İçeriğe geç

Kar, kahve, keyif: Viyana

Cafe Schwarzenberg’de oturuyorum. Üç metrekarelik sıra sıra camlardan dışardaki kar manzarası, tarihi taş binalar ve telaşsızca yürüyen üç beş insan görülüyor. Meydanda –bir kez daha- at üstünde bir büyük asker / imparator / yönetici heykeli. Kafenin ahşap lambri duvarlarında sanat eserleri, tepede kristal avizeler (sabahın 10’u ve yine de yanıyor tabii ki), fırfırlı perdeler,  havada derin bir kahve kokusu ve fincan sesleri. Viyana’dayım, merkezi çeviren ring caddenin üzerinde, şehrin en eski kafelerinden birinde. Müzik yok Viyana kafelerinde. Hepsinde son model hoparlörler yerlerinde ama tek ses, insan konuşması ve porselen tıkırtısı. Doğrusu bu mu, bilmiyorum ama insanı rahatsız eden bir şey yok.

Kahveler kendi metal tepsileriyle geliyor masalara, bir bardak suyuyla birlikte. Kahveyi sadelerinden isteyince, yanında minik sütlüğüyle gelir. Gelir de, giderken sütlük olmayabilir! Ayşe’yle Almanca kursuna bu şehre geldiğimizde, 21 sene evvel, bayıldığımız o minik sütlükleri birer birer peçeteye sarıp tam çıkarken çantamıza atardık. Yoksa o erketelik yapardı da ben mi atardım, günahını almayayım? Hâlâ duruyor Viyana kafelerinden birkaç sevimli sütlüğüm, kahve fincanlarımın arasında.

Marketten son “schinken und kaese” alışverişimi de yaptım, son Viyana kahvemi de içiyorum ve az sonra geri dönüş için yola koyuluyoruz. Viyanalılar değişmiş, sıcak, sempatik insanlar olmuşlar, espri bile yapıyorlar. Yoksa ben mi değiştim? 21 sene! Az evvel sokakta, yakalarımı kaldırmış yürürken, yolumu bilir, hedefime giderken, kendi kendime dedim: İşte bunu seviyorum! Yabancı bir yerde, orası hiç yabancı değilmiş gibi, bana ait olmayan ve benim hakim olmadığım hiçbir şey yokmuş gibi, neşeyle var olmak. Dünyayla bir olmak ve dünyanın tadını çıkarmak bu belki de. Leben ist alles.

5 günde toplam bir kere bindiğimiz takside şoför, Es ist sehr kalt heute, diyor. Sıfırın altında 1 dereceymiş ama -10 gibi hissediliyormuş. Belvedere Sarayı’nın önünde hakikaten nasıl hareket etmeye devam edebildik, bilmiyorum, böyle bir soğuk… Neyse ki biletlerin satıldığı binanın önünde yine bir Weihnachtsmarket vardı – hemen bir punsch, bir bratkartoffeln, bir wurst bizi yeterince ısıtıp harekete geçirdi. Sonra da içeri girdik, Gustav Klimt muhteşem altın renkleri ve rengarenk bakış açısıyla içimizi ısıttı. Sergilerin sonundaki dev mermer salonun pencereleri, şehrin yeni yeni yanan ışıklarına bakıyordu. Saat 16.30’da kararıyor hava, Noel ışıklarını ve gece süslerini görmek için ideal bir durum!

Bulgar taksi şoförü, Noel süslerinin –Müslüman Türkiye’de de olsa – çocuklar için iyi olduğunu savunuyor. Almanca’yı nerde bu kadar iyi öğrendiniz, diye soruyor. 20 yıl önce burda Goethe kurslarına gelmiştim diyorum… Şaka gibi! Hundertwasser Haus’un yanından arabayla geçip, beni Kunsthaus Wien’de bırakması, sonra da kızlarla Riemelgasse’ye devam etmesi şeklinde anlaşıyoruz – Almancam gerçekten fena değil galiba!

