9 günlük bir Doğu Anadolu turu insanın ruhunu, zihnini ve bedenini ne kadar zenginleştirebilir? Cevap veriyorum: en az bir Afrika gezisi kadar!
Doğuya Afrika muamelesi yapmıyorum. Demek istediğim, benim için en az o derecede ilgi çekici, cazip, egzotik, merak uyandırıcı bir yerdi Doğu Anadolu. Ve neticede en az bir Afrika gezisi kadar besleyici, öğretici, zenginleştirici bir seyahat yaşadım. Söz konusu olan kendi ülkem olduğundan tabii ki daha da iyi etmiş oldum, bunca zaman yabancı kaldığım kendi toprağımı, kendi insanımı tanıdığıma.
“Onlar ki toprakta karınca
suda balık
havada kuş kadar çokturlar,
korkak
cesur
cahil
hâkim
ve çocukturlar,
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
destanımızda yalnız onların maceraları vardır.”
Maceramız Erzurum’da başladı. (…)
Erzurum’un kuzeyi, Karadeniz. Aramızda bir sıra dağlar var, o kadar. Buraların bir zamanki hakimi Gürcüler de kiliselerine, manastırlarına dağları mesken bellediklerinden muhteşem korunmuş Gürcü kiliseleriyle dolu Erzurum’un kuzeyindeki dağ yamaçları, dağ köyleri. Her yerde sular, nehirler çağıl çağıl, Aras’a doğru akıyor her biri inceli kalınlı. Üstleri çeşit çeşit köprü dolu, eskisi, yenisi, tahtası, teli. Tortum şelaleleri, hiç beklemediğim gibi: hakikaten büyük, coşkun, sesinden kendini duymadığın bir enerji patlaması. Mevsim bahar ya – yani haziran ortası, oraya bahar demekmiş anlaşılan – rengarenk yabani çiçeklerle dolu dağlar, yamaçlar. Dağların tepeleriyse karlı daha!
En güzel kiliselerden Öşvank ve Haho, birer köyün içinde. Köyler güzel, bildiğimiz köy işte. Erzurum köyünün Ege köyünden temel bir farkı yok: Meydanlarında çocuklar, yaşlılar, meraklı gözlerle etraf süzen işsiz güçsüz adamlar var. Dağlarında dağ keçileri ve yaban domuzları var, kaçak avlanan köylüleri var. Turistleri zevk için para dağıtan insanlar sayıp paçalarına yapışan çocuklar var. Tandır ocağında haftalık ekmeğini pişiren, bu arada kokuyu takip eden grubumuza yakalanıp mecburen pozlar veren, muhteşem ekmeklerini tereddütsüz bize ikram eden Anadolu insanı var.
“…
Eşkiyalar gecenin yangınını izliyor uzakta
Kargapazarı dağlarını dolanan yaşlı ve öfkeli bir otobüsteyim
Jandarma daima nesirde kalacaktır
Eşkiyalar silahlarını çapraz astıkça türkülerine
Ve bu dağlar böyle eşkiya güzelliği taşıdıkça
…”
Kars’a doğru yola çıktığımızda, önce Cemal Süreya’nın aklıma kazıdığı Kargapazarı dağlarının güneyinden geçiyoruz. Burada olduğuma inanamıyorum. En az 15, 20 yıldır buralara gelmek isterken kendimi bir anda burada bulduğuma, hayal bile edemeyeceğim kadar bana göre bir programla: bol doğalı, bol karayollu, görgülü ve uyumlu bir grupla, üstüne de bilgili bir arkadaşla… Yine dağlar, dereler, sonra çamlar, gözalabildiğine çamlar: Sarıkamış. Erzurum’da Karslı taksi şoförü söylemişti zaten, Sarıkamış’a gelirken çamları göreceksiniz diye. Bir de yol üzerinde Sarıkamış anıtını görüyoruz, fena oluyoruz, içimiz eziliyor, bu dağlarda doksan bin parça halinde donarak ölen büyük Türk birliği hayalini inanmazlıkla, acıyla anıyoruz.
