Oldumolası koşa koşa gittiğimiz ve aklımız kalarak, gözyaşlarıyla döndüğümüz, Çalıkuşu romanında maarif yetkililerinin hasetle “Ah Evropa, Evropa!” dedikleri bu muydu? Şu an bize cazip gelecek hiçbir şeyi yok ki bu Evropa’nın, bir “schinken & kaese” dışında!
İlk kez 1980’lerde Avrupa’ya gitmiştim. Elbette çocuktum, genç kızdım, ve doğal olarak hemen her şey bende hayranlık duygusu uyandırıyordu –Freundin dergisi, Nina şarkıları, Miss Kitty, Fiorucci jeans, Mc Donalds, kutu kolalar, tiramisu, karidesli avokado, Milka çikolataları, Almanca hesap ödemek, “department store”lar, tramvay ve metro, taksimetreler, otelin sabah kahvaltısındaki sıcak ekmekler ve mis gibi kokan kahveler, şık giyimli, işlerine koşturan insanlar güruhu, güzel, parlak, yüksek binalar, geniş tertemiz otoyollar, hızlı arabalar, pırıl pırıl, kocaman havaalanları…
O zaman insan ne kadar net fark ederdi Avrupa ile Türkiye’nin farkını. O zaman ne kadar farklıydık. Ben hatırlıyorum, nereli olduğum her sorulduğunda utanarak söylediğimi (yuhalamayın lütfen, en azından itiraf ediyorum). Ve her söylediğimde karşılık olarak mutlaka bir şok geldiğini, “Ama… ama siz…” – cümlenin devamını hepimiz getirebiliriz çeşitli deneyimlerimizle, “siz barbar değil miydiniz?” “siz Arap alfabesiyle yazıyorsunuz değil mi?” sizde kızlar kara çarşaf giymiyor muydu?” “siz çölde çadırlarda yaşıyorsunuz, burda işiniz ne?” “sizi burda temizlik ve ayak işleri yapan Türklerden farklı gördük?” Utanırdım o zamanlar, sormasınlar diye dua ederdim, küçüktüm, özenirdim, onlar gibi “temiz / yeni / modern / zengin / Avrupalı” olmak isterdim. Şimdiyse fırsat yaratmaya çalışıyorum Türk olduğumu söylemek için: Bakın, Türküm ve sizin gibi “temiz / yeni / modern / zengin / Avrupalı”yım! Hatta, aramızda kalsın, çoğunuzu cebimden çıkarırım, ben ve öteki vatandaşlarım…
Geçtiğimiz günlerde Almanya, Belçika ve Lüksemburg’da biraz zaman geçirdim. İşte dedim ya, hiçbir şey eskisi gibi değil! Frankfurt havaalanı ne sefil bir yer, Allahım. Alman otoyolları nasıl dar, karmaşık. Kahveleri de pek güzel değil. Şehirleri, kasabaları hoş, temiz, düzenli, tarihi ama bir sonraki şehir, bir sonraki şehir hep aynı! Hem sokaklara dökülmüş lokantalar, kafeler yok, meydanlarda rengarenk dükkanlar, seyyar satıcılar, el işleri satan tezgâhlar, parklarda oynayan çocuklar, arabalardan dökülen müzikler yok.
Sonra Belçika. Brüksel, Antwerp, Bruge. Hadi dükkânları anladık diyelim, yahu kafeler kapanır mı saat 18’de! O saat kafe saatidir arkadaş, uyan da balığa çıkalım… Saat 18’den sonra ya evinde oturmak zorundasın, ya da bir lokantada bir masada yemek yemek. Ha, barlarda duman altında içki içme opsiyonun var bir de. Dükkânlardan zaten bilmediğimiz nerdeyse yok, hepsi var bizim diyarlarda. Olmayanlarsa aşırı pahalı veya aşırı kalitesiz, bizim Selçuk pazarında çok daha iyi bahar alışverişi yapabileceğime eminim. Başka? Hiç! Pahalı ve uyduruk otelimin sevimsiz kahvaltı salonundaki muhteşem jambonlarla peynirler dışında hiçbir şey yok cazip. Dönerken aldığıma sevindiğim, heyecanla paketini açtığım da tek bu jambonlarla peynirler. Çocukken ailece kaldığımız Alman otellerinde standart kahvaltıya ek olarak babamın illa ki istediği “schinken und kaese”. Yılbaşı sepetlerinde, esasında makbul olan ağır kokularıyla bizi mahveden…
Düşündüm tabii oralardayken de, dönerken de, onumuz daha iyi, şunumuz daha iyi, peki ama her şeyimiz mi daha iyi, bir fark var, olmalı elbet ama nerede? Çok uzun düşünmeye de gerek olmuyor tabii… Sıradan bir otobüs şoförü harika bir aksanla İngilizce konuşunca, trendeki sıkıcı kondüktörlük işini yapan kadın veya başka memleketten göçmüş taksici ikişer yabancı dille politika muhabbeti yapabilince, sokakta perişan, yoksul, aç, çöp karıştıran, dilenen, hırsızlıkla, dolandırıcılıkla iştigal eden insan sayısı asgaride olunca, boş gezen insan sayısı sıfıra yaklaşınca ortaya çıkıyor fark. Herkesin evi temiz yakıtlarla ısınıyor, herkes tertemiz toplu taşıma araçlarıyla işine gidiyor, herkes yabancı ülkelerde gezebiliyor. Misal, bir Belçikalı taksi şoförü memleketimizin en lüks tatil mekanlarından Fethiye Hillside veya Kiriş Tatil Köyü’ne gidebiliyor. Sosyal güvenlik, sağlık hizmetleri falan harika düzeyde.
