İçeriğe geç

Ana fikir: Je coeur Paris*

Bütün büyük Avrupa şehirlerini sevmek konusunda şartlanmış değilim vallahi ama ben kendimi hiç yabancı hissetmediğim ve asla turistik olarak yaşamadığım Paris’i de sevdim, Eyfel ve Louvre ve romantizm dayatmalarına rağmen.

Bunca yıl nasıl denk gelip de gitmedim Paris’e, hâlâ hayret ederim… Ama belki de böylesi en iyisi oldu: Hakkında söylenen şeylerle kocaman beklentiler geliştirme evrelerimi geçtikten sonra, hakiki bir şehrin mütevazı güzelliklerini tatma fırsatını yakaladım böylece. Klişelerini bir kenara bırakıp orda kendi yaşadıklarımı sevebildim.

Paris hakiki bir şehir – adının hakkını veren bir şehir. Öncelikle, “kolay” bir şehir. Yerleşimi, ulaşımı kolay. Haritaya bir kere bakıp hangi devasa anıtın nerde olduğunu aklınıza yazınca, ortada nehir, solda Eyfel, sağda Notrdam, yukarda Monmartr, aşağıda Monparnas Kulesi dedikten sonra nerdeyse kaybolmaya imkan yok. İlla ki bir yerlerden bunlardan birini görüyorsunuz.

Zaten adım başı bir otobüs durağı ve her birinde koca birer harita, otobüslerin hepsi işaretli, duraklarda her birinin kaç dakika sonra geleceği yazıyor, ve –sıkı durun!- trafik yok: Paris’te metro kullanmayı önerenlere burdan nanik yapıyorum, otobüs varken yeraltına inip bu güzel manzaraları kaçırmanın hiç anlamı yok. Tabii otobüsten çok yürüyerek gezdiysem de otobüslerle dolaşmanın keyfi başka.

Kolay dediysek, ucuz demedik tabii Paris için. Parayı veren düdüğü çalıyor, parası olmayan temiz kaldırımlarda köpekleriyle oturup espresso içiyor… Dilencilerden bahsediyorum, birer ikişer dünya tatlısı köpekleriyle birlikte kaldırım kenarlarında oturup keyifle takılan, hani geçenlere bir şeyler söyleyip para istemeye bile zahmet etmeyen! Sadakamı köpeğe vermek istiyorum mümkünse…

Kaldırım, temizlik ve köpek deyince: Aslında bu pek doğru bir çağrışım olmadı, çünkü pek çok Paris-severin dediği gibi, Paris demek köpek pisliği demek aslında. Çok fazla da köpek olmamasına karşın (en azından İspanya’ya kıyasla), köpek pisliğine basmadan yürümek için gözlerin sürekli detektör olarak çalışıyor olması lazım. Nitekim aramızdan biri maalesef bir kere dalarak, hem de spor ayakkabılarıyla, bir hata yapınca, diğerlerinin kahkahaları arasında uzun uzun kaldırım sularına basarak, zıplayarak, ayak sürüyerek vs temizlenmeye çalıştı. Yine de ardından otobüse binerken atılma ihtimalimizi göze almıştık…

İspanya dedim ya, son gözlemlediğim ülkeyle bu komşusu arasında nasıl bu kadar ciddi bir üretim farkı olabilir, fikri olan varsa paylaşsın lütfen. İnsan üretiminden bahsediyorum, bebeklerden yani. İspanya’nın köyünden başkentine kadar her yerde sokakta kişi başına 1.75 bebek düşerken Paris’te günler boyunca tek bir bebek bile görmemem nasıl açıklanabilir? (Nasıl açıklanamaz, onu söyleyeyim: Demek benimki seçici algılama değilmiş!) Aslında değil bebek, çocuk veya genç / ergen de görmedim – aileleri şehir dışına sürmüş olabilir mi Fransızlar?! Bu metropol çiftlere ve romantizme kalsın diye mesela…

Gerçi ben Paris’e çok şey derdim ama romantik bunlar arasında gelmezdi. Romantik addedilen neyse… Paris güzel, keyifli, güvenli, kaliteli, aynı zamanda son derece “gerçekçi” bir şehir. New York’un keşmekeşi, korkusu yok, Los Angeles’ın hayalperestliği yok, Madrid’in kalabalığı, Londra’nın mesafeliliği, Viyana’nın küçüklüğü, Venedik’in turistikliği yok. Sanat, kültür, mimari, tarih, şehircilik, alışveriş, lüks, kalite, yeme içme, kafe kültürü, edebiyat, vb ile ilgilenenler için bir Mekke belki.

