İçeriğe geç

Hindistan: Doğu seferlerimin birincisi

11Ekim Cuma, Rishikesh

Himalayaların eteklerinde, şiş gözlerimle oturuyorum. Sabahtan gürleyen gökler şimdi biraz daha sakin ama şahane bir kapalı, serin yağmur havası var. Otelin, daha doğrusu resort’un derinliklerinden bir chant sesleri geliyor, kim bilir nerede kimler meditasyon veya sabah ayini yapıyor. Henüz tüm açık alanları kaplayan yoga müziğini koymadılar teybe. İyi ki burdayım.

Toplanmayı bekleyen karman çorman bir bavul ve alınmayı bekleyen üç günlük kaşlar beni bekliyor. Ama yola çıktığımızdan beri ilk kez uykusunu almış ve -sayılı da olsa- boş saatleri olan bir insan olarak mutlu ve korkusuzum! Biraz sonra, az buçuk kavradığımız Rishikesh sokaklarına kendimi atıp uzun günümüz için erzak toparlayacağım oda arkadaşımla kendime. Sonra dönüp bavulu toplar, alet edevatı şarj eder, sırt çantalarımızı gerekli malzemeyle doldurur ve hep beraber tren istasyonuna doğru yola koyuluruz: bir kez daha 24 km uzaklıktaki Haridwar’a 1 saatte ulaşmak üzere!

Hindistan’daki üçüncü günümüzdeyiz. Sikas, benjamin ve mango ağaçlarının arasında otel lobisinin önündeki bahçede oturuyoruz. Burası çatlak bir yer: Şu ana kadar diyebildiğim tek şey bu. Bambaşka bir yer, başka bir dünya – aynen gidenlerden birinin dediği gibi. Rishikesh sokaklarından almak istediklerim arasında yiyecekten başka yeğenime 100 rupilik şallardan birkaç tane ve süslü bindi çıkartmaları var. Dönmeden önce alınacaklar arasında da Himalaya marka kozmetikler, diş macunu, saç yağları falan.

Şallardan buldum zar zor, fazla uzağa gitmeden; üç büyük bir küçük aldım. Bir de “Organik Store” buldum, tren kumanyası ordan: peynir, kraker, meyve suyu. Zaten bir miktar ezik muzumuz ve çeşitli çerezlerimiz var. Esas konu trende konfor ve temizlik meseleleri. Ama onları zaten trene binmeden evvel tahayyül etmek mümkün değil! Binerken burnumuza giren idrar kokusu, ardından ittir kaktır ulaştığımız epeski koltuklar, ufak bir çalı süpürgesiyle yerleri süpürerek bahşiş isteyen çocuk belki bir fikir verebilir…

Bu görüntüler üzerine koltuklar peştemalle kaplandı, hijyenik maskeleri olanlar taktı, koku bastırıcı öğeler kullanıma girdi. Az bir rötarla kalkan trende portatif çaycı çocuklar (“Çayyyy!” diye y’sini uzatarak sesleniyorlar Hintçe) ve cips satıcılar dolaşmaya başladı. Vagon çocuklar, Sihler, rengarenk insanlar dolu; bu Nuhnebiden kalma tren ne zaman, nereye varabilecek, asla belli değil… Rehberimize diyorum ki, Bu trende yalnız olmadığım için çok mutluyum, hepinize teşekkür ederim!

Gözlerimin şişliği henüz geçmemişken yine bir uyku çöktü hafiften. Fotoğraf makinam pil mazeretiyle iptal, 8 saatlik bu trende esas meşgul olacağım şey Hindistan anılarımı yazmak ve kitabımı okumak. O yüzden arada tek gözümü kapatma hakkım da var. Şimdi yazma işimi tamamlamak için başa dönüyorum ve ilk günlerde aldığım notları temize çekmeye girişiyorum…

8 Ekim Salı, Delhi – Rishikesh

If you’re happy and you know it clap your hands, if you’re happy and you know it clap your hands, if you’re happy and you know it then your face will surely show it, if you’re happy and you know it clap your hands.” Herkes ona hazırlan, buna hazırlan derken ve genel bir panik havası yayarken nihayet E. arkadaşım, Ah ne güzel, ne güzel, Hindistan!, dedi; bir şey ister misin diye sorduğumda da cevabı hazırdı: Her şey! B. hanımın kızı da geçenlerde demiş -ki bu bir genç kız- “Anne, gittiğimiz onca yer arasından nereyi özlüyorum biliyor musun, Hindistan’ı! Sanki burnumda tütüyor…”

2.5 saat! Delhi havaalanına indik, hala iki buçuk saate gülüyorum. Böyle bir saat farkı olabilir mi yahu? Tam bunu derken uçağın dergisinde Nepal’in saat farkını görmez miyiz: 5 saat 45 dakika! Devenin pabucu diye buna denir. Havadan Delhi tahlili yapıyoruz Esra’yla. Ona özenip kırk yılın başı uçakta tuvalete gideyim dedim, onda da başarısız oldum. Bir sürü transfer bizi bekliyor ve bir tren yolculuğu, o yüzden THY’nin bir yastığını çalıyorum.

Sıra, sıra, sıra: Delhi’ye varmak kolay değil! Pasaport kuyruğundayız ve umursamaz, ağır aksak görevlilerle başbaşayız. Önümüzdeki türbanlı adama bir başkası sesleniyor, Haci, Haci diye, açılan kuyruğu göstermeye. Bizim sıraya bakan görevli birden çekip gidiyor, tuvalete mi diye dalga geçiyoruz, ama sonra gülecek bir durum kalmıyor: Kuyruk olduğu gibi duruyor. Etrafta dolaşan üniformalı görevliler Nijerya’daki askerleri hatırlatıyor, yatık bereli.

Nihayet uzun uğraşlar ve beklemeler sonucu pasaporttan geçip sağ salim, yeni aydınlanan Delhi’ye çıkıyoruz. Hava sabahın 6’sına göre gayet sıcak ve nemli. Ve Hintliler henüz çok misafirperver ve güleryüzlü değiller. Gruptan bir çift, çift olmanın dezavantajlarından birini yaşıyor: Bagajlarından biri alınmadan terminalden çıkmışlar, her biri ötekinin aldığını sanmış! Bunu çözmeye çalışırken geçen zaman, üzerine yolların evlere şenlik hali, zaten de pasaporttan ne kadar zamanda geçmişiz, tabii ki trenimizi kaçırdık.

İstanbul Delhi’nin yanında dünyanın en planlı, en düzgün şehri tabii – burası tahayyül edilemez bir halde. Başkentin tren istasyonunun önünde nasıl bir kargaşa, bir kaos… Sonraki trene de yer olmayınca otobüs şoförümüzü ayarlıyoruz, 6 saatlik yol bizi bekliyor: hep methini duyduğum Hindistan karayollarında! Aslında Liberya’dan, Nijerya’dan sonra burada bir şey yok; şimdiye kadar her şey bana sadece acıklı Afrika seyahatimi hatırlatıyor. O anıları çok depreştirmesin de Hindistan, gerisi mühim değil…

Delhi’deki bu ilk dakikalarımda, az çok sefil yerler görmüş biri olarak, aklımın almayacağı fecaatte barınaklar ve barakalar ve içinde ailelerin yaşadığı “düz zemin + ağaç direk + naylon”dan müteşekkil “ev”ler gördüm. Kuşlara, ağaçlara, doğaya ve insanların renklerine bakmaya çalıştım ama sefalet beni soluksuz bıraktı. “Ama nasıl?! Ama niçin!?” diye kalakaldım – ve Hindu felsefesinde bir zamansızlık olabilir mi diye düşünmedim değil: Tasavvuf önderleri de derler ya sık sık, bilginin bir seviyeleri vardır, diyelim bana, bir evliyaya verilen bilgiyi verirsen hem ben yanlış yorumlarım, hem bilgi mundar olur. Bu vatandaşlara da “bir şey isteme, en iyi şey arzusuzluktur” bilgisi acaba biraz erken mi verilmiş… Anda kalmak, öncesini sonrasını düşünmemek bu gelişme(me) seviyesinde uygunsuz değil mi yani?.. Diye düşünüyorum ister istemez haddime düşmeyen bu şeyleri.

Neyse, şimdilik oda gibi süslenmiş kamyonları, arkalarından çocuklar sarkan okul servislerini ve yol kenarlarındaki Hintçe grafittileri izleyerek yola devam. Arada kapanmaya çalışan gözlerimizi, yola çıkan bir ineğe çarpmamak için zınk diye durunca veya 8 korna aynı anda çalmaya başlayınca falan irkilerek açıyoruz. Korna olayı şöyle: Burda korna iyi bir şey, nazikça uzun uzun çalınıyor! Bütün kamyonların arkasında “Horn please” yazıyor hatta. Zaten tüm araçlar şehirler arası yolda ikinci veya üçüncü vitesle gittiğinden hızlı bir durum yok. Yoldaki çukurlar ve kalabalık ve sollama / sollanma vaziyetleri sonucu ortalama hız herhalde 40 kilometre civarı. Neyse, şimdi bu Hindular ineklere neden tapıyordu, onu bir araştırayım…

13 Ekim Pazar, Amritsar – Dharamsala

“Good morning, ma’am, a very good morning…” Hindistan’da kaçıncı sabahımız bu, böyle başlayan: beşinci olmuş bile. 200 kilometrelik yolumuza koyulduk otobüsümüzle. Şoföre sorduk, 7-8 saatte gideriz dedi! Tam ben bunları yazarken de oda arkadaşım Esra geri yanımdaki sıraya geldi; “Huysuz tatilde!” diye kendiyle dalga geçerek. Burada otururken klimayı fazla buldu, muavine (evet bir muavinimiz var ve şoförle ikisi önde ayrı bir kabin / odada oturuyorlar) klimayı kısmayı anlatmaya çalıştı uzun süre, muavin ısrarla zaten kısıkta olduğunu söyleyince kös kös geri döndü. Tepesindeki fan kırık olduğundan kapatamadı, döndüremeyince çok soğuk diye arkada bir yere taşındı. Az sonra da, arka taraf feci sallıyor diye geri döndü! Bir yan koltuğa geçmesini önerdim, oraya da güneş geliyormuş… Eh, hassasiyet zor iş.