Tuhaf bir durum var yani: Bazı açılardan evet, çok daha iyi, çok daha ileriyiz hatta Avrupalılardan. Ama ortalama refah seviyesi olarak kıyaslayamayacağımız bir açık söz konusu. Ne oldu? Neler oldu, nasıl oldu da 20-25 yılda da bu açık böylesine daraldı, bazı alanlardaki farklar tıpatıp dururken bazılarında Hasta Adam fark attı? Bunları düşünüyordum, yazıyordum, ama sanırım toparlayamayacağım, bu kadar geniş, köklü bir tahlili hem de kendimden başkalarıyla paylaşacak kadar kendime güvenle yazamayacağım anlaşıldı…
Sonuçta yazdığım kadarını, yani basit bir 2008 Avrupa-Türkiye gözlemini sade suya tirit haliyle paylaşmaya karar vermiş iken, bir de geçtiğimiz günlerde kafamı kurcalayan “Türkiye gidişatı” hakkında dikkatimi çekenleri bu konuya eklemlemek istedim. Çünkü bazen bir adım geriye atıp bulunduğumuz yere bakmak bambaşka manzaralar yaratabiliyor. Çünkü 25 sene evvelki halimizi hatırlayınca Türkiye’nin fena halde battığını, perperişan yalınayak başıkabak olduğunu, göz açıp kapayana kadar Afganistan veya Moritanya oluvereceğini düşünmenin biraz abartılı olduğu anlaşılıyor. Bence.
Türkiye nereye koşuyor?
Balmumcu’daki evimize 1979 senesinde taşındığımızda evin havuzlu olmasının yarattığı sansasyonu, şaşkınlığı, zenginlik imajını bugün size herhangi bir benzetme yaparak anlatamam. Evin müstakil olması, bahçesi, kurt köpeklerimiz, her birimizin kendi odası olması, hatta babamın televizyon başındaki yatar koltuğu, hepsi başlı başına birer sansasyondu. Hele de mutfaktaki mikrodalga fırın! Kaç kişiye ne olduğunu tek tek anlatmış, demo olarak bir şeyler ısıtarak böyle bir fırının gerçek olduğunu kanıtlamaya çalışmışızdır, kim bilir. Bugün bizim köyde Memet amcanın ankastre (“orkestra” diye dalga geçiyorlar) mutfağında da olan mikrodalga fırın.
Hatırlar mısınız, 1980’lerde ülkeleri kıyaslayan kalkınma endekslerinden bazılarında buzdolabı, televizyon, otomobil sahibi olanların oranı yer alırdı, biz nerelerde yer alırdık kim bilir. Şimdi LCD veya plazma veya benim bilemediğim en son teknoloji televizyondan aşağısına “ilk fırsatta değiştirilecek ürün” gözüyle bakılıyor memur evlerinde bile – benim irice tüplü televizyonum mesela ayan beyan “bir yanlışlık” olarak değerlendiriliyor.
Bir tıkla istediğimiz şirkete, gazeteye, bankaya, devlet dairesine, arkadaşımıza, seyahat acentesine ulaşamazsak isyan ediyoruz bugünlerde. Ne güzel. Evde telefon çaldığında (o kadar nadir, imrenilen bir durumdu ki!) “ben açıcam, ben açıcam” diye kavga ederek koşturduğu günleri hatırlayan kardeşler yok mu aramızda? Başka şehirdeki anneanneyle iki dakika kadar cızırtılı ve kesintili konuşmak için o akşamı ayırıp telefon yazdırdığımızı? Ya televizyonda ne varsa ekrana yapışıp hep beraber, ailecek, hatta misafirliğe gelen komşularla keyifle izlediğimizi, radyo saatlerini takip ettiğimizi? Şimdi aynı saatlerde bir sürü güzel film veya program var diye sinir oluyor, tüm zamanımızı da versek medyayı takip edemiyoruz bir türlü.