Romantizmden başka Paris’ten bahseden herkesin mutabık olduğu şey Parislilerin ne kadar nahoş, ne kadar tatsız olduklarıydı. O yüzden olsa gerek, ben başka bir şehre geldiğimi sandım: O da ne, Parisliler ne zaman sevimlileşti?! Bu küreselleşmenin etkisi mi, yoksa şehir suyuna ilaç mı katılıyor? 6 gün boyunca bir tek suratsız garson, bir tek tersleyen satış elemanı, bir tane ilgilenmeyen, yardım etmeyen vatandaş görmememiz nasıl bir tesadüf olabilir? Şaşkınlıklar içindeyim…

Muhatap olduğumuz her Fransız’ın nerdeyse bir Anadolu insanı kadar sıcak ve yardımsever olması, güleryüzle ricalarda bulunup teşekkürler etmesi bir yana, büyük çoğunluğu İngilizce konuşmaya gönüllü bile oldu. Bir müzedeki görevli telefonda konuştuğum için beni uzaktan nazikçe uyardı, ben bir süre sonra telefonu kapattığımda da yanından geçerken “Merci,” dedi. En şaşırtıcı olanı ise şu anım: Havaalanına gitmek üzere tekerlekli iri çantamla metro istasyonuna iniyorum, yürümeyen merdivenlerde çantayı aşağı doğru çekmeye devam ettim, yanımdan hızla geçerek trenine doğru giden bir adam durup bana dönerek, yardım ister miyim diye sordu… Sonuç: Bir daha Fransızlara toz kondurmam, les Français, ils sont tres gentils!

Hem ayrıca Fransızların kahve yapmayı beceremedikleri de atılan iftiralar(!) arasında: Yalan efendim! Siz doğru kahveyi istemeyi bilemediniz demek. Benim içtiğim ‘cafe creme’ler gayet güzel, kaliteli kahvelerdi – ki kötü kahveye hiç tahammülüm yoktur. Tek sorun, cafe creme ile cafe au lait arasındaki farkı çözemedik (tarife göre ikisi de sütlü kahve ama?); olsun o kadar. Bir de cafe creme yerine kısa olarak “un creme” dediklerini nihayet anladım (kırmızı şaraba İspanya’da kısaca tinto –renkli- dediğimiz gibi) ama İngilizce menüye bunu cream olarak geçirdiklerinde işler karışabiliyor tabii… Ama o süt! O ne güzel, ne lezzetli bir süt! Değil kahveyi, her şeyi lezzetlendirebilir, süt içenleri anlamamı sağlayabilir bir lezzet.

Her ne kadar bu gezide yeme içme sahasında çok başarılı olamadıysak da, şehrin bu alandaki zenginliğini ziyadesiyle takdir etmekten geri kalmadık. Kahvaltılarımızı genelde her sokağı bir iştah abidesine çeviren ufak fırınlardan aldığımız kruasan, brioş, bademli pasta, flan, pain au chocolat gibi mamullerle, sokağımızdaki bakkaldan eve stokladığımız şahane peynirler, jambonlar, yumurta ve tereyağ ile ettik. Kafe fasıllarımızda ziyaret ettiklerimiz arasında meşhur Les Deux Magots (bütün kafede Simone de Beauvoir’ın oturduğu noktayı seçerek oturmuşum!); Trocadero’da Carette (bu kadar güzel manzaralı pastalar olabilir mi?) ve makaron ustası La Duree oldu.

Akşam yemeklerimizden en başarılısını tipik bir Paris lokantası olan, mutlaka tekrar gitmek isteyeceğim Le Bouledogue’da yedik. Le Relais de l’Entrecote maalesef sandığımızdan daha popülermiş, içerde güzelim soslu etlerine yumulanları izleyerek bir süre beklememize rağmen giremedik. Evimizin olduğu “Japon sokağı”ndaki bir sürü suşiciden gayet güzel bir tanesini yorgun bir akşamımızda değerlendirdik. Kuzey Afrika esintilerinden L’As du Fallafel ve Le 404’e çok istememize rağmen uygun zaman bulamadık. Marais’deki daha “hip” ve ilginç restoranlarla barları ise daha yeme içme odaklı birilerinin enerjisiyle ziyaret etmeyi kafaya koydum gelecekte…

