometrisinden dolayı rüzgara doğru dönmeye çalışır, düz gitmek için hafif hafif rüzgarın tersine doğru dümen kırmak gerekir. Al sana dümen. Çok kırdın, topla. Bekle biraz, bu araba değil ki hemen yanıt versin, altında su var… Tayfalar dümen tutuyor, ipler çekiyor, ipler salıyor, kahve yapıyor.

Kahveyi nerde yapıyor deyince: Her şeyin bulunduğu bir mutfağımız var, büyüklüğü 1.5 metrekare. Eviye, buzdolapları, tabak dolapları, tezgah, dörtlü ocak, kettle ve daha neler neler. Mutfağın yanında U şeklinde kanepe ile yemek masası, karşıda da navigasyon masası. Bu masada da yok yok: Radar bağlantılı bir gösterge, tüm dünyanın detaylı hava-deniz durumlarını anlatan uydu bağlantılı hava raporcusu, yine tüm dünyanın detaylı deniz haritalarını ve bizim bulunduğumuz noktayı, rotamızı, hedefimizi vb gösteren interaktif alet… İhtiyaç duyabileceğimiz her türlü bilgi parmaklarımızın ucunda.

Ama şu anda bilgiye ihtiyacımız yok: Kaptan buralarda gözü kapalı gidebilir. Aslında kaptan çok yerde gözü kapalı gidebilir ama gitmiyor: Teknenin akıl almaz sistemlerle sabit rotada gidebilmesine, önüne bir engel çıkarsa onu baypaslayıp rotaya devam edebilmesine rağmen kaptan gözünü teknenin burnundan pek ayırmıyor. Nerelerden gelmiş, okyanuslar geçmiş adam; bir bildiği vardır elbet!

Ve işte Çeşme’de değil, dünyanın herhangi bir noktasında, herhangi bir kimsesiz koydayız. Sular şeffaf, çapamız, demirimiz görülüyor. Dümenden bakıyoruz kaç metre derinlikte olduğumuza, dümen de bir sürü bilgi veriyor bize. Sonra bir çofff sesi denize girme vakti olduğunu gösteriyor: Kaptan denizde. Koyun bakirliğine az sonra katılan balıkçı teknesi de huzurumuzu bozmuyor.

Soğanları hariç. Doğrusu yanımızdan yüzerek geçen soğan kabuklarını görünce balıkçılara fena bakışlar attım: ayak izlerimizden başka bir şey bırakmamamız gerek ya bence! Fakat öğlen yemeğimizden sonra, ömrünü tamamlamış bir tabak bamyanın –hem de saygıdeğer kaptanımız tarafından- denize boca edildiğini görünce bu sefer şaşkınlıkla durdum: Yağlı bamyalarla birlikte mi yüzecektik? Kaptan bana güldü, az dur hele gibisinden – ve nitekim o bamyalar göz açıp kapayana kadar bir grup balık tarafından silinip süprülmesin mi? Meğer yenebilir her şey yenir, tüketilirmiş denizde. Hele de güzelce pişmiş bamyalar!

İşte böylece bamyalar gitti, balıklar kaldı, biz yüzdük, şükrettik, şükrettik, teknemiz döndü durdu. Akşamüzerini tekneye dağılıp ayrı ayrı ama hep beraber birer dubleyle kutladık. Her yandan gelen çıngırtılarıyla keçiler bize eşlik etti, sürü sürü, renk renk keçiler, koyun bir yanından öte yanına bir saatte geçen, ses ses keçiler. Eğilip denizden su içerek, birbirlerini kovalayarak, yeşilleri talan ederek, birkaç saat sonra, gecenin karanlığında aynı yoldan geri dönmek üzere.

Sonra akşam oldu. Akşam, o sessiz, ıssız, karanlık koyda tüm ihtişamıyla, tüm hakkıyla sıkı bir akşam oldu. Yeni ay çıktı, yıldızlar çıktı, yeni ay battı, yıldızlar kaldı. Lisa adlı bir kadın bize şarkılar söyledi. Yıldızlar kaydı, denize battı, deniz şıpırdadı, koy ışıldadı.

Meğer Çeşme ne güzelmiş. Çeşme var, Çeşme var – neresinden ne bulduğun tabii önemli olan. Meğer yaşlanmak da işte böyleymiş: Yaşayarak “yaş”lanmak başkaymış, Şebnem Ferah’ın dediği gibi “eskimek” başka. Yaşlanmak, yani yaşamışlığına yaşamışlık katmak, yani hep artmak, yenilenmek. Sıralamayı doğru yapmak sanırım işin sırrı. Ne için, ne kadar, neyi göze alacağını, neyi feda edeceğini kavramak. Hepimizin bir sadakati var: Bazısının baba, eş, ağbi, bazısının deniz, yazı, bazısının köpek, aile. Sadakatlerimiz hayatı algılayışımızı belirleyen. Sadakatlerimizi bilmek şart, adam gibi yaşamak, adam gibi yaşlanmak için.

Bir fidancı, İzmir’in bir nahiyesinde. Güneşten kayış gibi olmuş teni, uzamış sakalları, ağzında yanan cigarasıyla, üstündeki partal tişört, ayağında lastik tokyolarla budadığı ağaçları gösteriyor: Fazlalığını attım, geriye bunlar kaldı. Ben Allah Allah diye kaşlarımı çatmışken ekliyor: Rodin demiş ya, “Taşı alıyorum, fazlalığını atıyorum, geriye heykel kalıyor,” diye. En sevdiğim anekdotlardan birini söyleyen adama şaşkınlıkla bakakalıyorum. “Sen bakma benim üstüme başıma, fakülte bitirdim ben,” diyor, “biliyor musun Rodin’i, heykeltıraş hani?” Sadakatle ilgili bir şey söylüyor bu olay bana, ama ne tam olarak? Ben öncelikle ve aslen kendime sadık olmak isterim hep. Böyle bir şey mi, fidancının durumu? Heykel, fidan, sanat, hayat, aslolan bunlar, benim sadakatim de onlara; şekillerle, beklentilerle, hırslarla işim yok, mu diyor…

İnce Kırmızı Hat’ta sorar anlatıcı, savaşmak zorunda bırakılan genç adamlar adına: “How do we get to those other shores?” – “O öteki kıyılara nasıl geçeriz?” diye. Bazıları geçiyor işte; öyle ya da böyle, hayatlarını geçirmek için o öteki kıyıları seçiyor. Denize, kendine, hayata sadık kalıyor.

Bazı hayatlar başka güzel oluyor!

(eylül 2006)

Kategori:Çok eski bir gündü...