İçeriğe geç

Çıkıntılık yapmak ya da yapmamak

bugün kalktım, dedim bugün olsun memleketine bir katkın olsun candan, halkınla aynı frekansta ol, çıkıntılık yapma, kalk bir bak bakalım ab’ye girmemize ne  kadar kalmış  mesela, belki bir katkın olur sürece. gerçi merak ediyorum, bizim dolmuşçu hüseyin’in minibüsünü sürüşünü daha görmediler, biz şirince halkı onun yüzünden  ab’ye alınmayacağımız korkusunu taşıyoruz  ama, tabii ferhoygen bilir, biz ne anlarız… geçen çınaraltı’nda diyorlardı, bu ferhoygen bizim kahveci nihat’ın kayınçosunun hanımıyla okul arkadaşıymış diye, belki oradan bizim  yönümüzde bir şey… neyse.

ab ile başlamışken o yöndeki meraklarımı araştırsam bugün, uzun süredir aklımda olan bazı soruları: mesela bebek ve çocukları araba oturağı olmadan taşımak yasaklanacak mı? evetse adama araba ve  oturak  alma ödeneği de verecekler mi? çünkü geçen gün şöyle bir sahne gördüm: adam kıytırık  bir motordan önce bebeği, sonra çocuğu indiriyor, sonra karısı ve kendisi iniyorlar, dedim bu adam pek ab’ye giriyor gibi gözükmüyor ama, dedim ya ben ne bilirim… günde kaç trenin geçtiği hemzemin geçitte her zaman anlaşılmaz bir acelesi olup düdüklere yol kesicilere aldırmayıp illa geçmeye kalkan sürücüler yavaşlayacak mı ab sayesinde? öyle olursa iyi, 1, 2 yaşındaki çocuklar, 9 aylık hamile kadınlar hırtın biri yüzünden ölmekten kurtulur.

çocuk demişken, ya bizim 20 bin nüfuslu selçuk ilçemizin devlet hastanesine çocuk doktoru verecekler mi? veya devlet hastanesindeki doktorlar, kuduz tedavisinde önce 10 gün bekleyip sonra köpek kuduz çıkarsa aşı yapmaya başlamanın manasız olduğunu öğrenecekler mi bundan sonra? kamyonetin arkasına onar, onbeşer doluşup pamuğa giden kadınlar doluşmayacak mı, onları ab kapalı servisle mi götürecek tarlaya? “15’indeki kızı okula gönderirsen orospu olur”, diye düşünen adam, başka türlü düşünmeye başlayacak mı? ümraniye’de çocuklar da okuldan  eve dönerken donarak ölmeyecek herhalde artık….

atv adlı televizyon kanalını da  protesto etsem bugün. sokaklara dökülsem bir pankartla falan, “türkiye’de şeriatçı, fransa’da demokrasi savaşçısı!”  diye. gelen geçene anlatsam, türkiye’deki üniversitelerin kapısında yüzlerce binlerce başını örtmek isteyen genç kız okuma hakkını kullanmak için her gün bin tane maymunluk yapmak zorunda kalıyor da buna “politik zırt  pırt” diye burun kıvırıyorlar, sonra fransa’da başını örttüğünden okula alınmayan bir (rakamla: 1) genç kız saçlarını kazıtınca kızın gözyaşlarını göstererek hazin hikayesini ana haber bültenine nasıl ve niçin malzeme yapabiliyorlar utanmadan, diye… allahım sen aklıma mukayyet ol, bu kanalın bir haber müdürü yok mudur, bu ne biçim zihniyet, bu kadar da göz göre göre yapmayın bari, diye içimden yalvardığımı… evet atv’yi bugün protesto edebilirim, ne de olsa dizilerim pazartesi  başlıyor,  o güne kadar olabilir.

