İçeriğe geç

Taşların fısıldaştığı kent: Mardin

Mardin’i görmek değil, solumak insanın hayatına dokunan. Midyat, Savur, Kızıltepe, Dara, Nusaybin’de, taşların, manastırların, medreselerin arasında, tarihin ve doğanın bağrında öylesine oturmak, öylesine bakınmak, öylesine solumak…

Bir sürü şehir var Anadolu’da, muhteşem geçmişleri olan. Tarihlerinde neler yapmış, neler neler olmuş şehirler, başkentler, kahramanlık destanları yazanlar, bilinen en eski medeniyetler… Ama hepsi o havayı günümüze getiremiyor; çoğunda geçmişle bugün apayrı olgular. Mardin’de, tarihini bugüne taşıyan bir şehrin içinde yürüdüğünü hissediyor insan, tarihle içiçe yaşayan, tarihten nefes alan. Güzelliği burda: Geçmişte gizli değil, kentin bugününde yaşıyor eski Mardin, tarihi Mezopotamya, tapınak harabeleri, kadim kültürler… İnsanı tekrar tekrar o tarih sayfalarının içinde gezinmeye çağırıyorlar. Bir kahvede oturup Mezopotamya’ya bakarak saatler geçirmeye. Tek tek daracık sokakları arşınlamaya. Her binaya girmeye, her taşı ellemeye. Mardin’de hem bir yaşamışlık, hem mevcut bir yaşam var insanı kavrayan.

Önce havaalanı, küçüklüğüyle kavrıyor insanı tabii. Her şeyin en büyük ve en yeni olduğu yerlerden gelince, küçüklük ve eskilik insana taze bir soluk gibi geliyor adeta. Uçaktan inip etrafa bakınıyorum: Ufak havaalanının yanında inşa halinde bir su parkı – demek buraya kadar ulaşmışlar; pekala, görmezlikten gelelim. Sonra karşıda boz boz tepeler, ötedekilerden birinde ise bir köy. A a, diyorum, köye bak, tepeye kurmuşlar! Anlaşılan ödevimi pek yapmamışım: Otobüsle tırmanırken anlaşılıyor ki tepeye kurulu olan bir köy falan değil, Mardin’in ta kendisiymiş…

Çift şerit gidiş geliş asfalt yolla apartmanlar, siteler, beş yıldızlı otel inşaatları arasından Mardin’e tırmanıyoruz. Buralı sayılır rehberimiz, âşık olduğu kenti anlatıyor. Tek pompalı, külüstür bir benzinlik geçiyoruz, Afrika’daki kavanozlarda yakıt satan benzinlikleri hatırlayıp gülümsüyorum. Benzinliğin dışında Afrika’yı andıran bir şey yok ama. Evet, etraf bozkır –bozkır kelimesinin kaynağını idrak ediyor insan- ama zeytin fidanları ve asmalar, bağlar her yerde. Sonra taştan binalar, kemerli malikaneler, sonra Kasımiye Medresesi…

Ben tarihi uzaktan severim, binalarını, anıtlarını, kalıntılarını bana bir anı yaşatırlarsa anarım; içinde ilginç biriyle tanışırsam, bahçesinde güzel bir çay içersem ya da tatlı bir çocukla konuşursam. Kasımiye Medresesi şahane bir bina, ovanın tepesinde, kentin kenarında, tarihte önemli yeri var. Biz yaklaşırken hemen yerlerini almış olan boncukçu kızlarla kadınlar ise bana göre esas şenlik. Bir tanesi ısrarla işaretle bir şeyler anlatıyor bana, “Türkçe konuşmuyor musun?” diyorum Kürt ya da Arap zannederek, meğer dilsizmiş. Bir başkasının 2-3 yaşında çocuğu akan suların altına girmiş sırılsıklam olmuş, boncuk satmaya çalışan annesine söylüyorlar, “Bir şey olmaz!” diyor. Beş liraya sattığı el yapımı boncuk kolyeler, şahmeranlar öncelikli. Sonra biz otobüse doluşmuş uzaklaşırken arkaya bakıyorum, kadınlar ve tezgahlar bir anda peri tozu serpilmiş gibi yok oluveriyorlar arkamızdan… Yanından geçtiğimiz ev topluluğunun arasında bir düz çatıda akşamüstünün alacakaranlığında silahlı adamlar mı dikiliyor, yoksa ben mi bu görüntüyü uyduruyorum, ayırt edemiyorum.