Doğrusu, şu ana kadar Afrika’nın en sefil ülkelerindekilerden çok farklı bir şey görmedim – his de aynı, görüntüler de. (Tabii burda, yalnız olmama avantajım var!) Gerçek anlamda güzel şeyler, doğal olarak at bokuna kelebek konmuş gibi gözüküyor. Buraya göre güzel olanlar ise, yalnız benim gözüme mi acaba, tapon, yalapşap, uydurukça veya alelacele yapılmış gibi. Diyelim tapınaklar veya özel binalar veya anıtlar… Buraya bayılan, kolay kolay da her şeye bayılmayan E. arkadaşıma mesaj atıyorum, Kardeş sen buranın nesine bayılmıştın diye. Henüz benim için Liberya’dan tek farkı, sokaklarda chant’ler çalınıp, herkesin birbirine Namaste demesi.

Memlekette bir avuç insan olarak, çoğunlukla kaşlar kaldırılıp garipsenerek yaptığımız ve söylediğimiz şeylerin burada norm olması, gerçekten harika bir duygu aslında. Öğrenilmiş bir şey olarak değil, içinde büyüdüğü ve içinde büyüttüğü bir kültür olarak Namaste demek, o mantraları mırıldanmak, Bir’liğe uygun davranmak diğerlerine. İşte bu, Hindistan farkı.

Gerçi Sihliğin merkezi olan Amritsar şehrinde Namaste de kalktı, yerine “Sat sri agal” geldi, ama el hareketi aynı. Burada nüfusun üçte ikisi Sih imiş. Sihlerin her şeyleri Hindular, Hintliler ve Müslümanların bir karışımı. İbadet kelimesi bile aynıymış mesela. Tapınaklara girerken alınlarını yere değiyor, iki ellerini yere bastırıyor, sonra yüzlerini sıvayıp elleri açıp göğüste birleştiriyorlar örneğin. Ama namaz zamanı, tapınak zorunluluğu gibi kısıtlamalar yok. Kutsal kitap istenen zamanda okunuyor.

Yola dönünce: Yol tamamıyla fantastik bir deneyim. Hiçbir sinir ve öfke ve hırs olmadan trafik savaşında otobüsler, motorlar, rikshaw’lar, inekler, köpekler. Eller kornada, ayaklar gazda, kelle koltukta! Kimse kızmıyor, kimsenin acelesi yok, kimse kendinde özellik / öncelik / hak görmüyor. Biz de gayet uyumlu turistler olarak en kısa zamanda Hindistan yollarına uyum sağlıyoruz ve arada bir zıplayıp koltuk aralarına yuvarlanarak da olsa uyumayı başarıyoruz.

14 Ekim Pazartesi, Dharamsala

Om mani padme hum, om mani padme hum… ezgileri geliyor pencereden. Dharamsala’dayım, 1750 metre yükseklikte, Himalayaların eteklerinde. Burası Tibet sürgünlerinin ve Nepallilerin yoğunlukta olduğu bir kasaba, kuzeyde ve o iki ülkeye yakın olduğundan. En büyük özelliği, Buda’nın enkarnasyonu olduğu kabul edilen, Tibet’in ve Budist cemaatin önderi olan Dalai Lama’nın yuvası olması. Ülkeyi Çin’in işgal etmesiyle buraya iltica eden Dalai Lama sürgündeki Tibet hükümetini kurmuş ve ardından büyük miktarda Tibetliyi de baskıdan kurtararak buraya getirmiş. O yüzden dükkanlardaki, sokak standlarındaki insanların çoğu Tibetli.

Zaten sokaklar her anlamda çok değişik şimdiye kadarki Hindistan’dan: daha az kirli, daha ineksiz, daha sessiz ve çok daha az sefalet var. Buraya çıkarkenki yolda bu anlaşılmaya başlanmıştı, tek tek evler daha temiz ve düzgündü, insanlar daha az, daha temiz ve daha uygardı… O kadar da şahane bir manzaranın içinde çıktık ki: Dar, kıvrılan tek şeritli bir yol, sağımız solumuz dağlar, karlı tepeler, bazen yukarda bazen aşağıda şehircikler, sonra ilerledikçe altımızda parlayan koca bir göl (Dal Gölü imiş) ve dev çamlar, sedirler, bohar ağaçları. Bohar, ya da ona benzer bir adı olan ağaç, buranın devasa ve anıtsal ağacı.

Tuvalet için durduğumuz tesiste, ağaçlardan zıplayarak ve kayalardan yuvarlanarak bize doğru gelen maymun ailelerini seyrettik. Bir gün bir maymuna muz verip onu bir saniye içinde soyup yemesini izlememiz gerekiyormuş! Biz tuvalet kuyruğuna girip çıkışta baştan ayağa tek tek dezenfekte olurken, şoförümüz de otobüsten inmiş, yolun karşısında -kafasını çevirip bizi de kontrol ederekten!- ihtiyacını gideriyordu. Yanımızdan okul servisi geçti: İçi tıklım tıkış dolu, üstüne de -evet doğru, otobüsün tepesine- 10-15 kadar öğrenci almış…

When R. asked J., “Is your goal to complete 100.000 khorwa?” he replied, “My goal is to continue.” “I never set any goals for khorwa or prostrations. The Stupa has taught me that walking the path in the present is more important than reaching any goal…” 

“Hedefin 100,000 khorwa yapmak mı?” “Hedefim devam etmek. Herhangi bir hedef koymadım… Anda kalarak yolda yürümenin herhangi bir hedefe ulaşmaktan daha önemli olduğunu öğrendim.” Mahayana geleneğini (ne olduğunu sormayın) devam ettirmeyi amaçlayanların dergisi Mandala’nın elimdeki sayısından bir alıntı bu. Dergiyi sabahleyin Dalai Lama’nın tapınağında buldum – bırakılmış gibiydi ama yine de tereddüt ettim doğrusu: Almak acaba Budist felsefeye aykırı mı oldu?! Anladığım kadarıyla khorwa, Budistlerin yaptığı ibadet hareketi; bizim bildiğimiz güneşe selam ile namazın arasında bir hareket. Her halukarda bu laf bana çok etkili oldu: Hedefim, devam etmek

11Ekim Cuma, Haridwar – Amritsar

Domuzların yavrularıyla gezdiği tren istasyonunda, rehbersiz asla bulamayacağımız peronumuzu ve trenimizi bulup biniyoruz. Hindistan’daki ilk tren maceramız – kaçırdığımızdan sonraki yani. Kadınların kıyafetleri, adamların türbanları ve sakal modelleri gibi eğlencelerimiz var. Biletçi, yolcuların isimlerini kontrol etmekle kalmayıp bir de rehberimizden değişen bilet fiyatlarının farkını alıyor!

Vagonda komşumuz olan kadından, anlaşabildiğimiz kadar Hint sosyal hayatı hakkında bilgi edinmeye siftiniyoruz. Kendisi 33 yaşında ve 17 senedir evli imiş. Kocası Air India’da mühendis, yani orta sınıf bir aileler. 3 çocuğu var, az arkada oturan 14 yaşındaki kızı 10 sene sonra evleneceğini beyan ediyor – ama tabii ki ailesinin seçtiği adayla. Benim yanımda da ataerkil bir aile var: anne, baba, çok genç bir gelin ve iki ağlayan çocuk. Oğulları Kanada’da yaşıyormuş. “Pani lo, cold drink lo.” Vagonda gezen satıcının melodik bir şekilde söylediği kelimeleri babaya soruyorum ne demek diye, “Su alan, cold drink alan?” demekmiş. Dilime takılıyor: Pani lo, cold drink lo… 

Rishikesh’ten Haridwar’a gelirken arabada çalan şarkının sözleri şöyle: You are very beautiful, you are very beautiful, you are very beautiful... ve böyle devam ediyor sonuna kadar. Pani lo, cold drink lo... Trene çeşitli istasyonlarda çeşitli satıcılar biniyor, alelacele satacaklarını satıp yok oluyorlar: çaycı, kahveci, duvarlardan yapışarak yuvarlanan Örümcek Adam satan çocuk… Birimizin eline sıkacakken, yanlışlıkla yanında oturan Hintli adamın kafasına dezenfektan sprey sıkınca gülme krizine giriyoruz: Bütün Hindistan’ı dezenfekte etmeye mi niyetliyiz nedir!

Om nama shivaya.” Sabah akıl almaz fedakarlıklarla, yani uzuuun yolculuğun ertesi günü 4.30’da kalkarak gittiğimiz tapınaktaki sabah töreninden bir cümle. Hintçede ş, ç, s aynı harf gibi, telaffuz edene bağlı olarak değişiyor. Dilbilgisine girince, grupta bir Candan daha olunca adımın manasını da öğreniyorum kolayca: Hem bindinin adı, hem de cool demekmiş. Bir de daha sonra, birisinin onu kokladığını söyledi genç Candan: Aynı zamanda kokulu sandal ağacının mı ismiymiş, nedir… Hintçe zor, Hintli isimleri zor: Tombul yanaklı Hindu rehberimizin adını soruyoruz bir ara grup liderimize, cevap şöyle: “Hmmm, ben ona my friend diyorum!”

Tapınaktaki sabah törenine gelince: Saat 5’de başlıyor ve sonra da öööyle devam ediyor. Nereye kadar derseniz, bilmiyoruz valla, biz çıkarken hala her yerde bir şeyler söyleniyor, çalınıyor, yakılıyor, eğilinip kalkılıyordu… Bir salonda, salonun ortasındaki kutucukta bir adam bir şeyin üzerine sütler döküyor, bir ezgiler söyleniyor, birileri girip süt döküp çıkıyor, tekrar sıraya giriyor… Başka bir salonda meditasyon yapılıyor… Her köşedeki çeşitli büstlerin, heykellerin, tabloların önlerinde mumlar yakılıp eğilip kalkılıyor. Sütlü salondaki başka bir kutucukta ateş yanıyor, onun başında bir şeyler söyleniyor konuyor kaldırılıyor… Sonra sütlü kutucukta bu sefer bir mumlar yakılıyor, acil bir hareketlerle biz izleyenler sıraya diziliyoruz -kadınlar bir tarafa erkekler diğer tarafa- ve mumlar bize doğru geliyor, aramızdan geçerken ateşini kendimize doğru çekiyoruz: Shiva’nın ruhu imiş o ateş, bizi koruyacakmış…

Kim bilir daha neler oldu bitti o sabah ayininde, neler söylendi neler dilendi… Biz elbet bir noktada veda edip çıktık, yeşillikler içindeki otelimize döndük, banyomuza girmek üzere ışığı açmaya kalkıştık, lamba düğmesinden çarpılıp çığlık attık, yanımızdaki oda arkadaşımız banyoda maymun gördüğümüzü sandı, vs vs… Komiklikler bir yana, Hinduların her sabah ve her akşam yaptığı bu ayinler hala aklımı kurcalamakta: Bir halk gününün bu kadar uzun bir kısmını tapınarak nasıl geçirebilir?! Yapacak hiçbir şey, bekleyen hiçbir iş güç yok mudur?! Yoksa hayat dediğin, ayin yaptığın, dua ettiğin tapınakla ardından kıvrılıp uyuduğun sokak kenarı veya ağaç altı arasında geçen bir isteksizlik abidesi midir?..