Kars kalesi de olmasa…
“…
Kars’tayım bu ne biçim Kars bir kenarda
Pekala yalçınlık iddiasında bulunabilecek bir tepenin
üstünde Kars kalesi yükseliyor
Gökyüzünü Ankara kalesine göre daha soyut
Ve daha elverişli bir şekilde
Hırpalayan bu kale de olmasa
N’olacak bakalım hırpalayan bu kale de olmasa
Kuşkusuz artacak yalnızlığım sevgili çocuk
Biliyorsun ben hangi şehirdeysem
Yalnızlığın başkenti orası
Bir de yine sevgili çocuk
Biliyorsun kişi tutkularıyla
Yalnızlığını adlandırıyor o kadar
…”
İşte geldim Cemal Süreya, Kargapazarı dağlarını dolandım, Kars kalesine tırmandım, tepeden Rusların Anadolu’da inşa ettiği düzgün, planlı şehri, alçak binalarını ve hamamlarını, karşıda Ermenistan dağlarını izledim. Kars’ın içinde başıboş gezindim, kiraz aldım, lokanta arandım. Gezinen gençleri, çalışan kadınları, öğrencileri, DVD dükkanlarını, süpermarketleri, kafeleri ve sinema salonlarını, güzel binalardaki resmi daireleri ve şık kebapçıları, Prof. Metin Sözen Caddesi’ni ve Mimar Oktay Ekinci Caddesi’ni, modern, aydınlık, temiz, şehirli, bayağı bildiğimiz anlamda “Batılı” halkını izledim. Kars çok güzel, çok medeni. Kars insanı çağdaş, pırıl pırıl. Bundan böyle Kars’ın gönlümde apayrı bir yeri var.
Ha, bir de kazların! Kars demek, kaz demek çünkü. Kazlar, Gürcülerden kalmış bir gelenek olarak, Kars insanının bir parçası. Evlerde, bahçelerde hep kaz besleniyor, en özel yemek kışları yapılan kaz çevirme, hatta “işkembe ve kaz çevirme salonları” var. Otelimizin karşısında gururla dikilen kaz heykelinin yanı sıra duvarlar kaz temalı yağlıboya tablolarla dolu. Bir de müthiş çeşitlilikte yabani kuş fotoğraflarıyla: Erzurum’dan buraya, kuzeydeki Erzurum köyleri dahil, Ani ve güneyde Doğubayazıt’a kadar her yerde birbirinden güzel, rengarenk ve değişik kuşlar. Tam kuş gözlem turu yapmalık bir rota. (…)
Ağrı Dağı efsanesi
Kars’tan güneye, Doğubayazıt’a doğru gidiyoruz. Yollar düzgün, etraf temiz, dağlar her yerde. Yolda Digor’u geçiyoruz, Digor yeşil, yalnız. Tuzluca’ya gelirken birkaç jandarma trafik aracı görüyoruz. Sınıra en yakın yol ayrımı olan Tuzluca – Erzurum sapağında ilk kez bir jandarma noktasıyla karşılaşıyoruz: Zırhlı araçlar, askeri barakalar, “no photo!” işaretleri. Yine kanyonun ötesi Ermenistan. Az aşağıda Iğdır’a gelirken düzgün asfalt yolumuz, duble ayrılmış yol haline dönüyor, iklimse Akdeniz’e. Erzurum ve Kars’ta akşamlarımız serinceydi, giderek ısınıyoruz. (…)
İshak Paşa Sarayı beklediğim kadar şahane bir yapı: Taşları, işçilikleri, süslü duvarlı ziyafet salonu, kütüphanesi, koca sarayda duvarlarda sıcak su dolaştıran kalorifer sistemiyle. Karşısında Urartu yerleşkesinden kalanlar, dağ yamaçlarıyla birleşmiş kale duvarları. Güzel korunmuş, muhtemelen nüfusun azlığından sağ salim kalmış eserler. İnsan yukardaki dağların arasından, Acem topraklarından gelen atlı develi konvoyları, sarayı gördüklerindeki sevinçlerini hayal etmekten kendini alamıyor. Saraydan sonraki ziyaretimiz Doğubayazıt’ın merkezinde, bulduğumuza şükrettiğimiz efendi bir lokantaya; ordan da 200 kilometre ötedeki Van’a.