Mardin deyince benim aklıma, ilkgençliğimden beri, Süryani manastırı Deyrulzafaran gelir. Bu muhteşem manastırı, Hıristiyanlığın ilk ve ana beşiklerinden biri olan bu kutsal mekanı görmeyi beklerim senelerdir. Ve işte nihayet ordayım: Deyrulzafaran Zaferi! Mardin şehir merkezinin hemen dışındaki bu manastır, her anlamda nefesimi kesiyor. Bomboşluğun ortasında yayılması mı, o kadar büyük bir bina kompleksi olması mı, yapıların güzelliği, bütünlüğü mü, bozkırın kenarında zeytin fidanlarının uzanıp gitmesi mi… Yoksa o sükuneti mi? Yüzyıllardır orada olmanın verdiği dinginlik. “Buyrun,” diyor, “buyrun gezin görün, siz gelip gidiyorsunuz, ben hep burdayım.”

Süryani arkadaşlarımın anlattığı gizemli bir hikaye vardı: Bir dilek tutulur, adak adanırmış, dileğin tutması için de bu manastırlardan birinde mezar odalarında bir gece kalınırmış. Duvarlarda mezarlar varmış, din büyüklerinin mezarları, bir sürü. Ve orda kaldıkları gece, odanın her yeri kapalı olmasına rağmen içeride kuşlar uçarmış bütün gece. Zaten mezar odasında olmanın gerginliği üzerine bir de nerden çıktığı anlaşılmaz kuşlar!

Bu hikayenin gerçekliğini olayların kaynağında da öğrenemedim bir türlü. Ama “mezar odaları” hakkındaki gerçekleri öğrendim: Süryani din adamları, yüzlerce yıldır, manastırların içindeki bu mezar odalarında gömülürmüş. Gömme derken de bildiklerinizi unutun: Defin işlemi, taştan yapılı bir odacıkta bir sandalye üzerine tören kıyafetleri içinde oturtulmaktan ibaretmiş. (Diğer detayları bilmek istemeyebilirsiniz.) Öğrenme faaliyetine keyif yaparak devam edildi: Ta Deyrulzafaran’lara kadar gitmişken spesyaliteleri öğrenmemek olur mu? Ziyaretçi salonunda Süryanilerin “zafaran”lı, yani safranlı çaylarının, kakuleli kahvelerinin, hurmalı çöreklerinin harika olduğunu da öğrendim.

Dar merdivenleri kıvrılarak geniş avlulara açılan, alçak kapılardan yüksek kemerli salonlara girilen dünya güzeli taş konağımızda ertesi sabah buz gibi bir Mardin’e uyandım… Güneydoğu bu kadar soğuk olur muydu yahu?! Yerli birine soruyorum, herhalde senenin en soğuk günlerine denk geldik, değil mi, diye; “Aslına bakarsanız kışın çoğu böyle geçti,” diyor utangaç bir gülümsemeyle. Soğuğa –mecburen!- meydan okuyarak konağın avlusunda kalakalıyorum: Aşağıya doğru görülen ova manzarası, hayal edilemeyecek kadar gerçek dışı. Her yerde sarı taşlardan binalar, çatılar, avlular. Ve aşağı çatılardan birinden, ıssızlığın ortasında beni gören güvercin kalkıyor ovaya doğru… İşte Mardin, işte Mezopotamya, diyor sanki.