12 Ekim Cumartesi, Amritsar

Güleryüzlü rehberimiz Goldi (bu kadar da köpek ismi gibi olur mu yahu!) bize Sihlik dersi veriyor. Amritsar, Sihliğin merkezi olan şehir. Müthiş bir tapınakları var ve şehir nüfusunun üçte ikisini oluşturuyorlar. Saçlarını, “Tanrının bize bahşettiklerini temiz tutmak için” türbanla sarıyorlar (kadınlar da başlarını gevşekçe örtüyor) ve erkekler saç ve sakallarını kesmiyorlar. Ayrıca kendilerine güveni simgeleyen bir kılıç veya bıçak taşımak zorundalar; kollarında da gerçeği hatırlatan birer bilezik. İbadetlerini istedikleri zaman, istedikleri yerde yapabiliyorlar.

1120 sayfalık Kutsal kitapları 10 guru tarafından yazılmış ve sonuncu guru, bundan sonra yeni gurular olmayacağını ve sadece Kutsal Kitap’ın takip edilmesi gerektiğini buyurmuş. O yüzden adanmış Sihler sürekli ellerinde kitapları, Golden Temple’ın her yerinde ibadet ediyorlar. Ama nasıl sakin, nasıl güler yüzlü bir haldeler aynı zamanda, yumuşak, müsamahakar insanlar. O tapınağa her gün giren belki 100,000 insana ne kadar “bir” olarak davranıyorlar…

Tabii tapınak her gün 60-70 bin kişiye yemek veriyor olduğuna göre, en az bu kadar giren çıkanı vardır. Yemek vermelerinin esas anlamı da, açları doyurmaktan ziyade, herkesin eşit ve bir olduğunu deneyimlemek – yemek, herkesin eşit ve bir olduğunu görmek ve göstermek için yeniyor yani. Eşitlik falan filan – ama bir çoğu ilk defa beyaz insan görüyor ve bizle foto çektirmeye uğraşıyor.

Ama tapınağa giden sokaklar, asla insanı böyle bir spiritüel deneyim için hazırlamıyor! Bu kadar karmaşa, bu kadar şamata, bu kadar pislik ve sefaletin saf altından yapılmış bir tapınağın yanıbaşında yer alması akıl alır gibi değil. Tapınağın sunaklarını, mutfak ve yemekhanesini, müzesini sürekli çalan dualar eşliğinde gezdikten sonra geri gerçek hayatın, yani bu karmaşanın içine girip rengarenk işli terlikler, metal Sih “gerçeklik” bilezikleri, takkeler alıyoruz. Yüzlerce rikshaw karınca gibi etrafımızda işliyor – çok gürültülü karıncalar!

Ve burdan çıkıp nereye gidiyoruz: bir alışveriş merkezine! Evet bildiğimiz usül, belki Gaziantep ya da Samsun’dakiler gibi, kapalı, klimalı, Batılı dükkanlarla dolu ve kapıda güvenliği olan… Güvenlik deyince, çantamız aranırken kabul edilmeyip el konulan ürünler arasında çakmak ve pil de var. Kocaman bir markete girip erzak ve çay alıyoruz; ardından bildiğimiz usül bir kafeye oturuyoruz yorgun argın; özlediğim gibi bir cafe latte içiyorum. Hem yorgunluk atıyor, hem ruhumuzu biraz sakinleştiriyoruz: Ses ve hareketin insanı ne kadar yorduğu inanılır gibi değil.

Dün gece trenden geç saatte otele geldiğimizde içtiğimiz biralar -ve benim denediğim Hint şarabı- da esas olarak ruh sükuneti amaçlıydı zaten. Bugün öğleden sonra, Golden Temple ve İngilizlerin Hintlileri barışçıl bir protesto sonunda rastgele vurduğu anıtsal park gezildikten sonra kendimizi attığımız tandoori restoranda biralar söylendi. Ben bir kez daha doğru yemek söylemeyi başaramadığım için ağzımın tadını yakalamakta başarısız oldum ama diğer masa son derece güzel yemiş olarak kalktı.

Goldi, kısa saçlı modern görünüşlü bir genç adam. Sihlikten bahsederken, özellikle de Sihlerin saçlarını ve türbanlarını sorduğumuzda, kendinin de (elhamdülillah!) Sih olduğunu ama iki sene evvel saçlarını kestiğini söyledi. Kolunda bileziği duruyor tabii, herhalde bıçağı da vardır. Tapınağa girerken herkes gibi o da başını örttü – evet, erkekler ve çocuklar dahil herkes başını kabaca da olsa örtmek zorunda Sih tapınağında, ve ayaklar mecburi çıplak. Şimdiye kadarki “ayakkabıyı çıkar, çorabı giy, tapınaktan çıkarken çorabı çöpe at” tekniği dahi uymuyor yani!

Evet tapınak çok temiz ve bembeyaz mermerlere basmak çok keyifli ama ya mutfak?! Ya tapınaktan mutfağa giden yol? Ateş yakılan ocak başı, odun taşınan yollar, çöplerin döküldüğü aralıklar? Söylüyorum, çıplak ayak gezmek hiç eğlenceli değil! Sarmısak soyulan bezin üstündeki ayaklar, açılacak hamur toplarının üstündeki sinekler, onca çalışan insanın terleri de ayrı hikaye tabii. Ama o ayaklar neden çıplakmış, tapınak kirlenmesin diye mi, hiç sordunuz mu? Hayır efendim, tapınağın enerjisini en iyi şekilde alabilmemiz için! (Bu da daha ilerde, Doktor DJ’den edindiğimiz bilgi.)

Altın Tapınak’tan geri dönerken, bir kenardaki izbe dükkanlar arasında “Decent Gift Center” görünce (bana göre Türkçesi, “idare eder hediye merkezi”) gülmeye başlıyorum ve aklıma Rishikesh’teki dükkanın “bad sheets” tabelası geliyor (bed sheets, yatak çarşafları; bad sheets, kötü çarşaflar). Bir diğer koptuğumuz vaka da şöyle: Amritsar’daki otelde hep beraber resim çektiriyoruz. Önce rehberle vedalaşırken onunla resim çektirmek istiyoruz; kapı görevlisi bizi fotoğraflıyor, bakıyoruz, rehber karede yok! Sığmamış… Buna kopuyoruz bir parti. Ardından çok güldüğümüz için kapı görevlisi alınmasın diye “Gel senle de resim çektirelim,” diyoruz, kapı gibi adam iki adımda gelip lönk diye Selda’yla benim tam önümüze dikiliyor… Yorgunluk da var, yerlere yuvarlandık vallaha…

Her toprağın ayıbı, oluru farklı ya, ilk rehberimiz My Friend’e sorduk, “Sen Hindu musun?” diye. Cevap evet. Sonra da birimiz, her tanrıya aynı saygıyı göstermediğini fark etmiş, “Shiva’ya mı tapıyorsun?” diye sordu. Gerçekten öyleymiş, bütün tanrılara inanıyorum, ama Shiva’ya tapıyorum, dedi. Hindulukta böyle bir seçenek durumu varmış. Bunu sormak ayıp mı peki, dedik sonrasında, neyse o da değilmiş.

Ama elele gezen erkekleri soramadım yine de. Amritsar’da, hatta sonra Agra’da falan da gördük, erkekler arasında elele gezme huyu var, parmakları birbirine geçirerek, özellikle gençlerde gördüm. Soracaktım rehbere, sonra düşündüm, ne diyecek ki?! Öyle gezerler işte!

13 Ekim Pazar, Dharamsala

Dağlara, tepelere, sonra daha daha tepelere tırmanıyoruz. Dharamsala yolu. Otobüsümüzle (buraya başka türlü pek ulaşım yok) ağır, ağır ilerlemekteyiz. Yol haritaya göre 200 kilometre, şoföre göre 7-8 saat. Gidene kadar eminim mutlaka bir hesap yanlışı olduğuna; ya yol kilometre olarak daha uzun, ya daha az sürecek…

Yol üzerinde Kangra Havaalanını (benim bahçem daha bir görünür, daha bir işaretlidir!) ve “Welcome to Himachal” tabelasını geçtik, maymunların fink attığı çalılıklarla kaplı virajlı bir gidiş bir gelişli yollardan, aynı anda tek aracın geçebildiği köprülerden geçtik. Ve Şirince yolunun son yarısına benzer, daha dik ve daha virajlı kısmına geldiğimizde, hem de yerleşim birimlerinden geçmeye başladığımızda, yollar bir otobüsü ancak sığdırabildiğinde anladım yolun niye 7 saat süreceğini.

Şoför iki saat daha yolumuz var dedikten az sonra tabela gözüktü: Dharamsala 13 km! Tüm beklentileri bir kenara koymuş, akşam yemeğine varsak iyi diyordum ama nasıl olduysa yarım saat sonra vardık Dharamsala – Mac Leod-Ganj’a. Şehrin aşağı kısmı var, daha önce içinden geçtiğimiz yerleşim yerleri, daha sıradan, özelliksiz. Mac Leod-Ganj ise esas farklı olan, hem de içinde Dalai Lama’yı barındıran. Bu civarda yavaşlayan otobüsümüze bir genç adam bindi; yolcu bile aldık diyorduk ki yolcunun yerel rehberimiz olduğu anlaşıldı: Anil. (Bu insanlar hangi arada ne derede nasıl haberleşip böyle buluşabiliyorlar, kavrayamadım hiç!)

Akşam ufak şehrimizde, grup liderimizin pek iyi bildiği Tibet lokantasına gidiyoruz. Bilmesek girmeyeceğimiz, kılıksız bir yer ama içerisi ve yemek seçenekleri hakikaten güzel. Hem de yan masada Budist rahipler, daha doğrusu rahip adayları geleneksel kıyafetleriyle yemek yemiyorlar mı! Kıyafetin anlamı… evet anlamıyla ilgili birileri bir şeyler söyledi ama unuttum, benim aklımda (maalesef kapitalizm çocuklarıyız) bir Pepsi reklamı, bir de Çokonat reklamı.