Hundertwasser beni bu kez sadece cesaret, yaratıcılık, renk ve form olarak değil, ilke olarak da etkiledi. Şu sözüne o kadar bayıldım ki buzdolabı mıknatısını aldım, sık sık okuyayım diye: Die Linien, die man mit den Füssen zieht, um ins Museum zu gehen, sind bedeutender als die Linien die im Museum ausgestellt sind, yani “Müzeye girmek için ayaklarınızla çizdiğiniz çizgiler, müzenin duvarlarında sergilenenlerden daha önemlidir”. Diyor ki ayrıca, insanoğlu dümdüz yerlerde yürümek için yaratılmamış, düz yerler makina koymak için uygundur evet ama insan dağda bayırda engebeli yerlerde yürümeli, yaşamalı. Apartmanlarımızın, fabrikalarımızın, binalarımızın hatta kiliselerimizin rengarenk, farklı, doğayla bütün olmaması için hiçbir neden yok… Goethe günlerimizde Seyhan’ın her gün Hundertwasser Haus’a gidelim diye tutturmamdan bıkıp, “Bundan sonra bana Hundertwasser deme bir daha!” diye tavır koymasını da andım, bu arada.

Dönüşte güvenli Viyana’nın ıssız sokaklarından yürüyüp Tuna’nın üzerinden geçiyorum; Tuna sadece bölge bölge akıyor, çoğu buz yüzeyinin. Yürüyüş sokaklarında veya meydanlarda kurulu kulübeciklerde kestaneciler 7 veya 10 kestanelik paketler satıyor; punsch’lar €2’luk depozitolu kupalarda. Viyanalılar ise diyorum ya değişmişler, Noel coşkusundan mıdır yoksa kalıcı mı bilemiyorum, Alman kökenli olmanın sevimsizliğini aşmışlar: Her yerde (kafe, dükkan, sokak satıcısı…) selamlıyor, uğurluyor, sohbetler ve teşekkürler edip gülümsüyorlar. Yoksa bu bizim kendi güzel enerjimiz mi?!

Hem güzel enerjili, hem de azimli gezginleriz biz – Figlmüller’in önünde, yeminle sıfırın altında 3-5 derece bir havada, nerdeyse 1 saat içeri girmeyi bekledik! Önümüzdeki Türk çift (daha doğrusu çiftin erkeği, tabii ki) “alt tarafı bir şnitzel için” bu kadar beklemenin anlamını sorguluyordu ama sıcacık mekana girip şahane şnitzelleri yemeye başlayınca, hele de o patatesleri, bir de güzel soslu yeşil salataları, tamamen unuttuk donduğumuz o uzun dakikaları. Bir de bu güzel yemekleri ve leziz kahveleri Paris veya Londra’nın (hatta İstanbul’un) fahiş fiyatlarıyla değil, “normal insan fiyatlarıyla” yiyince insan ayrı bir keyif alıyor…

Ama Viyana kafe ve lokantalarının bir nahoşluğu var, hem de son derece şaşırtıcı: Birçoğunda sigara içiliyor! Evet, Viyana sigara içenlerin Avrupa’daki son kalesiymiş. Bizse bu kadar dumanlı bir kültürden gelip son hızla rahata alışangiller olarak, masada elinde sigarayla oturanları görüp irkilmeye ve dumanlı mekanlardan anında dönüp çıkmaya devam ettik. Neyse ki şehir genel olarak sakin ve tenha olduğundan dumanlar çok da yoğun değildi.

Gerçi bu tenhalık nasıl oluyor, anlamış değilim: Viyana’nın nüfusu 1,7 milyonmuş! Bu insanlar nerede gizleniyor, nerede geziyor bilmiyorum, birkaç yüzbin dense daha makul gelirdi. Bu rakamı söyleyen taksi şoförü, hafif karlı havada bir kez bile frene basmadan ilerlediğimiz havaalanı yolunda, “İstanbul 15 milyon civarı, değil mi?” diye karşılık verdi. Ama biz Türk olduğumuzu söylememiştik ki! “Wie wissen Sie, dass wir Türkisch sind?!” Konuşmamızdan anlamış – o kadar çok Türk var ki Viyana’da, herkesin bir iş arkadaşı, bir komşusu, bir ahbapları var ve Türkçe sürekli konuşuluyor bu şehirde.