“…
İşte çocukluğumdan beri içimde bir önsezi olduğunu
Bunun bir gün birine rastlamak gibi bir şey olduğunu
Belki de bir günler bunun için Aydın’da bulunduğumu
Zaten nedense hep bir şehirden bir şehre yolcu olduğumu
İşte eflatun kakalı çocuklar olduğunu Kütahya’da
Ankara’da dokunak Yozgat’ta becerik olduğunu
Van’da güreşçi develer gibi süslediklerini kamyonları
İstanbul’da minarelerin lirik olduğunu köprülerinse dialektik
Acemi bir bulut bozuyor bütün görüntüyü eski bir şarkı gibi
…”
Van da merakla, heyecanla beklediğim yerlerden biri, hiçbir şey değilse Cemal Süreya’nın merakını çekmiş olması hasebiyle. Önce Van yolunda Çaldıran yakınında bir dere kenarında çamaşır yıkayanları görünce durduk, Amerikalılarımız halkımızla kaynaşma fırsatı bulsun diye. Tabii biz de kaynaştık: Güzel çekik gözlü, parlak saçlı Kürt kızlarının ikisinin de okula gittiğini ve karnelerinin pekiyi olduğunu öğrendik, çektiğimiz fotoğrafları göndermek için adres sorduğumuzda da bütün ailenin adres diye bir şey bilmediğini! İçlerindeki erkek adını soyadını söyleyip, “Çaldıran diye gönderirseniz gelir,” dedi. Galiba arkadaşım zar zor bir de mahalle adı almayı başardı sonunda… (…)
Van: kahvaltısı, gölü, dağları…
Sabahın saçma bir erken saatinde çalar saatlerimiz uyandırıyor. Bu saçma saatte isteyerek neden kalkar insan? Van kahvaltısı için! Yemeden, olur mu böyle saçmalık, ola ola bir kahvaltı, derdim ama öyle bildiğiniz gibi bir şey değil… Yediğimiz içtiğimiz sofra hikayelerine kalsın: Ben Vanlıların efendiliğinden, servisi, sunumu nasıl İstanbul’daki birçok yerden daha iyi becerdiklerinden bahsedeyim. Sabahın 7’si civarında güler yüzle kahvaltılarını sunup üstüne bir de beğenilmesinden mutlu olduklarından. Yataktan jiletle kazınmamız gerekmesini hiç kaale almayarak ertesi sabah tekrar gelmeye karar vermemizden. (…)
Van çok güzel. Ben göl sevmem, gölden rahatsız olurum hatta, ama bu göl, göl gibi değil öncelikle! Enginliğinden ziyade parlak turkuazıyla sanki Kekova denizi, Ölüdeniz gibi bir şey. Arkasında Nemrut ve Süphan dağlarının karlı zirveleri zaman zaman sisin arasından gözüküyor, alt kenarı sıradağlarla kaplı, yemyeşil. Şehir bildiğimiz düzgün bir şehir, sinemaları, tiyatroları var, üniversitesi, sokaklarda gezen uzun saçlı delikanlıları ve kız arkadaşları var, bowling salonları, internet kafeleri var. Yollar çift şerit asfalt, ışıklandırmalı. Göl kenarı tesislerle dolu, lokantalar, halı sahalar, tramplenler.