Tarih ve arkeoloji değil benim ilgi alanlarım, doğa, insan, yaşam. Hayvanlara, manzaralara bakarım, nerde hangi ağaç büyüyor sorarım, sokakları, vitrinleri incelerim esas olarak. “Sen De Sür” adlı sürücü kursunun tabelasını görünce Afrika’daki işyeri isimleri aklıma geliyor mesela (Just In Case Business Center, God Will Provide Business Center, vb). 3 metre boyundaki bir dükkanın adı, “Şal ve Puşi Dünyası” – o nasıl dünyaysa öyle! Erkek kuaförünün cephesindeki yazıları görünce ise dudaklarımı ısırarak arkadaşıma dirsek atıyorum: “cilt bakımı / sir ağda / kaş dizayn” – anlaşılan Mardin erkeği metroseksüellik yolunda! Sokağın kenarında özgürlüğünü elde etmiş bir tavuk, peşinden koşan kız ve onu teşvik eden annesi. Şehrin nerdeyse standart dükkan boyu olan 10 metrekare alanlardan birinde, betonun üstünde tek başına etrafına bakınıp ürüyen horoz. Başka bir tanesinde çuvallar ve gölgelerin arasında bakışan, karanlık bakışlı ağır ağbiler.

Kızıltepe’de Ulu Camii’yi bizim için açacak muhterem hocanın teşrifini beklerken otobüs kaptanının muhabbetine denk geliyorum. (Eski hoca böyle kalkıp kendi başlarına gezen, bazısının başı açık olan (!), “özgür kadınlar”a pek misafirperver davranmazmış, ısrarla ortadan kaybolurmuş turlar gelirken. Yenisiyse çok daha uygar ve modern.) Kaptan Kızıltepe’nin nasıl tekinsiz olduğunu, oysa Mardin merkezde otobüsü bir gece bile kilitlemediğini yeminle anlatıyor. Çantanı yolda ağacın kenarına bırak ağzı açık, bir kenarda dur gözetle, akşama kadar kimse dokunmaz bile, diyor. Oysa burda, camiden 100 metre ötedeki ana caddeye kadar giden arkadaşlarımız için endişelendik! Demek neymiş: Mardin merkez başka, ilçeleri bambaşka.

Savur muydu rehberimizin “Küçük Mardin” dendiğini anlattığı ilçe? Herhalde, çünkü sonradan çektiğim fotoğraflarına baktığımda iki merkezi karıştırabileceğimi fark ediyorum. Savur da bir tepenin üzerine kurulu, güzel taş binalarla, kemerli konaklarla dolu. En tepedeki kocaman tarihi eser olan Abdullah Bey Konağı’nda bizi bekleyen ise evsahipleri tarafından kotarılmış ev yapımı mütevazı bir yemek, biraz soba sıcağı ve helvanın yanına buraların geleneksel feci demli çayı! Doğu turumda bir kere bile açık çay istemek zorunda kalmadığım için çok mutluydum – burda açık bile kesmiyor, açık dedikleri çayın dibi gözükmüyor çünkü! Kaçak çayı bahane ediyorlar ama aslında onlar gayet mutlu.

Minibüsle çıktığımız konağın içindeki sokaklarda kaybolmayalım diye birbirimizi bekledikten sonra, geri dönerken aşağı yürüyoruz ev sahiplerinden Aydın’la birlikte. Aydın’ın hemen her gün Savur’dan Kıllit’e koşup geri geldiğini öğrenmek şaşırtıcı, yanlış mı anladım acaba? Çok etli, çok yağlı diyetin üstüne bir de hareketsizlikten, genç yaşta kalpten gidenler yoğun olunca yeni nesil harekete geçmiş anlaşılan… Kıllit ise Savur’un dışında, şimdi bir hayalet köy gibi olan eski bir Süryani köyü: İçinde üç ayrı kilise olan köyde, halen yaşayan sekiz hane vardı sanırım.