Bir akşam tavsiye üzerine gittiğimiz İtalyan lokantasında isim yazdırmamız gerekti, İngilizce konuşarak aramızdan “Esra” ismini seçip söylediğimizde cevap Türkçe geldi. Sonra esmer ve kısa boylu garsonumuzdan da şüphelendik, nitekim bizim aramızda konuşmamızı duymuş, “Buyrun, iyi akşamlar,” diye gülümseyerek geldi yanımıza. “Yoksa şef de mi Türk?” dedik yarı şakayla; işletmeci Türk olduğundan çok Türk elemanları olduğunu söyledi garsonumuz. (Zaten makarnalarımız bol haşlanmış gelince evet, şefin Türk olduğu anlaşıldı!) Al dente makarna yapamamak kusur kalsın ama Avusturya’da yaşayan Türkler Almanya’dakilere kıyasla bence çok daha medeni, daha uyumlu, daha modern; kimse Türkler diye burun kıvırmıyor, ben de şahsen gurur duydum işlerini iyi yapan, dillerini güzel konuşan kandaşlarımla.

1.7 milyonluk Viyana’nın, bizim muhatap olduğumuz – herhalde – 170 bin kişilik Innerestadt bölgesi, haritada gözüktüğünün aksine ufacık bir yer. Ring içinde, yani bizi ilgilendiren bölgede bir uçtan ötekine yürümemiz yarım saat bile sürmüyor! Bu ufaklık sayesinde istediğimiz her yere kolayca ulaştık, mesela birçok müzeye. Museumsquartier diye bir yer yapmışlar, bilmiyorum ben gittiğimde var mıydı, aynı blok içinde Leopold Museum, Modern Sanat Müzesi ve bir (ilgimizi çekmeyen) müze daha; sonra ışıklardan karşıya geçince de devasa tarihi binalarında Sanat Tarihi Müzesi ve Doğa Tarihi Müzesi.

Museumsquartier civarında harika bir gün geçirdik: Hepimize hitap eden Leopold Müzesi’nde, beş ayrı kattaki beş ayrı sergiden seçtiklerimizi gezdik önce (ana sergi “Çıplak Erkekler”, kalıcı sergilerden biri – benim için tam olarak Viyana’yı temsil eden – Jugendstil, bir diğeri büyük Avusturyalı ressamlar Egon Schiele ve Gustav Klimt). Burda acıkınca hemen köşe başındaki Wurststand’a gittik ve ilk sokak mutfağı keşfimizi yaptık: kaesewurst hotdog ve amarettopunsch ve wildbeerenpunsch! İşte, dedik sıfır derecede donan ellerimizle peynir fışkıran sosislerimizi yemeye ve ağzımızı burnumuzu silmeye çalışırken, işte bunun için gelmiştik biz Viyana’ya zaten…

Ardından gezdiğimiz modern sanat müzesi MUMOK ise hiçbirimize hitap etmiyormuş, hızla gezip çıktık ve az evvel bomboş olan müze avlusunda çorbacılar, sıcak şarapçılar, köfteciler, krepçilerin arasına düştük– meğer bunlar gecesefası gibi hava kararınca standlarını açıp ortalığı şenlendirmeye başlıyormuş. Işık yansıtma oyunlarını, müzik gösterilerini, Viyana gençliğini falan da izleyip dönüşe geçtiğimizde ise ayrı bir şenliğe daldık: Koca bir Noel pazarı! Orda da standlar gezildi, süsler ve melekler alındı, yine punsch tadına bakıldı tabii… Koca sarayların yemyeşil bahçelerinden, göz alıcı atların çektiği faytonların yanlarından ve pırıl pırıl ışıklarla süslenmiş caddelerden yürüyerek Stefansdom’un yamacındaki evimize döndük.