Telefonum çekmiyordu mazereti bile, yakın geçmişten olmasına karşın, tarihe karıştı: Artık cep telefonlarının çekmediği yer belki yerin yedi kat dibi. Hem haritadaki yerini bile kolay kolay bulamadığımız Liberya’da dahi tıkır tıkır işleyen GSM operatörlerimiz var, gurur duymamız gereken.
Tren, vapur, hele otobüs tarifeleri birer espri kaynağıydı, şimdi –siz özel araçlarınızda ne kadar farkındasınız bilemem ama- toplu taşıma araçları illa ki vaktinde geliyor. THY ile seyahat etmek nasıl bir kabustu, hatırlıyor musunuz? Şimdi uluslararası havayolları arasında dahi ilk tercihimiz o, Avrupa’nın en modern, en geniş, en iyi havayollarından. Yine yakın geçmişte internet bankacılığı ne kadar kısıtlıydı, yapılabilen işlemler, saatler, kullanılabilecek bankalar; şimdi her zaman, hemen her türlü işlem yapılabiliyor internet üzerinden güvenle. TEDAŞ, Telekom, SSK, vergi daireleri ve diğer devlet dairelerinde vatandaşlık, pasaport, ödeme, bilgi edinme vb tüm işlemler nasıl bir düzenle, hızla, sorunsuzca yapılıyor, eski halini hatırlamıyor da şimdiki bir iki ufak soruna veryansın ediyoruz…
Trafik polisleri hiç kolay kolay rüşvet almıyor artık, esnaf büyük çoğunlukla talep edilmeden fiş kesiyor. Rüşvetin eski halini hatırlıyorum, sonra bugün devlet dairelerinin, gümrüklerin nasıl tıkır tıkır işlediğini düşünüyorum. Eski araçların trafikten çekilmesine gözlerim yaşarıyor. Hele de sigara yasağına – bizim Selçuk’ta bile bir kahvede esas bölümün sigara içilmez yapılıp tiryakilere derme çatma bir yer inşa edilmesine ne dersiniz? Posta makul bir düzende işlediği gibi çok hesaplı kargo ve kurye hizmetleriyle her türlü ürünü her yere bir, iki günde gönderebiliyoruz. Her biri diğerinden şık, temiz, ferah, uygar havaalanlarımız, dev marketlerimiz, artık adını hatırlamadığımız miktarda AVM’lerimiz, özel üniversitelerimiz var. Sekiz yıllık eğitim mecburi, sınavlar azaltıldı ve rekabet sistemi senelere yayıldı, okul kitapları ise artık ücretsiz.
Benim 1998’de canhıraş toparlamaya, aralarında bilgi ağı oluşturmaya çalıştığım darmaduman sivil toplum hayatı modern şirketler gibi düzgün ve düzenli (ve akıllıca) gelişti, yaygınlaştı, etkinleşti. Yakın geçmişte arkadaşımın çevrimiçi sanat işine soyunması radikal bir girişim olarak değerlendirilirken şimdi sanat dünyası hem çevrimiçi, hem modern müzelerin, galerilerin, festivallerin yaratıcı rekabetiyle çiçek açmakta. Basın özgürlüğü endeksi şimdiye kadarki en iyi seviyede. GSMH, kişi başına milli gelir, doğrudan yabancı yatırım, BMKÖ’nün insani gelişme endeksi de öyle. Enflasyondan ise hiç bahsetmiyorum bile, milyon liraların hâlâ dilimizden uzaklaşamaması bol sıfırlı yılların ne kadar uzun sürdüğünün göstergesi değil mi?
Festivallere gelen sanatçılar eskiden rüyamızda bile göremeyeceğimiz cinsten, artık öyle sık geliyorlar ki bazen “aman, biraz nezle gibiyim, bir dahaki sefere giderim,” deme lüksüne bile sahibiz! Dünya çapında sanatçıların, grupların turne programları içinde illa İstanbul ve hatta başka şehirlerimiz var. Sadece İstanbul’da, Ankara’da gelişmiyor sanat hayatı, sanat festivalleri Anadolu’ya yayılıyor, Eskişehir, Afyon, Adıyaman, Çorum, Sinop gibi illerde halk uluslararası sanatçılardan beslenme imkanı elde ediyor. Ha, bu arada, Avrupa ülkeleri arasında sayıldığımız için “Eurail pass” alamıyoruz, bilginize.