Dayanamadık, şimdiye kadar hep egzotik bir manzara olarak hafsalamızda yer alan rahipleri taciz ederek resimler çektirdik. Hazır bulaşmışken sabah aralarına karışmak için chant saati de sorduk, 7.30 dediler, ne ala – bize bir sabah daha uyku yok… Tibet lokantamız netice olarak harikaydı, herkes biralar içip keyiflendi, mekanın özel tatlısı “hello to the queen” paylaşıldı – bisküvi kırıntısı üzerine dondurma ve çikolata sosundan oluşan sofistike(!) bir tatlı. Yorgunluktan başımız dönüyor ama mutluyuz. Dharamsala’da, Himalayaların kıyısında, Dalai Lama’nın mekanındayız…

14 Ekim Pazartesi, Mac Leod-Ganj

Şehrin aşağı kısmı, yukarı kısmı, çeşitli kısımları ve semtleri var. Biz de Mac Leod-Ganj’dayız işte. Dalai Lama da burda, turistler ve spiritüalist Batılılar da. Ufak bir yerleşim yeri, diyorum, bizim köyden hallice, 3-4 tane caddesi var, nüfusu kaç kişi olabilir ki?.. 2 milyon. Evet, rehber Anil gerçekten bu cevabı veriyor. Çeşitli köylere ve görmediğimiz dağ tepelerine, yamaç ve vadilere dağılmış durumdaymış nüfus. Hindistan böyle işte, ülkede bir milyar iki yüz milyon kişi olunca 1.750 metre yüksekte bile sükunet yok!

Anil ile buluşmamız kahvaltıdan sonra; sabahın köründe ise Dalai Lama tapınağıyla randevumuz var. Gerçi artık 7.30 sabahın körü gelmiyor ya, neyse… Dün geceki Budist arkadaşların ayinindeyiz işte. Düşündüğümüz gibi bir chant olmasa da hoş, etkileyici, en azından benim gibi her ritüeli, her töreni seven biri için ilginç.

Aynı klasik görüntüde bir sürü rahip / aday, tapınakta yerde oturuyorlar düzenli bir şekilde, monoton bir ses tonuyla bir nakarat söylüyorlar. Bir süre sonra nakarat duruyor ve kakofonik bir şekilde ellerindeki zil, çan, dümbelek gibi şeyleri çalıyorlar. Sonra yine nakarat kısmı devam ediyor, ve bu böyle böyle devam ediyor. Öyle ki ben sonunda şöyle bir çıkarıma geldim: “Monoton olarak söylenen nakarat, içimizde varmak istediğimiz sükunet, düzlük, huzur hali. Araya düzeni bozan, şamata yapan, gürültücü bir şeyler girse de, tekrar o düz huzur haline geri dönüyoruz. Amaç da bu zaten: Dünyanın kaosuna ve şamatasına aldırış etmeden, onu bir kenara bırakarak içimizde huzur ve dengede kalabilmek.” Muhtemelen bu törenin açılımı bu değildir ama olsun, bana bunu ifade etti, kime ne?..

Dharamsala rehberimiz Anil’den Budizm hakkında özet bilgi istiyoruz otelden çıkmadan. Otelimiz harika bir yerde, bu arada: dağın kenarında, aşağıya doğru bakan kocaman camları var, hem odalarımızda, hem de lobide. İşte lobide bu dev camlardan çamlı dağlara, vadilere, aşağıda parlayan Dal Gölü’ne bakarak Buda’yı dinliyoruz Anil’den: Buda, sahip olduğu her şeyi kaybedince bilgiyi edinmiş, yani Budi’yi. Heykellerde eliyle yere dokunurmuş: Evrene, Aydınlandım ve seninle birim, diyormuş.

Sabah ayininde, rahipler nakaratlarını söylerken, biz de yerlere oturup dinledik. Yine neredeyim Tanrım, dedim. Bir kez daha böyle olmuştum, ne tuhaf: İspanya’nın ortalarında bir dağda, kendi halindeki Rabanal del Camino adlı küçük köyde. Ben nasıl bir mucizeyle buradayım, demiştim: Ege’nin bir dağındaki bir küçük köyden kalkıp gelmiş Müslüman bir kadın olarak, Benedikt Manastırında akşam ayininde bulmuştum kendimi. Ne fantastik bir şey!.. İşte şimdi de Dalai Lama’nın tapınağında, gözlerimi kapatıp İlahi Güce, “Evrendeki yerimi bulmama yardım et,” dedim. Anında cevap geldi: “Evrendeki yerindesin!” Ben de bu kez içimden, sevgi ve sevgiyle yaşama istedim…

Anil “natural truth” (doğal gerçek) ile karmanın farkını anlattı – ya da anlatmaya çalıştı. Kendi içinde doğal gerçekte kalmakmış esas önemli olan. Epey detaylı bir bilgiler vardı ama zaten bir lokmasını anlamıştım, onu da unuttum… Bense Hindistan seferimde henüz b.ka basmamayı başardım: Buda’ya göre bu da “natural truth” sayılır mı? Ben b.ka basmayarak kendi içimdeki b.ksuzluğu… falan neyse. Zaten grupta da galiba Selda demişti, her şeyin derin evrensel anlamını aramaktan vazgeçsek diye… Kendisi Rishikesh’te b.ka basarak dükkana alınmamıştı, bu arada!

Dharamsala’da şehrin biraz dışına çıktık, şelaleye yürüyoruz muhteşem dağlar arasından. Bulutlar, aralarında tapınaklar, otelcikler. Şelale çok hoş, yolu daha da hoş. Böyle büyük bir şehrin yanıbaşında böyle bir yere gelmek, yürüyüp tırmanmak, Hintliler ve Tibetliler ve turistlerle birlikte dolaşmak güzel. Biz ince uzun yoldan yukarı doğru tırmanırken altımızda bir çay akıyor. Çayın epey altında bir yerde Tibetli rahipler görünüyor kırmızı turuncu kıyafetleriyle, aman ne güzel rahipler de haftasonu gezmesi yapıyor diye zumlayarak resimlerini çekiyorum. Bir bakıyorum ki adamlar soyunuyor, çayda kıyafetlerini yıkamak üzere!

Aramızdaki gençlere – uygun müşteri olarak görüldükleri – bir dükkanda hashish teklifi yapılıyor, turistik şelale dükkanlarından alışverişler ediliyor, yoldaki Hint kınacılarından kollara ellere boyamalar yaptırılıyor. Ardından yine otobüse doluşup, şehre tırmanırken ormanın içinde gördüğümüz kiliseye gidiyoruz: Church of St John in the Wilderness. Hakikaten vahşi doğanın bağrında, vakti zamanında buralara kadar ulaşmış olan ingilizler tarafından yaptırılmış. “In the midst of life, we are in death,” diyor kilise bize.

Maymun desenli kahve içtiğim kafede oturup keyif yapıyorum dönüşte. Modern dünyanın wifi olanaklarıyla uzaklardan güzel haber geliyor: Gezinin kalan kısmı için araba ayarlanabilmiş, altı kişi kalacağımız son üç gün özel şoförlü arabayla Jaipur ve Delhi’yi gezebileceğiz… Yaşasın! Hiç bunları planlamadan uzatmıştım oysa ben bu üç günü, Delhi’de biraz kendi başıma takılırım herhalde diye, neye niyet neye kısmet.

Dharamsala’ya damgasını vuran yatak örtüsü arayışım nihayet başarıyla sonuçlandı, taşımasına da üşenmeyerek müthiş ağır, müthiş buraların el işinden bir örtü aldım. Arada sokaktan ilerlerken baktım bizimkiler bir ufak dükkanda, meğer tesbih dizdiriyorlarmış, aa ne güzel fikir! Haydi ben de eklendim mi sıraya… Tibet usulü dizilenleri bozup, bizim usul tesbihler diziliyor teker teker memlekete hediyelik olarak.

Tesbihcimiz Muhammed Yasin Keşmirli bir Müslüman genç. Oralardan kaçmış, burda ekmek parası uğruna didiniyor, ailesi orda, henüz evlenememiş… Onca tesbih dizilirken epey tanışıp muhabbet ettik tabii: “En iyi şey evlenip çocuk yapmak!” savından sonra, son ben kalmış ve ağzımda tüm sokaklardaki mantrayı mırıldanırken, “Niye om mani padme hum?” müdahalesine maruz kaldım. Peki o halde, dedim, bu iyi mi: Allahhümme salli ala, seyyid ina… Aman, bir ağzı kulaklarına vardı ki görmeyin!

Dharamsala köpek imparatorluğu! İnek gibi kutsal sanki. Tek bir hayvana ufacık kötü davranıldığını görmedim. Köpeklerin de alınlarına kırmızı boyayla bindi yapılmış! Bunun biraz da buradaki beyazların işi olduğunu düşünüyorum, sadece bindinin değil de iyi davranmanın yani. Kedi yok dedim rehbere, çok az var ama köpek çok dedi. Yalçın bey Amritsar’da park girişinde bulduğu yaralı kuşu, kuş bakan birine teslim etmiş. Nasılsa! İnsanlara bile bakılamazken bir de kuş bakanlar var demek… Bu da bir şey.

Dalai Lama tapınağından aldığım Budist dergiyi karıştırıyorum bir ara, bir makalede şöyle yazıyor: We make the ocean and the fish will come. (Okyanusu yapalım, balıklar gelir.) Lama bişi demiş bu lafı. Mac Leod-Ganj’ın az yukarısındaki dağ köyüne çıkılabilirmiş gezmeye, isteyen taksi, yani tuktuk ile gidecek, rehber Anil’e soruyoruz, şoföre ne diyelim? “Nothing.” Yahu nasıl hiçbir şey yani, bir yer ismi söylemek gerekmiyor mu taksiye binince? Nothing. Meğer köyün adı Nadi imiş, hey Allahım ne güldüm… Sonuçta gidenler arasına katılamadım Nothing’e, alışverişle ikisinin arasından seçmem gerekince.