Bir diğer müze günümüz de aynı rotayı tersten yaparak geçti: Bütün dükkanların kapalı olduğu pazar gününü sanat kültür (tabii yeme içme kültürü dahil!) faaliyetlerine ayırmıştık. Sabah koşa koşa gittiğimiz ilk kafede (Cafe Schwarzenberg) yer olmamasıyla ilk şokumuzu yaşadık. Neyse ki seçenek boldu: Cafe Central’e daha gitmemiştik, sonra Demel, sonra Griensteidl var… Önünde birçok yabancının bekleştiği Cafe Central harika görünüyordu; saat 10 olup açılmasıyla birlikte içeri hücum ederek güzel bir masada oturduk ve harika bir Viyana kahvaltısı ettik. Esas amacımız, çok methedilen Augustiner Kilisesi’ndeki pazar ayinini, daha doğrusu koro konserini izlemekti; kendimizi kahvaltıdan zar zor koparıp biraz gecikmeyle kiliseye varınca ayin kısmını geçip kısa fakat güzel bir konser dinleme ve güzel Katolik kilisesini soluma şansımız oldu.

Kilisenin hemen yanında, yine çok bahsedilen Ulusal Kütüphane karşımıza çıkınca hadi dedik: Elyazması yüzlerce kitap, yüzlerce yıllık müthiş yapıda sanki gülümseyerek bizi bekliyordu, İslam elyazmalarından dünya haritalarına. Bunu da halledince, artık bir kafeye daha girmemek için neden kalmadı ve nihayet pastalarının ve çikolatalarının görüntüleriyle büyüleyen Demel’de bulduk kendimizi. İki saat evvel bomboş olan Cafe Demel’de bu sefer sıraya girerek bekleyip nihayetinde ufacık bir masaya oturtulduk… Tüm Viyana kafelerindeki gibi burda da, Türk kadınlarının örgü örüp torun baktığı yaşlardaki kadın garsonlarımız gururla servis yaptılar pasta ve kahvelerimizi. Demel keyfinden sonra da ver elini Belvedere Sarayı ve Klimt sergisi.

Peki ya o konser, o konsere ne demeli! Hani Viyana Filarmoni’nin meşhur yılbaşı konserleri vardır ya, 1 Ocak sabahları bütün dünya izler hani, işte o konserlerin yapıldığı salonda bir kere. Ben sadece o salonda olduğu için gittiğimizi düşünüyordum (elbiselerimizi ve pullu kazaklarımızı falan giyerek!) ama meğersem aynı zamanda harika bir konsermiş… Aslında pek doğal değil mi zaten, yani Viyana’da kötü, hatta vasat bir klasik müzik konseri vermek akıllıca olur muydu ki?! Adamların yapısında var, doğal olarak Mozart’ın şehrinde bu müzik dinleniyor, seyirci iyi olunca, yoğun olunca da doğal olarak en iyisi sunuluyor burda.

Konserin öncesinde bir heuriger seferi yapalım istedik – daha doğrusu belleğinde güzel anılar olan ben istedim. Vakti zamanında müthiş hoşlandığımız, iriyarı Avusturyalı kadınların Tirol kıyafetleriyle koca biralar ve sürahiler dolusu şaraplar servis yaptığı heuriger’ler gözümün önünde;  bahçe içinde iki katlı evler, bahçeye de serilmiş koca tahta masalar, şarküteri usulü büfeden meze, yemek, salata seçip tabağına doldurtarak masana oturmak. Ama heyhat! Bulamadık öylesini. Ya uzaktı, ya kapalıydı, ya cazip gözükmedi. Ama tam o sırada, hem de bizim mahallede, müthiş gözüken bir Viyana lokantası bulduk: Zum Weissen Rauchfangkehrer.