Paris’teki diğer en güzel yeme içme anılarım: La Duree’nin inanılmaz tazelikteki makaronlarını sokaklarda kemirmek (makaron deliliğini yeni anladım) / bir metro istasyonundan aldığım ıslak çikolatalı kek (düşünürken ağzım sulanıyor) / Concorde Meydanı’ndaki kocaman dönmedolaba bindikten sonra yudumlayarak parkı gezdiğim sıcak şarap / Afrika’dan arkadaşım Lisa’yla buluştuğumuz akşam yediğimiz mantar çorbası, peynir tabağı ve kırmızı şaraptan oluşan hafif ve şahane yemek / Louvre civarında pestilim çıkınca oturduğum, Comedie Française meydanındaki very Paris bir kafede içtiğim Cote du Rhone.

Buraları pek iyi bilen bir arkadaşım mesajla soruyor: Paris’i sevdin mi? Sevilmez mi! Medeniyet, sanat, canlılık, hoş insanlar, kafe ve restoranlar, anıt binalar, gece ve gündüz güzel manzaralar – daha ne olabilir bir şehirde? Brüksel geldi aklıma, acı acı güldüm kendime: Gezmeye diye git sen kafelerin saat 18.00’de kapandığı şehre, kal bir hafta! Ceza gibiydi vallahi…

Paris’in en hoşuma giden yanlarından biri, özgünlüğü. Hemen her yer, her sokak kişilikli, tek örnek dükkanlarla dolu; bilinen zincir dükkanlardan parmakla sayılacak kadar az var, belki birkaç Starbucks, bir Darty, bir McDonalds görmüşüzdür. Buna karşılık en meskun mahalde bile kendine has ürünler satan özgün dükkanlar var. Ve her sokak, her cadde, her meydan kitapçı dolu! St Michel bulvarında, örneğin, hepsi yürüme mesafesinde olmak üzere, büyük bir zincir kitapçıdan üç tane (her biri birkaç katlı) ve ayrıca tek tek kitapçı dükkanları var. Ufak sokaklarda ise antikacı, kırtasiyeci, kitapçı karışımlarından en az birer tane – üzerinde kitapçı dükkanı olmayan bir sokaktan geçmedim sanırım: Acı ama Fransızlarla aramızdaki fark, böylece anlaşılıyor!

Farkın gözümüze girdiği bir nokta daha, tarih. Paris’in her sokağında birkaç binada plaket var, şu yazar şu senelerde burda oturmuş, şu ressam şu eserini bu binada yapmış, şu kral bu noktada taç giymiş, vb. Çünkü o binalar, o daireler, o caddeler ve anıtlar duruyor, muhafaza ediliyor, değeri biliniyor. Kimse Picasso’nun Guernica’yı yaptığı binayı yıkıp yerine parlak camdan bir plaza veya 30 katlı gökdelen dikmeyi aklından geçirmiyor! Burda hüzünle burnumu çekiyorum… Şehir kültürü mü acaba bu, bizim yabancı olduğumuz şey? Yüzlerce sene evvel sekiz şeritli bulvarlar ve binlerce metrekarelik meydanlar yapan kültürün vizyonu ve kalıcılığı…

Bu bulvarları, bu kültürü, Paris’in o keyifli güven hissini şahane bir yürüyüşle deneyimledim bir gece. Önce yediğimiz suşileri sindirmek için evin hemen altındaki Jardin de Luxembourg’un etrafında bir tur attık, eve 15 dakikada geliverince baktım beni kesmedi bu yürüyüş, “Ben devam ediyorum,” dedim. Ve 22.30’dan geceyarısına kadar yürüdüm: Pantheon, Sorbonne, St Germain, St Severin sokağı, nehir, sonra geri, St Germain sokaklarından, ara yollardan St Michel bulvarına ve eve. Arada nasılsa hak ettim diye bir fırına girip güzel bir pasta alıp onu yiyerek devam ettim yoluma.

Sorbonne Üniversitesi’nin ne kadar güzel, nasıl etkileyici bir varlık olduğunu görünce tekrar üniversiteye gitmek istedim. 2. Dünya Savaşı’nda çıkan olayların yerinde bir plaketin, “Vichy hükümetinin işbirliğiyle öldürülen öğrencileri” andığını okuyunca kendi ülkenin hatalarını kabul etmenin meziyetlerini hatırladım. Kararlı adımlarla yürümemden olacak, bana sürekli yol soran turistlere ve hatta Fransızlara yollar tarif ettim. Ve gece vakti sakin ama canlı şehirde, sarı ışıklarla tarihi binaların arasında ruhumun beslendiğini hissederek dolaştım.