Alışveriş yolunda çeşitli beyazlarla karşılaşıyoruz. Daha önce başka bir yere koştururken gördüğüm, pek tatlı Tibet Yak tişörtleri ortadan kayboldu, sokakta in çık bir türlü bulamadım, bizim yeğenler de böylece keleğe geldi. Akşam yine heyecanla koştuğumuz yer ise Tibet yemekçisi – ama bu sefer karşıdaki ufak Tekel dükkanından şarabımızı da alıp geliyoruz. Her şey çok ucuz Hindistan’da, yalnız içki, özellikle de şarap pahalı; sanırım bir sürü vergi var ondan. Bu kez lokantada ne yiyeceğimizi daha iyi biliyoruz, herkes mutlu. Özlem’in geçen sefer yediği kuzusu şahane mesela!

15 Ekim Salı, Dharamsala – Pathankot – Delhi

Yaklaşık 15 dakikadır olduğumuz yerde duruyoruz. Dharamsala’dan Pathankot’a giden yolda, otobüsümüzdeyiz. Pathankot merkezi bir istasyon, ordan Delhi trenine bineceğiz akşam 9 civarında ve geceyi trende geçireceğiz. Çok, çok, çok merak içindeyiz bu nasıl bir şey olacak diye! Uyku bastı, sessizlik çöktü. Sakin Dharamsala’nın altını üstüne getirip çeşitli dükkanları çekirge sürüsü misali ihya eden grubumuz, halihazırda kaotik Delhi’ye giderken enerji toplamaya çalışıyor. Herhalde, diyorum, nerdeyse üç gün güzel Dharamsala’da, sükunette ve Budistlerle kaldıktan sonra Delhi bizi paldır küldür dövecek…

İkinci sabah tapınağa gittik tabii yine (hayatta kaç sabah Dalai Lama tapınağına gelme fırsatı olur insanın!), bu kez chant veya tören yoktu. Budist namaskara yaptık biz de. Geniş alanlarda bunun için matlar ve gerekli malzeme var, herkes istediği yerde istediği kadar yapıyor. Harika bir egzersiz, bedene ve ruha. Belli bir sayıda yapılması usuldenmiş (108 miydi?!) ama ben kendimi kaptırdım ve saymadım bile. Sonra, ya da önce miydi, tapınakta oturdum kendi başıma: Tüm yaşadıklarım için şükrettim ve evrenden, bana bahşettiği bütün güzelliklerin karşılığını vermeme yardım etmesini diledim. Evren, ki yanlış anlamayın, benle öyle pek sık konuşmaz, hemen cevabı yetiştirdi: “Karşılığını veriyorsun varlığınla!”

Dharamsala, kalbimi çeldi, kalbimi çaldı… Üç gün art arda aynı kafede, maymun desenli cappuccino içtim. Aynı adamlarla selamlaştım, kader birliği içinde olduğumuz beyazlarla fikir alışverişi yaptım. Keşmirli Müslüman kardeşimize sokaktan geçerken Selamünaleyküm diye seslendim. Dükkan vitrinlerini, tezgahların kolyelerini, sokakların mantralarını ezberledim. İçimde kendiliğinden çınlamaya başladı artık: Om mani padme hum, om mani padme hum…

Sonra yine yol, yol, yol… Hindistan yavaştan kendini sevdirir, alır beni senden bana getirir. Hakikaten, ilk bir iki günde pek sıcak bakmadığımız her şey, şimdi daha bir hoşlukla anımsanır oldu. Biraz alışma, biraz anı edinme, biraz kötüden iyiye doğru ilerlememiz… “It kind of grows on you.

16 Ekim Çarşamba, Delhi

Dün akşam tren istasyonunda bavullarımızın üstlerinde falan trenimizi bekliyoruz, tuvalet burada mı trende mi daha fenadır gibi can alıcı sorularla cebelleşiyoruz, bir anons yapıldı: 10 saat rötar! Başka bir trenin neyse ki. Böyle manzaraları ben istisna veya abartı zannederdim, değilmiş. Bazı vagonlar var, görüyoruz, içlerinde insanlar, nasıl diyeyim, pencerelerden dışarı fışkırmış durumda. Vagon pencereleri demir parmaklıklı çünkü içerdekiler dışarı dökülebilir, veya zaten dışardan da girmek isteyenler olabilir. Bu kalabalığa bakmak bile insanı mahvediyor.

Neyse, trenimiz geldi, görevlilerle saçma bilet konuları nedeniyle biraz uğraştık, sonra bölmelerimize yerleştik. Islak mendillerle yatak parmaklıklarından lambalara, askılardan camlara kadar güzel birer temizlik yaptıktan sonra üstlü altlı ranzalara serildik en rahat kıyafetlerimizle. Dün akşamdan zulalanmış şaraplarımız da ellerimizde dolaşa dolaşa uykuya yardımcı olunca (bir yandan da çok tuvalet ihtiyacı doğmasın diye içecekleri kısıtlamaya çalışıyoruz… tuvalet, tabii, çok parlak değil!) fazla kalmadan herkes sessizliğe büründü.

Ve sabah aydınlıkta Delhi’ye vardık. Yolda gidişle gelişin arasında, orta refüjde serili çamaşırlar da vardı, modern bulvarlar ve heykeller de, yemyeşil ve geniş bir konsolosluk caddesi de gördük Ankara’dakine benzer, rengarenk ve kalabalık pazarlar da. Sürekli insan “biz ve onlar” değerlendirmeleri ve çıkarımları yapıyor, doğal olarak. Rishikesh kahvaltısında fark etmiştim ki adamlar bize ekmek yetiştiremiyor çünkü biz semirmiş Batılıların ne kadar yiyebileceğini tahayyül edemiyorlar! Onlara göre bir dilim ekmek doyuruyor işte karnı, daha ne olsun… Aramızda, edebiyatın ve sinemanın bu coğrafyayla ilgili ürünlerini konuşuyoruz, bundan sonra farklı bir gözle tekrar okunması ya da görülmesi gereken ürünler not ediliyor: Kalküta’nın Çocukları (belgesel), Kathmandu (belgesel), A Passage to India (kitap ve film), Geceyarısı Çocukları (Salman Rüşdü).

Dilli’deyiz. Çok güzel ve çok çirkin yerleri var Dilli’nin. 16.5 milyon resmi nüfus, 7.5 milyon kayıtlı otomobil! Yine de beklendiğinden, en azından benim beklediğimden öte düzgün, hatta güzel yerleri, parkları, binaları da var. Zaten hava o kadar tropik, o kadar nemli ki nebat çıldırmış halde; bu da şehre başlı başına bir güzellik katıyor, bir sürü çirkinliği örtüyor zaten. Esra beklediği / umduğu spiritüelliği bulamamış Hindistan gezimizden… Spiritüellik için zaten Delhi’ye falan uğramamak gerek! Burası insanı en kısa zamanda en dünyevi, en özünden uzak haline getirir herhalde.

2600 yıl önce, dünyada ilk kez heykeline tapılan kişi Buda imiş; meğersem “putperest” kelimesi de bu yüzden, Buda isminden türemiş. Rehber, şifacı, öğretmen ve bilge kişi Doktor J. B. Singh bize bir sürü şey öğretiyor Budizm, tapınaklar ve enerji hakkında. (Selda DJ diye seslense de, meslekleri arasında DJ’lik yok sanırım…)

Tapınakların piramit tipi veya kubbeli, yukarıya doğru çıkıntılı binalar olması gerekirmiş mesela, bunlar enerjiyi toplayıp içindekilere yoğun biçimde aktarırlarmış. Kıyafetlerimiz bizi örtmekten ya da hava koşullarına karşı korumaktan ziyade, enerjimizi sarmalamak, korumak içinmiş, olur olmaz karşılaştığımız herkesle mecburi enerji alışverişinde bulunmamamız için. Tapınaklarda ayakların çıplak olmasının nedeni de temizlik değil, bu enerji meselesiymiş: Çıplak ayakla tapınağın enerjisini daha doğrudan alabiliyormuşuz.

Peki ya takıların ne kadar önemli bir enerji transfer aracı olduğuna ne demeli? Özel taşlar, elmaslar, zümrütler, altınlar enerjiyi çekip toplayan yapılar olduğundan, bunların vücudun özel noktalarına konmaları hedefiyle takı ve mücevherat sektörü doğmuş! Hele krallar, kraliçeler: Başlarındaki o taşlarla dolu altın taçlarla enerjiyi tepe çakraya çekiyor, “Taç giyen baş akıllanır,” sözünü doğruluyorlarmış… Kucaklaşma ise en iyi insan selamlaşma yoluymuş, üstüste gelen kalp çakraları böylece uyumlanıyormuş.

Doktor Singh genç ama müthiş etkileyici bir yapı olan Aşkardam Tapınağı’nda anlatıyor bunları çoğunlukla. Bu devasa tapınak birkaç yıl önce, sadece 5 yılda tamamlanmış, yapımında çalışanların sayısı ise 39,000 kişi. Gerçek altın, yakut ve zümrütler kullanılmış. Rehberimiz diyor ki, her tapınakta trilyon kere hızlı olur her şey, titreşim çok daha fazladır, hatlar, kanallar daha açık yani – düşüncelerimize dikkat etmek lazım! Tapınağın bir binasındaki filli yapıyı inceliyoruz. Filler genel olarak bu kültürde hem bilgelik hem güç sembolü. Filin altında da arzunun sembolü var; bir şeyin gerçekleşmesinin ilk sebebi, ilk çıkışı olan arzunun. Gerçekleştirmek içinse hem arzu, hem güç lazım, diyor JB, o yüzden altlı üstlü burda yer alıyorlar. İlginç: arzu ve güç işbirliği.

Programın kalanında, Delhi sokaklarından çok etkileyici India Gate ve yanındaki yemyeşil park ve karşıdaki güzel binalı National Gallery of Modern Art arabayla gezerek görüldükten sonra Dilli Haat, yani Delhi pazarı gezmesi, sonra yemek ve otel var. Fuara benzeyen pazarda yine kendimizi kumaşların, sarilerin, örtü ve şalvarların arasında kaybettik; her birimiz taşıyabileceğimizin ve ihtiyacımız olanın iki katını yüklenip çıktık. Restoran ise fazlaca lüks bulundu, adam başı 250 rupiye doymaya alıştığımızdan.

Bu arada online alınan haberlere göre Jaipur ve öteki Delhi otelleri okeylendi, kalacak bagajımızı da şu andaki otelimize emanet bırakıyoruz, şoför ve arabamız da bize okey dediğinde tamam olacağız. Yarın sabah hep birlikte Agra’ya doğru yola çıkarken biz sonraki günlere kalan 6 kişi, yanımıza sadece ufak birer çanta alacağız – oh ne rahat!