Tekrar Mardin merkeze dönünce gezilecek, görülecek yerler bitmiyor, zamanlar bir türlü yetmiyor: Birinci sınıf, gurur verici bir kent müzesi olan Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi, restorasyonu yeni tamamlanmış olup bizim için özel olarak açılan Kırklar Kilisesi ve çok sıcak Gabriyel beyi, şehrin tepesindeki kaleye doğru müthiş manzarası ve taptaze tarçınlı badem şekercisiyle Cumhuriyet Meydanı, yöre kalkerinden, yeni yapılmış ama eskilerinden bir eksiği olmayan Türk Telekom binası, şehrin mimarisinin en güzel örneklerinden Mardin Müzesi, Eski Postane, Ulu Camii, Zinciriye Medresesi ve nihayet çarşı: Bir şehrin aynası, bağırsakları, tüm gerçeği, birarada.

Çarşı hakiki bir fenomen: karanlık, dar, ufak mekanlar, insana hiç yabancılık hissettirmeyen bir hava. Tahtakale sokakları gibi, akla gelen her şeyin bulunduğu ve tamamıyla akla gelmeyecek sıralamalarda bulunduğu bir çarşı. Sokakların darlığını, dükkanların ufaklığını şöyle anlatayım: Dört esnaf ayrı ayrı kendi dükkanlarında oturarak seslerini yükseltmeden sohbet edebilir mesela… Pakistan işi ahşap oymalardan, Çin işi fularlara tüm dünya burda. Sonra Mardin işi taş oymalar. Kumaşçılar. Plastik dünyası. Temizlik malzemesi. Kolilerle geçen çıraklar. Hızla geçen çaycılar. Herhangi bir aralıktan sapıp çıkılan başka bir dünya, merdivenler, tarihi çeşmeler, taş binalar, cami minaresi, yeni bir ufak sokak…

Ana caddenin üstünde kuyumcular didiklenir daha sonra, bir yandan kolyeler, parlak mavi nazar boncuklu küpeler bakılırken öte yandan “arkadan” ev yapımı özel şaraplar, likörler çıkartılıp tadılır ufacık kuyumcu dükkanlarında, herkesi birer misafir olarak ağırlayan esnafla birlikte. Sabuncularda zeytinyağı, defne, bıttım sabunları, baharatçılarda İpek Yolu’nun tüm baharatı ve onların karışımlarından oluşan zahter, şekercilerde badem ezmeleri ve mavi badem şekerleri ve karpuz çekirdekleri…

Bir başka buz gibi sabahta, otel avlusundan Mezopotamya manzarası yine aynı büyüleyicilikte serilirken, biz Midyat yoluna düşeriz alçak tepelerin, çöllerin, bozkırların arasından. Mardin kadar merak edilen, hep Mardin’le birlikte telaffuz edilen, adını duyunca gözümün önüne boz sarıların serildiği Midyat. İlk hedefimiz Deyrulumur Manastırı, yani Mor Gabriel, yani Süryani Metropolitlik Manastırı. Mardin’den Midyat’a, ordan da yarım saat daha ıssızlığın ortasına doğru gittikten sonra nihayet dev bir vaha… Şöyle anlatayım: Dümdüz coğrafyada, manastırın dört bir yanına doğru bakıldığında görülen başka tek bir yerleşim noktası, tek bir insan barınağı yok!

Ve bu boşluğun ortasında, etrafı 3 kilometre uzunluğunda taş duvar örülü, zeytin ve meyve fidanlarıyla dolu bahçeleri, 10 metre yükseklikte kemerli görkemli bahçe kapıları ve muhteşem taştan sonsuza kadar duracak gibi gözüken binalarıyla Deyrulumur. Yine çok tatlı bir gönüllü genç tarafından gezdiriliyoruz, Metropoliti görürsek nasıl davranacağımız konusunda uyarıldıktan sonra – neticede Papa’yla karşılaşmak gibi bir şey bu. Rahiple papazın farkını (rahip halkla ilgilenen, papaz ise kendini din basamaklarını tırmanmaya adamış kişi), din adamlarının neden doğuya dönük ayin yaptıklarını (Mesih İsa tekrar doğudan geleceği için), aydınlığı getiren, korkuyu gideren güneşin doğudan çıkmasının önemini (ex oriente lux) öğreniyoruz. Dünyanın en eski halklarından, Hıristiyanlığı kabul eden ilk topluluk olan, Mezopotamya’nın ev sahibi, müthiş büyük ve köklü Süryani halkının tarihini, dinini, kültürünü öğrenmek son derece çekici ve zenginleştirici – şimdiye kadar bilmediğimize yazık!