Pırıl pırıl doğu
Sadece Van ve göl kenarı değil, Ta Kars’tan buraya kadar, ve burdan Diyarbakır’a kadar yollarda hiçbir şey görmeden ilerlediğimiz 3 – 5 dakika olmadı: Her yer kız meslek lisesi, öğretmen lisesi, yurt, öğrenci pansiyonu, fen lisesi, kapalı spor salonu, açık spor sahası, fabrikalar, depolar, sanayi tesisleri, parklar, lokantalar, dinlenme tesisleri, oteller, hastaneler, kamu kuruluşları… Mobese kameraları da eksik değil, AVM’ler de. Gördüğümüz çocukların hepsinin ayakkabıları ve temiz giysileri, hatta bisikletleri var, hepsi okula gidiyor ve çevrelerinin tarihini biliyor. Arabalar da eski püskü değil, oteller, binalar da. Hayvanlar, ekinler, tarlalar, sulama sistemleri, su var. Gençler pırıl pırıl, bildiğimiz her yerlerdeki gibi. (…)
Ahlat kuzeyindeki Malazgirt’e epey yakın, dolayısıyla ciddi güzel Selçuklu mezarlığı ve kümbet kalıntıları var. Mezarlığın yanında bir müzeciği bile var, özgün hediyelik eşyalar, el işi yazmalar satan bir kiosku da. Genç bir kız İngilizce konuşarak yanaşıyor, bizim Amerikalılara yönlendiriyorum: İngilizce pratik yapmak isteyen bir öğretmenmiş, Batı’dan, zorunlu hizmette – ama gülümsemesi zorunlu değil. Etrafında öğrencileri, bazısı dalga geçiyor, biri gelip okuduğum kitaba bakıyor, Sabahattin Ali’yi bilmesine seviniyorum. Çocuklar, gençler mutlu.
Ve Ahlat turundan sonra hedef, Diyarbakır. Yol uzun. Tatvan’dan hemen sonra Bitlis geliyor. Gezinin tamamında olumlu olarak şaşırmışken, burda şaşkınlıktan kalakalıyorum… Yani kimseyi gücendirmek istemem ama o ne öyle ya? Bitlis’e kim şehir demiş, böyle bir şehir olabilir mi? Kuzeyden girince sağımızda dik bir yar, yarın üstünde kurulu bir kale, kale kalıntılarının dibinde de Bitlis. Bu kadar. Burası Bitlis mi, diyene kadar bitti Bitlis, çıktık gittik içinden. Beş minare bile göremedim valla: Olsun olsun toplam üç minare olsun! Ah zavallı Bitlis, yeşil ama izbe, köy gibi küçük, karanlık Bitlis… (…)
İklim değişir, Akdeniz olur…
Atatürk Barajı’na yaklaşırken bitki örtüsü elle tutulur şekilde değişmeye başladı: incirler, zeytinler, karşıya geçip Adıyaman sınırlarına girince üzüm ve tütün. Anlayacağınız iklim oldu Akdeniz! Su olduktan sonra neler oluyor neler, görüyoruz… Biraz yeşil, biraz zeytin gözlerimize iyi geliyor vallahi, özlemişiz. Atatürk Barajı devasa, buraların kupkuru kaderini nasıl değiştirmiş olduğunu tahmin edebiliyoruz. Ve manzarası da çok güzel: aynı haritada görüldüğü şekilde dantel gibi görünüyor uzaktan, yeşillerin arasına serpilmiş bir mavilik.