Maksat tipik bir Avusturya lokantasıydı ya, herhalde şehirde bundan iyisini bulamazdık. Sevimli ama abartısız Avusturya dekorasyonu, İngilizceye de hakim bir servis, sade bir menü, harika yemekler… Erik püreli şampanya, tam kıvamında bir ördek, müthiş balkabağı çorbası… Koşarak çıkıp konserimize giderken hem midelerimiz hem yüzlerimiz gülüyordu. Daha da anlatmayayım diyorum, Museumsquartier’den evvel gittiğimiz yüzyıllık Cafe Sperl’i, bir gece yemek sonrası arayıp bulduğumuz bohem Cafe Hawelka’yı, alışveriş arasında girdiğimiz rengarenk Julius Meinl’ı ve muhteşem marketini, “öteki” şnitzelci Pöschl’ü ve çini sobasını, daha “hip” alışveriş bölgesi Lindengasse’de zar zor bulduğumuz tek kafe Alt Wiener’i…

Peki, onları hafızamın bir kenarına bırakmaya razıyım ama Naschmarkt’tan bahsetmem şart! Deli Cafe ile Neni Cafe arasında kaldığımız o zengin sabah. Naschmarkt adını duymuşuz ama nedir, neye benzer bir fikrimiz yok. Naschen ne demek, onu da bilmediğimizden, bir nevi sokak pazarı bekliyoruz ama bakalım… Ringden aşağı indik, Tuna kolunun bir kenarından başladı standlar. Girdik kalabalığın arasına ve yürümeye başladık: Sağlı sollu tezgahlar, önce deniz mahsulleri her türlü, balıklar, böcekler, sonra etler geliyor, salamlar, sucuklar, jambonlar, çığırtkan satıcılar sesleniyor, bir yerde taze İtalyan makarnaları tezgah tezgah, başka bir bölümde dönerciler (dönercilerimiz!), sonra kuruyemişçiler hurmaları cevizleri ve binbir çeşitleriyle, mezeciler – peynir doldurulmuş biberler, jambon sarılı peynirler, dolmalar ve falafeller –, Arap kebapçıları ve Türk manavları, Uzakdoğulular ve suşiler, Avusturyalıların dev gibi çeşit çeşit ekmekleri…

Meğersem naschen tatmak, atıştırmak vb demekmiş. Ve bu pazar da dünyanın her yanından yiyeceğin satıldığı yarı turistik yiyecek pazarı – gerçi sonunda mesela Hint işi masa örtüleri bulmayı da başardık ama… Bu arada şaşkınlıkla bakınıyoruz ama aslında aç bilaç, kahvaltı yapmak için Deli Cafe arıyoruz, herkes bize Neni Cafe mi diyor, hayır ısrarla döne döne, dönercilerimize sora sora ismini duyduğumuz Deli Cafe’yi arıyoruz… Ve fakat bulduğumuzda da kalabalık ve dumanlı bularak Neni Cafe’yi tercih ediyoruz! İyi de yapıyoruz doğrusu; meyve salatalı, pancake’li, şampanyalı güzel bir kahvaltı için harika ve sevimli bir yermiş. Karnımız doyduktan sonra Naschmarkt’ta biraz daha geziyoruz ama aklımız kalıyor: Keşke burda yaşıyor olsaydık da bütün bu yiyeceklerden taze taze evimize doldursaydık!

Yani anlayacağınız, biz Viyana’yı sevdik. Küçüklüğüne, derli topluluğuna, sakinliğine bayıldık. Paris’ten, Londra’dan, İstanbul’dan sonra müthiş hesaplı bulduk. Soğuk hava, kar, ayaz – geçici olduğundan olsa gerek – hoşumuza gitti. Bol sanat, tasarım, yeterince alışveriş, güzel yeme içme, kahve pasta, ambiansa uygun iklim, bol yürüme fırsatı ve böylece şehirle yakın temas… Daha ne ister ki insan?

(Aralık 2012)

Kategori:Dünya Benim İstiridyem