Midyat’ın içinde de Mor Barsavmo Kilisesi’ni geziyoruz. Her bir kilise, her manastır ayrı güzellikler taşıyor. Bunun mesela, kapısında şöyle yazıyor: “Rabbin kapısı budur salihler ona girerler Rab içindedir sarsılmaz kapılarına şükranla avlularına hamd ile girin”. Midyat’ın boz sarı sokaklarında ufak bir yürüyüş, bizi uzaktan görmekle hareketlenen, incik boncuk satan çocuklar, çöp konteynerlerinde eşelenen horozlar, ardından güzel avlulu taş bir konakta güneşe kurulmuş sofra bizi bir kez daha başka bir dünyaya götürüyor. Yemekte yöresel tatlar, Mardin ayranı, Mardin kebabı, Mardin çayı!

Midyat’ın köylerini geziyoruz sonra, eski Süryani köyleri, halihazırda tarihi yaşayan mekanlar. Hah köyünde Meryem Ana Kilisesi, Salah köyünde Mor Yakup Manastırı. Ortalıkta tek bir insan görülmezken, bin bir insanın elinin değmiş olduğu taşlardan inşa edilmiş, ezelden ebede var olduğuna yemin edebileceğimiz yapılar… Meryem Ana Kilisesi’nin büyük bir özelliği var: İsa’nın doğuşu haber alındığında, ona bir anıt olarak dikilmiş bir bina, daha sonra kiliseye çevrilmiş – yani 2000 yıllık bir geçmişi var. Dünya tatlısı Aho kocaman gülümsemesiyle anlatıyor bunları; sonra çay hazırlıyor bize ısrarla ama vaktimiz yok, yolumuz çok, hava kararıyor…

Hava kararıyor. Ovadan dümdüz, ıpıssız yollarla Mardin’e geri uzanıyoruz. Koca bir ay doğuyor ovadan, nefes kesici bir dolunay. İyi ki burdayız… Daha sonra seneler önce buraları gezen arkadaşım, kendi Midyat’tan dönüş manzarasını anlatıyor, en az kendi yaşadığım kadar kafama kazınan bir görüntü: Midyat – Mardin minibüsüne doluşmuş bir sürü insan, güneş batarken kıpkızıl olan sarı ova, minibüs boş yollarda ilerlerken çalan türküler, yolun kenarlarında inip birer birer tarlaların içlerine doğru gözden kaybolan insanlar.

On bin yıllık topraklardayız. Mezopotamya’yı enlemesine geçiyoruz, Dara üzerinden Nusaybin’e doğru giderken. Eskinin İpek Yolu, buralara insanları, zenginliği, medeniyeti taşıyan yollar, şimdi duble ayrılmış asfalt karayolu. Ovada arpa, buğday, mercimek ekili tarlalar. Ağaçlıklarda bol badem, ceviz, asma, diğer meyveler. Aslında biz buraları kurak zannederdik ama meyveler açısından son derece zengin; o yüzden yörenin özel şarapları, badem şekerleri, cevizli pestilleri, pek gözde kuruyemişleri var. Terk edilmiş tanker depoları yol kenarlarında her yerde: Kaçakçılık zamanlarından kalma mı acaba? Çatılarda yazları uyumak için kullanılan parlak mavi tahtlar; akrebin bu renkten hoşlanmadığı rivayetinden mütevellit. Görüntüler Betty Blue filmindeki gibi: renksizliğin ortasında masmavi noktalar!