Hay bin kunduz, Dharamsala’dan çiçek almayı unuttum ya! Hay Allah, Delhi’de aklıma geldi, geri dönmek istediğim yerden bir çiçek alıp eve götürmem gerektiği. Eh, bu durumda Delhi’den alırım artık; en azından oradan transfer yapılır Dharamsala’ya, Rishikesh’e, Nepal’e.

17 Ekim Perşembe, Delhi – Agra -Jaipur

wahe guru = hey lord

guru = the supreme

J.D. bilgilerinden kırıntılar. Şimdi kendisiyle hep beraber, expressway denen yolda Taj Mahal kenti olarak bilinen Agra’ya doğru ilerliyoruz. Expressway deyince, o kadar da ekspres değil tabii, Hindistan usulü: Bisikletler de var, durup başka araca yol soran da. Ama Delhi’deki ilk saatlerimizde katettiğimiz Rishikesh yolu düşünülürse, burası otoyol sayılır. Sanırım en berbat Hindistan anılarımız o yolda vuku buldu, o yüzden sonrası hep daha iyiye gitti bizim için…

Önümüzdeki 3 günün şoförlü programı teyid edilince huzur doluyoruz. Orient ellerde iş ayarlamak o kadar kolay değil çünkü. Benim ayarladığım arabanın epey altında bir fiyata Selda’nın acentası okeyledi. Aslında fiyat hakikaten az ve daha az şeklinde, o yüzden daha sonra göreceğiz ki fiyattan daha önemlisi şoförün kendisi. O açıdan gayet şanslı çıktık… Ama Mukesh anıları daha sonra.

Şimdi Agra’ya girerken yine şehir unsurları üstümüze geliyor, trafik, sefalet, kalabalık, çöplüklerde ineklerle domuzlar çöp karıştırıyor, yol kenarlarında maymunlar geziniyor, Hindistan’ın sefil halleri… Amritsar’daydı galiba, Golden Temple yolunda yürürken bir baraka-bakkalda durduk su almak için, içerde satılanlar şunlardı: su, paket ekmek ve ghee. Başka hiçbir şey yok.

Agra çok yoksul. Ama Şah Cihan’ın hikayesi çok zengin. Karısına annesi hep özel olmak, farklı olmak için bir şeyler yapması gerektiğini söylemiş. Kız da herkes rengarenk giyinirken hep beyazlar giyermiş ve beyazı süslemek için de üzerlerine değerli taşlar işlermiş. Annesinin bu gibi yaklaşımları sayesinde olsa gerek, özgüveni de çok sağlammış. Şah Cihan onu bir gün pazarda görmüş, bir fiyat sormuş, kız bunu terslemiş, oğlan da şaşkınlıkla pazarlık bile etmeden parayı vermiş ve gitmiş. Sonraki günlerde uykuları kaçıp, “Ben aşık oldum,” demesi üzerine, öyle böyle kız istenmiş.

Bu arada kız isteyen Şah Cihan 15 yaşında! O zamanki ismiyle Farslı Banu Begüm ise 14. Bu yüzden 5 yıl beklemeleri istenmiş aileleri tarafından. Evlendiklerinde Mümtaz Mahal, Şah Cihan’ın üçüncü karısı olmuş – ben bunu, Şah Cihan’ın ilk iki evliliği bitmiş olarak aldım bir anda ama hayır, eşzamanlı devam eden evliliklerden bahsediyoruz – ama her zaman, her anlamda “birinci” eş imiş. Devlet işlerinde varlığını belli eden, bilgi ve fikir sahibi olan, tüm seferlere kocasıyla birlikte giden bir eş. Eh, bu durumda şaşmamak gerek, 14’üncü çocuğunu doğururken öldüğünde anısına muhteşem Taj Mahal’in yapılmasına. Mozole/sarayın beyaz mermerleri içine renkli değerli taşlar gömülerek desenlenip süslenmesi ise, Mümtaz hanımın kıyafetlerini andırmak için düşünülmüş.

Taj Mahal çok güzel tabii, ama sırf bunun için Agra’da kalınmaz – Taj Mahal yaklaştıkça artan 5 yıldızlı otellerde dahi olsa. Rehberimiz güzel bir Hint lokantası daha buluyor bize, geç öğlen yemeğimiz için. Emine’nin Hintlilerle al takke ver külah Türkçe pazarlık yapmasına, Hindistan uçağında kokudan bezip şarapla sızanlara, garsonun siparişleri tek tek kontrol etmesine (“Sen lassi’ni içmemişsin?!”) gülüyoruz.

Delhi’de, gerçekten çok düşük standartlardaki otel odamızda gıcırdayarak dönen tavan pervanesi bana Çölde Çay’ı ve benzeri filmleri anımsatıyor. Bütün o Doğu’da Batılılar filmlerini daha iyi anlıyorum şimdi. Ben de Doğu’da bir Batılıyım. Ya da öyle miyim?.. Bir zamanlar birisi Ani’den, mutlaka görmek gerektiğinden bahsederken kendi kendime demiştim gayriihtiyari; Ani kim, ben kim, ne zaman nasıl olacak da Kars’lara kadar gidip Ani’yi göreceğim?!

Hiç Ani’ye gideceğimi düşünemediğim gibi, muhteşem resimlerine bakarken bir gün Taj Mahal’e geleceğim de aklımdan geçmemişti. O bembeyaz, kusursuz aşk anıtının önünde durup onun havasını soluyacağım. Kısmet. Ya da, Simyacı’da denildiği gibi, mektub. Öyle yazılmış. İyi ki! İşte bundan birkaç yıl sonra Ani’yi tepe tepe gezdiğim gibi şimdi de Hindistan’dayım, önce İngilizlerin, sonra da spiritüalistlerin keşfettiği Hindistan’da. Düşünemediklerim oluyor, ne güzel. Doğu’da, giderek daha doğuda ışığı bulacak mıyım yeniden?..

Delhi’deki en temiz tuvalet ve en dört dörtlük tuvalet servisi, restoranımızınki. Görevli genç adam kabin kapılarını açıp biz hanımları buyur ediyor, çıktığımızda herbirimize musluğu açıp sabun sıkıyor ve peçete uzatıyor. Kızlar dalga geçiyorlar, adamın ısrarına rağmen tuvalete girmedik diye: 5 yıldızlı tuvalet.

Sonra yine, ince uzun yollar… Grupla vedalaşıp özel arabamızla 6 kişi Agra’dan Jaipur’a doğru yola çıkıyoruz. Grup için üzülüyorum, ta buralara kadar gelip Jaipur’u görmeden gitmek olur mu diye. Sonra bir de yolda Fatehpur Sikri çıkmaz mı karşımıza! Nasıl sevindim, nasıl denk geldim… Buraya gelmek çok istiyordum ama organize edecek gücü bulamamıştım çünkü. Uzaktan gözüküyor, kocaman hayalet şehir. Uzaktan da olsa -belki daha da güzel- gördüm ya, gam yemem artık.

Tabii daha Mukesh’le de iyi tanışmıyoruz. Mukesh ince uzun bir Hintli. Bu arada, Hintliler çok uzun boylu, hiç beklemezsiniz ama öyle. Mukesh güler yüzlü, sessiz, İngilizcesi de fena değil – aslında, konuşuyorum diyen bir çok Hintliden daha iyi! Neyse, bana (grubun temsilcisi / lideri / sorumlusu olarak belirlenmiş olduğumu henüz çok sonra anlayacağım!) dili döndüğünce Fatehpur Sikri anlatıyor, terk edilmiş şehir, girişi 1 kilometre içerde, zaten şu saatte kapalı, vb.

Jaipur yolunda biraz Mukesh ile muhabbet, biraz etrafı seyretme, bir adet ekstra kazık mola (çaya kaç rupi aldılar unuttum ama iyi geçirdiler hani), yine de her şey Delhi – Rishikesh yolundan iyi. Ve otele girerken ne oluyor dersiniz: İki kişi Türkçe konuşuyor! Şaşkınlıkla selamlaşıyoruz, daha sonra barda tekrar karşılaşınca bir grup oldukları anlaşılıyor.

Bu kez daha bilinçli olarak yanlarına gidip selamlaşıyoruz – ben de babam gibi oldum, tanımadığım insanlara selam veriyorum, ne sinir olurdum küçükken buna!- ve bilgi talep ediyoruz. Rehberleri Sinan, aşkla bu diyarı anlatan bir genç adam. Durup dururken grubunu bırakıp bize uzun uzun Jaipur ve Delhi anlatıyor sağ olsun. Biz de ilerki Nepal ve Sri Lanka turları için kendisine yamanmaya çalışıyoruz.

Ve yarınki hedefimizi Sinan’la birlikte belirledik: Fillerle Amber Mahal adlı saraya çıkma, bütün Jaipur resimlerinde görülen Hawa Mahal ve yanındaki pazar yeri, tarihi rasathane Jantar Mantar.

18 Ekim Perşembe, Jaipur

Sabah kahvaltı salonuna girerken gözlerimi ovuşturmam gerekiyor; bir Bollywood filminde miyim? Salonun kenarında mihrace kılıklı bir adam Hint zurnası çalıyor ve bir oğlan çocuğu dans ediyor! Hatta oğlan kendisine bakan birini gördüğünde iki elini altlı üstlü kafasına getirip, kafayı oynatıyor! Bir süre kendime gelemiyorum, lüks Hint otelinin sabah kahvaltı atraksiyonu beni yerimden oynatıyor.

Kahvaltının bir diğer güzelliği ise, açık büfeyi talan eden Türk grubun incelik yaparak, yanlarında getirdikleri beyaz peynirden bize de ikram etmesi. Bu arada otelde zaten promosyon vardı, iyi fiyata gayet iyi üç oda tutmuştuk. Sonra bir baktık giriş yaparken bir aksilik var, hay Allah, falan: Hop, bizim odalar suit odaya çevrildi! Şimdi odada misafir ağırlayabileceğimiz L kanepeli bölüm ve dev yataklı öteki bölüm şeklinde at koşturabiliyoruz. Buralarda bir parça lüks, iyi geliyor insana… Oda arkadaşım Hatice, daha önceki otellerimizden birinde Şebnem’in kirli, kokuyor dediği çarşafa oda spreyi sıkan otel görevlisini anlatıyor. Almayalım…

Artık bu uzun anıları biraz kısa geçmek gerekiyor. Yazması bir sene sürdüğü gibi, okuması da bir o kadar sürmesin… O yüzden hızlıca anlatacağım Amber Mahal’i ve Jaipur maceralarını, biz gezenlere hatırlatmak, gezmeyenlere neler kaçırdıklarını bildirmek amaçlı. Sarayı gezmeye tamam fillerle çıkalım, kızlar fillere bayılıyor, bu fırsatı kaçırmayalım, yalnız Hatice file binmeye karşı, yürüyerek çıkacak o yüzden ben fil sırasında kendime eş arıyorum.