Tarih demişken: Montmartre’ı sevenler, acaba oraya 15 sene kadar evvel gitmiş olabilir mi? Kartpostal satıcıları ve “Miss, Miss, do you speak English?”ciler güzel semti turistik sezondaki Sultanahmet Meydanı’na çevirmeden evvel hani… Belki bir zamanlar hakiki bohem hayatının temsiliymiş burası ama şimdi ressamların kendi taklitlerini yaptıkları, yapay ve vasat, Paris’le alakasız bir yer olmuş. Sacre Coeur çok güzel bir yapı tabii Montmartre’ın tepesinde, manzara güzel, ufak Dali müzesi de güzel, işte o kadar. Gerçek Paris’e koşa koşa dönüyor insan…

Mesela bir Centre Georges Pompidou varken, bir meydanda ağzı pipolu, dağınık saçlı bir adama para verip karikatür çizdirmek neden?! Pompidou eşsiz modern sanat koleksiyonu, sürekli değişen geçici sergileri (mesela “Danser Sa Vie” sergisi dans üzerine tablo ve heykelleri toplamış dünyadan), çocuk oyun alanları, özgün dükkanı, manzara terası ve kafe-restoranıyla bütün günün geçirilebileceği bir merkez. Hayat boyu kitaplarda resimlerine, posterlerine baktığım Matisse’leri, Kandinsky’leri, Miro’ları, Rodin’leri ve Picasso’ları burda gördüm.

Sonra son günümde, artık bu kadar da gezmezsem ayıp, diye düşünerek gezip gördüğüm sanat eserleri, Louvre Müzesi ve Musee d’Orsay’ı başka bir sefere bırakmama rağmen içimi çok derin şükran hisleriyle doldurdu: Jardin de Luxembourg’un içindeki ufak müzede “Cezanne et Paris” sergisi, ardından Paris Modern Sanat Müzesi’nde Chagall’in eşeği, Modigliani’nin buz rengi gözlü kadını, Dufy’nin 1937 Paris Fuarı için yaptığı 300-400 metrekarelik muhteşem, rengarenk elektrik tablosu ve Matisse salonundaki kocaman La Danse, beni benden aldı.

Bir de ardından yürüyerek Champs-Elysee’nin yukarsında Avenue Montaigne’e devam edince karşıma çıkan onlarca sanat galerisi müze kalitesiyle gözlerimi bir kez daha doyurunca, Madeleine meydanındaki Pinacoteque’e gidip ekspresyonizm sergisini görmeye ihtiyacım kalmadı… Uzaktan Madeleine’i gördüm, koca bulvardan Place Concorde’a indim, dönme dolapta tek başıma bindiğim kabinden ışıkları yanmakta olan şehri izledim, parktan yürüyerek Luvr’a doğru gelip cam piramidi gördüm, bir saat kadar inatla Cafe Marly’yi aradım, bulunca beğenmemeyi de başardım ve ayaklarıma kara sular inince başka – hakikaten bayıldığım – bir kafede kendime geldim. Garsonum ve iki yanımdaki masalardaki Fransızlar gülerek selamlayıp espriler yaptıklarında da keyiften iyice uçtum…

O kadar yorgunluğa, akşamın çoktan bastırmış olmasına rağmen nehri bir kez daha güzel bir köprüden yürüyerek geçme isteğime karşı koyamadım. Ötedeki Pont Neuf’e baktım ışıklarıyla, Eyfel Kulesi’nin güzel siluetini izledim ve arkamdaki Notre Dame’a tekrar tekrar baktım. Carrie’nin Big’le karşılaştığı ve tekrar biraraya geldikleri köprü Pont Neuf’müş, bakın bu çok mühim! Bu yapıların hepsini, manzaralarını, anlamlarını suyu çıkartılmış turistikliklerine rağmen çok etkileyici bulduğumu söylemem lazım…

Son Paris akşamımda ayaklarımı sürükleyerek St Germain’den eve doğru yürürken, o kadar sanata maruz kaldıktan sonra, sanatın eşsizliği bir kez daha beni sardı. Hayatın boyutlarını artırdığını düşündüm sanatın, çocuklarımız için esas ödevimizin bu olduğunu: hayatın “öteki” boyutlarını onlara göstermek, yaşatmak. Müzik, heykel, mimari, tasarım, resim, fotoğraf, peyzaj, hatta moda ile.