Roma döneminden kalma Dara harabelerini geziyoruz; köyle garnizon kalıntıları, zindanlar iç içe, evlerin, zeytin ağaçlarının aralarında tarihi duvarlar, hoş bir görüntü. Yerin altında inanılmaz derinlikteki bir zindanın üstüne gayet normal bir köy evi yapılmış mesela, içinden sarışın ikiz kız çocukları çıkıyor bizle eğlenmek üzere. Çok mutluyum, Mardin’de gittiğimiz onca ilçe ve köyün hiçbirinde korkunç sefalet içinde çocuklar görmediğim için. Evet, yaşam koşulları Doğu Anadolu kadar parlak değil belki ama yine de, kendi yağıyla da olsa insanların kavrulduğunu, yuvarlanıp gittiğini görmek sevindirici. Çocuklar için en çok.

Yanımda çocuklar için kitaplar getirmiştim, Dara’da koşarak bize eklenen çocuklarla konuşarak onlara veriyorum birer birer, kitap okumanın harika bir şey olduğunu, okuyunca değiş tokuş yapmalarını söyleyerek. Hatice, İrem, Mehmet Nur, Bahar. Az sonra yenileri eklenince birine, sana vermiş miydim diye uzatıyorum bir kitap: “Ben aldım abla, ona ver,” diye başka bir çocuğu işaret ediyor kız, kalbimi kazanıyor; “Ver, ver, daha ver,” zihniyetinde olmaması ne güzel. Ben amatör bir gezgin olarak buna bu kadar dikkat ederken, grubumuzdaki profesyonel rehberlerden birçoğunun çocuklara bozuk paralar vermesine ne desem, ne düşünsem bilemiyorum…

Okul durumunu soruyorum çocuklara, ufak bir köy burası, herhalde birleşik eğitim veren ufak bir ilkokul vardır diye düşünerek: Yo, gayet normal bir 8 yıllık ilköğretim okulu olduğunu söylüyorlar. Şaşırıyorum, bizim 100 hane köyümüzle kıyaslayarak. Sonra uyanıyorum duruma ve soruyorum, kaç kardeşsiniz? 8, 9, 10! Uydu yayınları, Cola Zero’lar ulaşana kadar aile planlaması kavramı ulaşsaymış ya buralara kadar… 100 hane köyde al sana 1000 çocuk, okul da olur, üniversite de! Ama hiç olmazsa etrafımızda gezen kızların sayısı en az oğlanlar kadar, hepsi okula gidiyor, okuma biliyor, sokaklarda gezip yabancılarla konuşabiliyor, buna da şükür.

Nusaybin, Türkiye’nin en uç tren istasyonu, her şey Kürtçe artık: Duvarda bir yazı, “Kara çocuq, zalim çocuq”. Dünyanın ilk okulu, yatılı 1000 öğrenci kapasiteli Nusaybin okulu bilindiğinin aksine Harran okulundan evvel buradaymış. Şimdi tellerin arkasında, mayınlar arasında kapısı görülüyor: medeniyetin beşiği. İnsanlar yürüyerek Suriye’ye geçiyor ellerinde torbalar; arabalarında paketlerle oradan dönüyor. Eskinin Kaçakçılar Çarşısı şimdi Çin ve Hint işleriyle dolu; her yer kuyumcu, takıcı, gümüşçü; 150 TL’ye iphone satan da var, isteyene! Bir kız çocuğu yanımızdan geçerken şaşkın şaşkın bacağıma bakıyor, kafayı eğip baktığımda anlıyorum derdini: Üstümdeki kot pantalonun “moda” yırtığına bakıyor. Kız haklı, buralarda gezecek parası olan bir turistin pantalonu neden yırtık ki?