Hadi onu bulduk son anda, filciler barbar bağırınıyor, biner binmez -sanki kaçacağız!- dönüp dönüp para istiyor. Bir yandan dev çivilerin olduğu sopalarla fillere vuruyorlar. Sedef ağlamaklı, vurmaması için yalvarıyor. Falan derken fille saraya çıkma işi biraz ıstırap oluyor neticede. Neyse fil üstünde 3-5 poz verdik en azından.

Sarayda süslemeler hakikaten şahane. Her bölüm ayrı bir etkide kalmış gibi farklı. İne çıka farklı salonlar, avlular, kaleler, surlar, gözetleme kuleleri geziyoruz. Yan dağlarda uzun uzun devam eden surların ve aşağıdaki göletin manzarası şahane – ama hepsinin en güzeli de hemen her zaman olduğu gibi, kafe! Tarihi bir saraydaki modern bir kafede, o eski taşların üstünde oturup kahvemizi içmek, orayı solumak bence o giriş biletinin karşılığı, yoksa orası hakkında verilen ansiklopedik bilgi falan değil.

Çıkışta ilk kez rastladığımız bir şey var: trafik polisi! Ön yolcu emniyet kemeri takmıyor diye, hem de saraydan henüz 100 metre ilerlemişken, çevre yolunda falan değil, 300 rupi ceza kesmek istiyor polis. Ama anlaşılan ceza pazarlığa tabi, Mukesh biraz konuşup bizim hesabımıza 200 ödedi ve ilerledik. Yol kenarında güvercin lokantası ve evlerine giden filler gördük. Göl kenarında durup gölün ortasındaki Water Palace’ın resimlerini çektik, hindistancevizi sütü içtik (hiç methettikleri gibi değil, dümdüz bir sıvıydı!), mihrace şapkası aldık ve tuhaf çerezlerin resimlerini çektik.

Mukesh bizi gitmek ister miyiz diye sorduktan sonra bir elişleri dükkanına götürdü; güzel oymaların, boyamaların yanı sıra tapon şeyler de doluydu, yaşlı dükkancılardan biri ilginç(!) çizimler göstermiş mesela kızlarımıza! Sonra Hawa Mahal yani City Palace geldi, saraya girmeyip dışından baksak da sarayın girişindeki restoranı beğendik, oturup şarap keyfi yaptık: Sula Hint şarabı ile. Dışardaki yılan oynatıcı resim çekenlerden para istiyordu, yılanın karşısında oturan çocuk versin parayı deyip kaçıştık biz de. Karnımız doyunca ise Jaipur pazarına dağıldık, sıra sıra pazarlıklarla lambalar, hatıralık tişörtler, kumaşlar ve yastıklar alındı.

Bu arada akşam oldu tabii… Jaipur’daki çok şık, ama kötü ve pis bir yol kenarına tıkışmış otelimizden çıkıp yemeğe M.I. Road adlı caddeye, tüm restoranların olduğu bölgeye gideceğiz. Önce taksi istediğimizde otelde bir şaşkınlık yaşanıyor, sonra otel görevlisiyle birlikte bir tuktukla pazarlık ediliyor, bir tuktuka 6 kişi – ikisi bagajımsı arka bölüm olmak üzere – oturuyor… Şoförlerin gidişini ve trafiğin halini de düşününce, ultrauçuk bir deneyim!

Restoran aramak üzere M. I. Road üzerinde yürürken, tuktuklar yolumuzu kesip motorlar ayağımızın kenarından geçerken de başka bir Hint deneyimi edindik. Ama bütün o toz toprak pislik: Tanrım, yemekten dönünce tekrar mı duş almamız gerekecek?! Bir “sokak tuvaleti” var cadde üstünde: bir duvar, aralıklarla ayırıcı duvarlar var, o kadar! Caddeye sırtını dönüp, yanyana duvara işiyor yani adamlar… Daha ne olsun, değil mi! Restoran bulmak da ciddi iş burda. Ama nihayet düzgün, “international” bir yer bulup sipariş verirken bambaşka bir aşinalık, alışkanlık, handiyse keyif edindiğimizi fark ediyoruz hepimiz. Sevdiğimiz, alıştığımız şey Hindistan’ın kendisi mi acaba, yoksa Hindistan’da beyaz insan olma deneyimi mi?..

Yemekler ve Candan’ın tatlısı hakkında yazacaklarım vardı ama not almayınca unutuldu gördüğünüz gibi; tek hatırladığım, Candan’ın cesaretle sipariş verdiği tatlıda ilginç bir şey vardı. Sonra geldi dönüş zamanı: Sokaktan korna çalan tuktuklara yüz vermedik de tuktuk durağına mı gittik? Pazarlık ettik de yine de gelişten daha mı pahalıya geldi? Arkada oturanları değiştirdik bak onu hatırlıyorum, herkesin o deneyimi edinmesi gerekli diye!

Tabii bütüüüün bunlar olurken, bize rahatlık veren, pazarlıklar yapmamızı ve istediğimizde diretmemizi falan sağlayan temel şey, burada kötü niyetli bir şey veya kötü niyetli bir insan olmadığı duygusu, inancı ve sonra da deneyimi. Bunca zaman, bunca insanın arasında dolaştık ama tek bir kere, birinin birine kızdığını, bağırdığını ya da kötü bir his duyduğunu görmemiştim – yarınki dükkan gezmesinde, laf kalabalığı yapıp kafamı şişiren dükkancıya “Seni dinlemek zorunda değilim!” diyene kadar. İlk defa kızgın bir Hintliyi o zaman gördüm, şaşkınlıkla uzaklaştım.

Kızlar trende gördükleri yeni evli çifti anlattı bir ara: Adam kadın uyuyana kadar ayak ucunda beklemiş, uyuyunca üstünü örtmüş, öte berisini uzatmış. Bizim yan bölümdeki de farklı bir çiftti, gerçi herkesle hemen ahbaplık kurup bilgi toplayan araştırmacı doktor arkadaşımız daha iyi bilir ama: Ranzalarımıza kurulmuş trenin kalkmasını beklerken önce bir yemek kokusu geldi, nerden nedir derken baktık ellerinde tabldot gibi bir şey, içinde soslar bir şeyler, pideler ellerle sosa batırılıyor falan. Bunu oraya nasıl sıcak getirebilmişler, bilemiyoruz tabii.

19 Ekim Cumartesi, Jaipur – Delhi

Son günler geldi, herkes sağ salim, ben de artık gemi iyice azıya alıyorum: İçkimi buzlu içmek, taze salata yemek, nerdeyse sokak yemeği yemeye kadar vardıracağım işi! Nitekim yemek olmasa da, sevmediğim bir dükkanın dışında beklerken (herhalde buradaydı kızgın Hintli!) sokakta meyve suyu sıkan adama tamam dedim, doldur bir tane. Ananas portakal karışımı hesapta, pek de tatlı değildi. Bir de 500 rupinin üzeri 450 rupiyi gidip bir saatte bozdurup tamamı 10’luk olarak vermez mi! Duracak yer de bulamadım zaten, bir yer çiş kokuyor biri çöp, ne yapacağımı şaşırdım, pislik kokuları arasında taze meyve suyu içmeye çalışıyorum… Aslında tam bir Hindistan tanımı oldu bu da.

Akşam Delhi’de metroya binip, iki aktarma ve bol yürüyüşler, yol sormalarla Khan Market’a ulaşıp, alışveriş yapıp, güzel yiyecek yer de bulabiliyorsam, eh yakında sokak yemeği de olur diyorum! Sabah otelin kapısını açmakla görevli adam ayrıldığımızı görünce seslenerek eliyle para işareti yapınca, bu şehrin fazla turistik olduğu düşüncesi pekişti. Hızlıca Jantar Mantar’ı gezdik (Mukesh’in de Delhi’de olması gereken saat vardı), sonra 280 kilometrelik Jaipur yolunu 6 saatte aldık (beklentilerimizi düşürünce yolu iyi bile bulduk!) ve gelir gelmez otele eşyalarımızı atıp fırladık – hedef, kapanmadan Khan Market’e yetişmek.

Market deyince pazar gibi geliyor ama aslında dükkanların dizildiği birkaç caddenin ismi bu. Epey de düzgün dükkanlar, hepimize hitap ediyor. Son dakika alışverişlerimizi yapıp güzel bir “continental”, yani Batılılara hitap eden kafe/restoran da bulduk mu değme keyfimize. Her şey tamamlanıp geri metroya doğru yürürken sokakta bir de düğün alayıyla karşılaşmaz mıyız! Ampullü fenerler ve at üstünde damat, bir kalabalık ve müziğimsi bir kakafoni ile geçtikten sonra arkadan da jeneratör kamyoneti geldi; havai fişekleri de patladı üstümüzde.

Jaipur güzel şehir evet, şehir olarak beğendik ama bu ne böyle, herkes para istiyor, resmini çektiğimiz renkli kılıklı insanlar, yerleri süpürür gibi yapan kadınlar, boş boş dolaşan çocuklar, otelin kapısını açan adam bile! Omzumdaki sırt çantasını kapmak isteyen görevliyle sürekli çekişiyorum, taşıyacak da bahşiş alacak – bu beyaz adam ile köle mantığı hem acı, hem sinir bozucu. Aynı görevli az sonra arkadaşımın yanına giderek, beni göstererek (ben söylemişim gibi!) çantaları arabaya taşımaya yelteniyor: üç tane sırt çantası! Üç katı yürüyerek inelim dediğimizde amanın, asansöre binin lütfen diye asansörcü kendini yırtıyor. Sıkıcı biraz. Liberya’nın dağının başında bir köye gittiğimiz geliyor aklıma: Pislik içinde çocuklar ve kadınlar bizi görünce hemen yanımıza gelip ellerini uzatarak, “Hello give me money!” diyorlardı…

Yollarda Buda’nın dijestif bisküvilerinden yiyoruz – yani tapınakta Buda’ya bırakılanlardan, hakikaten güzel, başta “Buda’nın hazım sorunu mı var?” diye dalga geçmiştim ama Buda ağzının tadını biliyormuş. Ayrıca açlık korkusuyla bavullarımızda taşınan kilolarca fındık fıstık kayısı çerez de hala bize eşlik ediyor – Yalçın beyin Dharamsala’da Buda’ya ikram ettiklerinden geri kalanlar (rahip epey bir şaşkınlıkla bakmıştı elinde uzattığı kayısılara).