Sanat demişken, Paris’in mezarlıklarını da unutmamak gerek: Son günün bize en güzel sürprizlerinden biri Montparnasse Mezarlığı oldu. Sadece o tarafta kahvaltı etmeye gitme niyetimiz olduğundan, Boulevard Raspail bana tavsiye edilmiş olduğundan, Cezanne sergisinden sonra bir semt daha görmüş olalım diye oraya doğru indiğimizden ve Raspail’ın üzerinde de mezarlığın oku olduğundan! Evet Simone de Beauvoir ile Jean Paul Sartre’ın mezarlarının orda olduğunu bilenler söylemişlerdi ama diğer herkesin de orda olduğunu, mezarların birer sanat eseri ve yaratıcılık şaheseri olduğunu bilmiyordum.

Charles Baudelaire, Samuel Beckett, Cioran, Marguerite Duras, Emile Durkheim, Serge Gainsbourg, Man Ray, Guy de Maupassant, Camille Saint-Saens, Tristan Tzara benim tanıdığım yazar, ressam, filozof ve sanatçılardan birkaçı. Tabii yazarların mezarları sadelikleriyle ve hayranlarının bıraktığı çiçek ve benzeri güzelliklerle öteki, çoğu ya ilginç ya gösterişli mezardan ayrılıyordu. Hele en gıpta ettiğim yazarlardan Marguerite Duras’nın mezarı, sadece isminin yazdığı düz betondan yapılmış, üzerini kaplayan yosunlarla doğanın parçası olmuş haliyle beni o kadar etkiledi ki, işte dedim, insan böyle yaşamalı, böyle ölmeli!

Ana fikir, Paris’in yanı sıra Parislileri de çok beğendim. Mutlu, tatmin olmuş, sakin, kararlı, medeni ve insancıllar. Çok netler, ıvırma kıvırma yok, ihtimaller yok: Her şey apaçık ortada. Birine yer mi verdiniz diyelim? “Ay ama olur mu, siz oturun, rica ederim…” falan yok, “Vous etes tres gentil,” ve sizi takdir ederek oturuyor. Ya da kahve ısmarladınız yanınızdakine, “Ah, mais tu es tres genereux, mille merci!” ve teşekkürle kabul edildi, hesap kavgası, havada uçuşan paralar yok. Ne istediğini, ne istemediğini bilen, bireyselliği tavan yapmış, kendini birinci planda tutan insanın tatmin olmuşluğu sanırım bu, ve çok rahatlatıcı bir özellik bir insanda.

Bir çarpıcı özellikleri daha, “anti-aging attitude” diyebileceğim bir şey. Her yaştan, her kesimden kadın ve erkek Parislilerin enerji olarak yaş ayrımı yapmadığını şaşkınlıkla ve takdirle gözlemledim. Yani kimse kendini yaşıyla kısıtlamıyor, şu yaşta bu giyilir, bu yaşta şöyle yürünür, o yaşta öyle davranılır, şu araba kullanılır, burada oturulur, şu yenmez, vb gibi kalıpları yok içine oturtmak için kendilerini kısıtladıkları. Hiçbir Parislinin hayatta “Eh ben artık yaşladım…” gibi bir cümle kurduğunu sanmıyorum örneğin! Herkes kendine dünyanın tek insanı gibi davranıyor – bu da kendini en iyi, en güzel, en hoş gördüğü haliyle gerçekleştirmesini sağlıyor sanırım. Gerçekten de her Parisli, her yaşta ve her konumda, genç ve güzel. İnsan kendine böyle davranmalı işte, dedirtiyor insana.

İnsan kendine iyi davranmalı gerçekten: Mümkün oldukça para biriktirmeli, arada bir Paris’e gitmeli, müzeleri sergileri görmeli, lüks dükkanlarda kendini havalı hissetmeli, parklarında sokaklarında yürüyüşler yapmalı, makaronlar ve taze çikolatalı ekmekler ve kanlı etler yemeli, bol kırmızı şarap içmeli ve Parislilere biraz sürünerek onlar gibi yaşsız ve canlı bir tatmin olmuşluğa bürünmeli.

Je coeur Paris*: I heart Paris / Paris’i seviyorum.

(şubat 2012)

Kategori:Dünya Benim İstiridyem