Ve gezmekle, anlatmakla bitmeyecek Mardin’den birkaç not daha:

  • Mardin Midyat platosunun tarihi ismi, Turabdin bölgesi. Ordayken bu ismi kullanmak insana daha doğru geliyor.
  • Tam 4 günlük turda tek bir tane köpek gördüm, o da Midyat’ta otobüsten indiğimizde sokakta yatıyordu. Köpek bakanlar evlerin kapalı bahçelerinde besliyorlarmış.
  • Bol bol eşek gördük ama: Mardin’de hem yük taşımak, hem çöp taşımak gibi işler yapan eşekler sahiplerince süslenip gezdiriliyor, isteyenlere de poz veriyorlar. Birkaç sene evvel belediyeden emekli olan bir eşeğe veda töreni yapıldığını hatırlıyorum.
  • Yerleşim yerlerinde dükkanlar şu şekilde: 1, 2, 3 dükkan, 1 fırın, 1, 2, 3 dükkan, 1 fırın… Bu kadar çok fırın iş yapıyor olabilir mi gerçekten?..
  • Bizim Ege civarında “katmak” fiili kullanılır, burada tercih edilen fiil “bırakmak”: tabağına börek bıraktım, aldığını torbaya bıraktım, şeklinde.
  • Sağda solda yepyeni yapılmış zengin evleri var – ama parlak, beyaz, beton, aynalı cam falan değil, tam tarihi binalar gibi yöre taşından, oymalı kemerli şahane yapılar. Ne kadar zevkli! Özenti olmaması ne kadar mutluluk verici.
  • Şehir içinde Algida, Vakıfbank vb şirket logoları dükkanların önünde taştan oyulmuş: ne kadar saygılı bir yaklaşım.
  • Taşı genelde çok güzel kullanmışlar, kavşakta yol tabelası, meydanda anıt, Mardin usulü oyma taştan benzinlik binası, evler ve işyerleri ve oteller yapılmış… Demek zengin ve über-kültürlü olmak gerekmiyor tarihine, doğana saygı duymak için!
  • Mardinli olan Murathan Mungan’ın, “her saat günbatımı renginde” olduğunu söylediği minareyi ne güzel, ana caddeden her geçişte görebiliyor insan – ve o ne güzel renk öyle…
  • Donduran soğuğa ve yüzyılın en şiddetli hastalığını yaşamama rağmen, Mardin’de beni mutlu etmeyen tek şey, çay! Geri dönmek istememin tek nedeni bu olabilir.

Gerçekten ilk günlerde, “Bir daha gelmem herhalde, ne  yapılacaksa yapmalı, ne alınacaksa almalıyım,” diye düşünürken, sonra sonra burayı bir anda benimsediğimi, hiç görülecek yeni bir yer kalmasa da öylesine sokaklarda, çarşılarda gezebileceğimi, çocuklarla ve esnafla muhabbet edip çaylarını içerek (ya da kahve mi desem?!) günler geçirebileceğimi fark ediyorum. Mezopotamya Kafe’de şifalı bitki çayımı yudumlayarak ovaya bakarken,  Mardin kökenli arkadaşımla telefonda konuşuyorum, “Bir dahaki sefere birlikte gezeriz inşallah!” deyince bir şey klik ediyor: “Tabii,” diyorum, “tabii, bir dahaki seferlerde!”

Daha Mardin’de yapamadığım neler neler var: Abbaralarda dolaşıp evler arasındaki merdivenleri, ara sokakları tırmanmadım, bir akşam yemek yediğim Cercis Murat Konağı’nın tatmadığım bir sürü yerel yemeği kaldı, Erdoba Konakları’nın güzelim binalarını gezemedim, yeni şehirdeki güzel lokantalarda yemek yemedim, Sabancı Kent Müzesi’nde rahat rahat her köşeye bakınarak daha saatler geçirebilirim, restorasyonda olan Mardin Ulu Camii’ni gezebilirim, otelin canım avlusunda tatlı bir havada oturup uzun uzun Mezopotamya’yı izleyebilir, Murathan Mungan’ın Mardin anılarını okuyabilirim, yöre halkının “deniz”olarak yorumladığı ovaya bakıp tarihe kadeh kaldırarak…

(mart 2011)

Kategori:Dünya Benim İstiridyem