Kahta zaten avuç içi kadar olduğundan otelimize yerleşip yandaki lokantada karnımızı doyurmamız, sonra ayarlanan minibüslerle Nemrut Dağı’na doğru yola çıkmamız beş dakika kadar sürüyor. Uzaktan dağın zirvesini gösteriyorlar, tepeden el kadar taşlar dökülerek oluşturulmuş gibi, düzgün ve simetrik bir zirve. Ama bu nasıl bir uzaklık?! Aramızda dağlar, dağlar var… Hem de bu külüstür minibüslerle! Herhalde yarın akşama orda oluruz…
Dedik ama uzaktan böyle gözüküyor işte dağlar, iki saat sürmedi kralların dağında, Kommagene Krallığı’nın anıtmezarındaydık. Arabalarla gelinebilen yere kadar geldik, tırmanma faslına geldi iş. Bir sürü eli ayağı tutan Türk orda mızmızlanırken bizim veteran Amerikalılar gık demeden tıkır tıkır çıkmaya başladılar ya, ellerini öpesim geldi! Gruptan iki kişi eşek sırtında çıkmayı (yoksa katır mıydı?) tercih ettiler (eşekçiler de ayrı alem, yukarda müşteri bırakmış inen bir tanesi “Taksiii!” diye sesleniyordu biz tırmananlara), kalanımız hofur pofur çıktık. (…)
Malabadi Köprüsü, On Gözlü Köprü ve diğerleri
Doğuda karşılaştığım insanların ufak tefek hikayelerini de yazmak istiyordum, ama bu yazı o kadar uzun oldu ki… Ahlatlı Rafet’in Selçuklu mezarlarının tarihçesini anlatmasını ve harçlık istemesini (ve çocukların para istemesinden çok sıkılmış olan benden dinlediği nutuğu!), otelin önünde mendil satan, doktorluğu seven ama “herkes memleketinde iyi” diyen Diyarbakırlı güleryüzlü Ramazan’ı, rehber arkadaşım bize yol gösterdiği için 10 TL verip ciklet aldığında para üstünü vermeye kalkmasını, Kürtçe konuşmadığında kendisine posta konduğunu bizle paylaşan geçici kaptan Mehmet’i ve Adıyamanlı meşhur Şeyh Seyda’nın bir zaman müridi olan kardeşiyle bizi telefonda konuşturmasını, derede çamaşır yıkayan ama karneleri pekiyi olan Çaldıranlı, çekik yeşil gözlü kızkardeşler Kader ve Elif’i. Bunları artık herkes kendi yaşayacak. (…)
Tortum şelalesi kenarında semaverle çay yapan, keklerini içtenlikle ve ısrarla bizim gruba sunan vatandaşlarımı, Haho civarındaki tek tesiste dere kenarında çimler üstünde şahane bir tereyağda alabalık ve haşlanmış patates yediğimizi, Erzurum’da cağ kebabı salonu ziyaretini kaçırdığımı, Kars’a ise piti ve kaz çevirme yemek için tekrar gitmem gerektiğini, ama Doğubayazıt’ta 400 gram löp etten yapılan Abdigör köfteye bayıldığımı, Van kahvaltısının zaten kalkıp oraya gitmek için yeterli sebep olduğunu, bütün Doğu’da bir kez bile çayımı açık istemek zorunda kalmadığımı, arada bir sıradan bir otel açık büfesinde ne şahane baklavalara rastladığımızı ve ayrıca bütün Doğu’da et yemekten sistemimin kendini şaşırdığını, yine yazmayı iptal ettiğim sofra hikayelerine saklamıştım.
Erzurum’da “oltu taşından tesbih” heykeliyle poz verdiğimi, yol boyu aralarında Malabadi Köprüsü de bulunan ne kadar güzel, farklı köprüler gördüğümüzü, her gördüğüm yeri beklediğimden daha zengin, daha müreffeh, daha gelişmiş bulduğumu, Ahlat’taki kümbetin yanında çiçekli kocaman bir mürver çalısı bulduğumu, Diyarbakır’ın meşhur On Gözlü Köprü’sünün gerçekten on gözü olduğunu, Van’dan güneye ana dilin Kürtçe olduğunu, afişlerde, vitrinlerde, sokak tabelalarında, resmi işaretlerde Kürtçe’nin rahatça kullanıldığını, bunca yıl burda yaşadıktan sonra insan havsalasının hâlâ bu kadar tarihi zenginliğin tek bir toprakta buluşmasını alamadığını, Nemrut’tan Atatürk Barajı’nın inanılmaz gözüktüğünü, ve kim bilir daha neler neleri anlatmaya da sayfalar ve sabırlar yetmez… (…)
(Haziran 2010)