Türkiye saygın dünya medyasında sık sık harika bir turistik destinasyon olarak boy gösteriyor şahane fotoğraflar ve eşsiz mekanlarla. Dünyanın en iyi otelleri, en pahalı tatlıları, görülecek acayip yerleri vb listelerde birkaç Türkiyeli olmaması artık söz konusu değil. Hava tahminlerimiz dahi tutuyor! Ben lisedeyken yaşadığımız onca perişan kış haftasını, birçok yakınımızı öldüren sıcak ve nem dalgalarını hatırlarsak “yarın öğledensonra bastıracak kar yağışının” bilinmesinin gelişmişliğini takdir edebilirsiniz. Ve nihayet, çok şey ifade eden uluslararası Wallpaper dergisinde çıkıyoruz, hem de sık sık, bir sürü tasarımcımız, dükkânımız, şirketimiz, binamızla!
Elbette çok kötü şeyler de var olan biten. Bir kere bu yazdığım örneklerin her birinin aksini gösteren örnekler de var. Ama bu istisnalar, bu örneklerin olumluluğunu çürütmüyor, geçerli olan hem çoğunluktur, hem de buradaki nokta eskiye kıyasla gelinen noktadır. Sonra çok başka çok kötü şeyler de oluyor: İşsizlik, dış borç, yerli sermayenin perişanlığı ve yabancı sermayenin “üstün”lüğü, milli gelirde savunmanın payının yüksekliği ve eğitim ve sağlığın payının düşüklüğü, siyasal kadrolaşma, sosyal patlama potansiyeli, hukuk sisteminin çürümüşlüğü, köktendincilik tehlikesi, cinsel ayrımcılık ve kadınların ezilmesi, ülkenin doğusuyla batısı arasındaki derin uçurum, her yönüyle (yani hem paranoyasını yapanlar, hem müridi olanlar açısından) Fethullah Gülen sendromu, hâlâ capcanlı duran Kürt sorunu, daha neler neler…
Ben sosyal sorunlara, bire bir gördüğüm, yaşadığım şeylerle tanık olduğum konulara takılırım, o yüzden işsizliğin –ki hangi dönemde Türkiye’de ciddi bir sorun olmadığını rakamlarla gösterecek olan varsa çok sevinirim- üzerinde durmak yerine bir memleket örneği olarak “kara ninjaları kokuyor diye arabasından atan” taksi şoföründen bahsetmek istiyorum. Etiler’den, 40 yıllık taksi durağı Doğan Taksi’den gelen arabaya bindim. Biraz “Siz daha kısa pantalonlaydınız…” muhabbetinden sonra yaşlıca, efendi görünümlü şoför “Bunca yıllık taksi şoförüyüm, geçen gün ilk defa bir müşteriyi arabamdan attım,” dedi. Ve anlatmaya başladı:
“Şu kara ninjalar var ya, onlardan ikisi sıradan arabama bindi. (Ben bu arada Nijeryalıları falan kastediyor diye düşünüyor ve sormuyorum ne demek istediğini…) Ben de biraz gittim, sonra ‘çok pis kokuyorsunuz, bir bayana yakışıyor mu hiç, bu ne pislik, inin arabamdan!’ deyip attım. Nasıl, iyi yapmış mıyım?!” “Valla ne kadar koktuklarına bağlı,” dedim… “Yok canım ne kokması, kokmuyorlardı, bahane uydurdum ben.” “Peki Türkçe anlıyorlar mıydı ki?” “Sen anlamadın beni abla,” dedi burada, “kara çarşaflılardı diyorum.” Vay vay vay vay halime… Kırk yıllık taksi şoförü, yıllar içinde her türlü insanla muhatap olma şansını yakalayan o bilgelik potansiyelli insan, sadece ve sadece çarşaf giydikleri için tanımadığı iki kadına hakaret etme, onları aşağılama, mağdur etme ve şikayet etme hakkına sahip görüyor kendini. Bir de (giyiminden ve semtinden “modern”, yani “yandaş” olarak algıladığı) bir başka kadına böbürlenerek, övgü bekleyerek bunu anlatma hakkına. Vay vay ki ne vay vay…
İşte bu bölünme en kötüsü, memlekette olan bitenler arasında. Ve bu günbegün yaşadığımız politik kısırlık, hadımlık, kabızlık, bir muhalefete sahip olamamak en acısı. İktidarlar her zaman eleştirilir, eleştirilmelidir de, her zaman daha fazlası istenmelidir, muhalefet de ciddi bir tehdit olarak bunu sağlar. Bu muhalefetin yokluğu işte geleceğe yönelik en büyük tehdit, en başta gelen kötü şey! Muhalefetin yokluğundan vatandaşın böyle kamplaşarak savaşmak zorunda hissetmesi kendini.
Diyorum bence…
(mart 2008)