20 Ekim Pazar, Delhi

Mukesh’le sabahları el sıkışıyoruz, Hello, how are you? I’m fine and you? İyi insan Mukesh, beni rahatsız eden hiçbir şeyi yok. Çok da gayretli, iki kuruş İngilizcesine rağmen nasıl uğraşıyor anlatmaya, bize bir katkıda bulunmaya. Sadece şoför değil rehber aslında. Mesela bizim için Sai Baba tekkesini ararken yol üstünde şahane bir yemyeşil alan gösterdi, Lodhi Gardens diye. Hiç de duymamıştık – yani öteki arkadaşlar zaten duymazdı da ben bile araştırmalarda karşılaşmamıştım. Nasıl hoş tropik, dev ağaçlarla doluydu, hepimizin canı böyle biraz yeşil, biraz sakin, biraz derin nefes çekti herhalde, sonra buraya gelelim dedik…

Göründüğünden de güzelmiş, iyi ki gelmişiz! İçinde eski camiler, türbeler, güzel kalıntılar varmış renkli, kırmızılı taşlardan, Hint ve İslam desenlerinin birarada olduğu, lotuslu kubbeli mimarileriyle. Bu lotus bilgisini aldığım görevliye, bu arada, 5 TL bozdum, evet aynen öyle. Nereli olduğumu sordu, söyleyince cebinden geçen hafta bir rehberin verdiği 5 TL’yi çıkartıp rupi yapar mıyım diye sordu. Çimenlerin üzerine oturup sincapları, bobileri, spor yapanları, elele genç çiftleri, piknik yapan aileleri ve köpek gezdirenleri izliyoruz. Delhi’de bizim bildiğimize benzer bir sosyal hayat (da) varmış meğer, ilk izlenimimde haksızlık etmişim çok korkunç olarak yaftaladığım bu şehre.

Yoksa bu da “maladie d’Afrique” gibi bir şey mi – “maladie d’Orient” diye bir şey var mı? Yine de, Hindistan’a tekrar gelsem dahi Delhi’de bir daha kalmayabilirim diye Lotus Tapınağı’nda sonsuz gözüken sırada beklemeyi düşünmeden göze alıyorum. Tapınak dışardan bir şahane, bembeyaz dev bir lotus çiçeği, etkileyici bir sanat eseri, mimari bir şaheser. İçi ise – valla içini bilemiyorum, tam içeri girmek üzereyken para çantamın düşmüş olduğunu fark ettim ve geldiğim yolu koşarak geri gittim…

Tabii ki ortalıkta yok para çantam, ama sağlık olsun: İçinde sadece seyahatin son günlerine kalmış az bir rupi ve artık kullanılmaması daha hayırlı olacak bir kredi kartı vardı, onları da Bahailere bağışlamış oldum! Bu arada, Lotus Tapınağı’nın da dış görünüşünden başka bir numarası yokmuş, içi tek bir dümdüz büyük salon, içinden geçip aynen geri gidiyoruz. Niye bu kadar çok insan bu tapınağı geziyormuş bilemedim. Görevlilere “bir çanta bulan oldu mu?” gibi soru girişimlerimiz tabii ki anlamsız bakışlarla karşılaşıyor, ben de hemen vazgeçiyorum; enerjimin nerede en faydalı olabileceğini seçmem gerek.

Buradan artık sağımızı solumuzu bilen, gören ve değerlendirebilen insanlar olarak gelirken gözümüze kestirdiğimiz alışveriş merkezi ile food court arası yere gidiyoruz, bir kahve içmeye. Bir gezide, “Oturup bir kahve içelim,” demek, benim için oranın tadını çıkarmak işte. İster tarihi kalıntılar, kaleler arasında olsun, ister bir parkta ya da bir göl kenarında, oturup orayı solumak, etrafa bakınmak, orada sadece “olmak” orayı görme deneyiminin çok önemli bir parçası benim için. İşte bu nedenle, Hindistan’ın modern kafe zincir Cafe Coffe Day’de birer çay ya da kahve söyleyip, on ila on beş dakika beklemeyi göze alıyoruz.

Vallahi şikayet değil ama ne yapıyorlar bu kadar zaman, boş bir kafede üç fincan çay ve kahveyi nasıl on beş dakikada yapmayı beceriyorlar, çok merak ediyorum. Genel olarak Hindistan’da servis gibi şeyler çok, çok yavaş. Selda’nın seyahate çıkmadan önce dediğini şimdi anlıyorum, bir lokantaya girip yiyip ödeyip çıkmamız 2 saat sürer diye. Boş bir lokantada hesabı toplu istediğimizde bile gelmesi en az on dakika sürüyor. Kurban olayım ben hizmet edemeyen milletimin hizmetine!

Sevgili Mukesh’in bizi götürdüğü çeşitli alışveriş noktalarından sonra nihayet kapanmasına 1 saat kala National Gallery of Modern Art binasına ulaşıyoruz. İyi ki de ulaşıyoruz: Müze hakikaten güzel, içinde sadece Hint sanatı olması da daha iyi bir panorama sunuyor bize bu ülkenin sanat seviyesiyle ilgili. Doğrusu Afrika’da müzeye gitmiş biri olarak fazla bir beklentim yoktu ama gayet güzel ve çağdaş, bana Klimt, Schiele, Nuri İyem, Kemal Önsoy, Abidin Dino, Picasso ve Gauguin’i hatırlatan eserlerden bol bol gördüm. Hatta bir kadın ressamı da -genç yaşta ölen Amrita Bir şey- aklıma yazdım. Çimenli bahçedeki mermer ve demir heykellere ve öylece sokak hayatının içinde olmalarına ayrıca bayıldım.

Akşamüzeri, nedense Delhili rehberimiz nezdinde hiç bahsi geçmeyen ama neyse ki benim araştıran gözlerimden kaçamayan(!) Connaught Place’te Mukesh ile vedalaşıyoruz. Acentasına kendisi hakkında bir çift olumlu laf söyleyeceğiz tabii. Bu meydan da kocaman bir yer; yerli ve yabancı dükkanlarla, lokanta ve kafelerle dolu, temiz, modern yapılı, ışıklı, şık. Delhi’ye başka bir gözle bakmayı sağlayacak bir yer Connaught Place.

Şık bir terasta oryantal dekorda içkilerimizi içiyor, Delhi’ye kadeh kaldırıyoruz; yine yarım saatte hesabımızı ancak ödeyebilip başka bir lokantada terso garsonumuzla son Hint yemeğimizi yiyoruz (benimki ortaya karışık Hint sokak yemeği tabağı), 4500 rupilik yemeğe hiç hak edilmeyen 800 rupi servis bedeli ödeyip, aldığımız oyuncak tuktuklarla avunuyoruz. Sonra gerçek tuktukçulara 120 rupilik yola 400 rupi istedikleri için kızıp yine metroya gidiyor, 60 rupiye paşa paşa otelimize dönüyoruz. Ama her zamanki gibi: Stanno tutti bene! Ya da: Hakuna matata!

***

Eee? Dönüyoruz ama en şiddetle yapmamız önerilen şeyi yapmadık, maymuna muz vermedik! Hayvanları sokakta sürü sürü gördüğümüzde fırsatı değerlendirecektik… Dönünce daal makhani pişirme planları yapıyoruz, burdaki gibi olamayacağını bilsek de, sanki olacakmış gibi bir hevesle. Bir daha güzel daal makhani içmek, garlic naan yemek için tek yol, buraya gelmek, bunu biliyoruz aslında hepimiz. Ama henüz buraya tekrar gelmeyi konuşmak için çok erken. Epey bir toparlanmamız gerek daha. Haridwar’daki nehir kenarı törenini yazmamışsın diyorlar, yazmadım, unutmaya çalışıyorum o karmaşayı, o anlamsız ritüelleri, o pisliği.

Soruyorlar, “Peki insanlar mutlu mu?” Duraksıyorum… İnsanlar umarsız. Mutlu ya da mutsuz olmaları onlar için bir şey fark etmiyor; kabullenmiş durumdalar. Olumsuz hiçbir hisleri yok, ne kendi durumlarıyla ilgili ne başka bir şeylerle. Kimsenin kimseye kötü davrandığını veya olumsuz hisler duyduğunu da görmedim. Peki nereye gitti yargı, hırs, kıskançlık, nefret, arzu, öfke ve saz arkadaşları?.. Hem diyelim bunlar “kötü” hisler ama ya ötekiler, neşe, coşku, gurur, keyif, tutku, aşk… Mutlularsa bu halde mutlu olmaları, bu hali kabul etmeleri kabul edilebilir bir şey mi, pislik, sefalet, hastalık içinde? Hangi Hintli spiritüel öğretilerle, yogayla falan halvet oluyor? Temelsiz bir şekilde yapılan günlük iki üç saatlik tapınmalar spiritüel mi yani – cahilce, körlemesine, sofuca oruç tutup namaz kılan, örtünüp zikir yapandan farkı ne peki bunun?

Bana bunlar tapon geliyor diyorum, Hatice bunca insanın inandığı şeyin tapon olamayacağını savunuyor… neden olamaz? O tapınaklarda, 10 sene, 20 sene evvel inşa edilmiş binaların içlerine uyduruk basit heykel bozuntuları konup çiçekler atılmış diye derin ve çok boyutlu bir inanç mı oluyor karşımızdaki? İnsan inancını hayatına yansıtmıyorsa, inancını ailesini, ülkesini, dünyayı iyileştirmek, güzelleştirmek, daha yüksek, daha kaliteli, daha çok boyutlu bir hayat geliştirmek için uygulamaya koymuyorsa, ne anladım ben o inançtan?

Evet benim Hindistan gezimin çıkarımı bu oldu: İnanç, Hakikat, Bir, Öz insanı daha iyi bir yere getirmeli bana göre; insanlık onurunu yüceltmeye hizmet etmeli. Hintliler, daha insan onurunu yüceltmek değil, yerlerden toplamak için bile çok çalışmalılar. Ama ona da pek niyetleri var gibi durmuyor!

(Ekim 2013)

Kategori:Dünya Benim İstiridyem