sonra kurşun yarası, bir istanbul masalı, istanbul şahidimdir, bunlar zaten memleketimin gündemiyle içiçe olduğundan kendimi kopuk sayıp vicdan yapmam gerekmez. vicdan yaptığım bir konu var gerçi: evet kurşun yarası varoş kızlarının güzel kıyafetler alabilmek için fahişeliğe kalkıştıkları dizilere kıyasla çok naif ve temiz, mesela uzun süredir izliyorum ve henüz kimse kimseyle yatmadı! hatta sanırım öpüşen bile olmadı. bir istanbul  masalı çoğumuzun yakından bildiği, aşağılardan yukarılara “binbir fedakarlıkla” (yani insanlıklarını parça parça yoldaki aç kurtlara yedirerek) tırmanmış, kendilerini soyadları ve malikaneleriyle tanımlayan ailelerin “paranın ne önemi var? mühim olan insanlık!” kesimine karşı sözde mağlubiyetini işleyerek vicdanlarımızı temizlemeyi amaçlayan bir eser. (ah evet ne güzel esma’yla selim’in aşkı, içim eriyor, nasıl da  aşıklar değil mi, darısı  bizim çocukların başına, yooo aman aman ne diyorsun allah yazdıysa bozsun,  şeytan kulağına kurşun!…)

peki ama istanbul şahidimdir  ve aslan fırat olayı? belinde tabancayla gezen, gerektiğinde ölüm aletini çekip can alma pahasına kendini koruyan veya dehşet yaratmayı göze alarak pat diye masanın üstüne koymaktan gocunmayan bu iyi yetişmiş holding çocuğunu niçin ağzımız açık seyrediyoruz? hani bizim insancıllığımız, hani hayvanları bile yemememiz falan? aynı “aslan”ın beli silahsız ya da çatışmada kalmamış halini düşünüp aynı çekiciliği bulamamamız neden? kan mı çekiyor silaha… nereden baksanız atalarımızın silahsız yaşamadığı düşünülürse. peki ya ab’de böyle belinde silahla gezemeyecekse bizim aslanlar, biz de ilanihaye bekar mı kalacağız yoksa mecburen sümsük diye itip kaktığımız adamlara mı varacağız? adaleti silahlar yerine devlet dağıtmaya başlayınca silahlarımızı ne yapacağız?

işte merak bu, tutamıyor ki insan. geçenlerde hapisten sanırım 10 yılın sonunda bırakılan leyla zana hapse atıldığında benim şimdiki yaşımdaydı. şimdi beni hapse atsalar, 10 yıl boyunca da alıkoyup yargılamayı sürdürseler, ne yaparım onu merak ediyorum mesela. milletin beni koyduğu en yüce makamlardan birinden, çocuklarımın küçücük olduğu 34 yaşımdan, kimbilir neler yaşamış bir kürt kadını, bir milletvekili, bir anne olmaktan 10 yıl sonraya ne yaparım…

yine geçenlerde hapishanede bir kadın fotoğrafı gördüm, lafı açılmışken paylaşayım, yerin dibine girmek, kafamı halıların altına gizlemek, bir daha insanlara görünmemek istedim. kadın hapishanede işkence yapıyor ve eğleniyordu. kadındı, gençti, güzel bir hayatı olabilirdi, karnı tok sırtı pekmiş gibi görünüyordu ve bir insanın insanlığını ayaklar altına alıyor ve gülerek poz veriyordu… dünyanın bugüne kadar daha da fena bir yer haline gelmemesinin nedeni insanların yarısının kadın olması ve kadınlığın da, bir hal olarak, o kadar fenalık tutmamasıydı bence. ve şimdi, erkek dünyada varolabilmek için içlerindeki kadını yok etmiş kadınlar her alanda “yüce erkekler”le eşit olarak yarışta yerini alıyor: işkencede de. alleluya! kadının yüzündeki ifadeyi hatırlıyor musunuz? “sizin oyununuzda sizi yendim, nasıl ama?!” diye muzaffer bakıyordu. benim aklıma hep, 2. dünya savaşında toplama kampından kurtulup 1990’larda intihar eden adamın son notu geliyordu: “ne kadar zaman geçerse geçsin, işkence edilmiş insan, işkence edilmiş olarak kalıyor…”

heidi gibi  bir kız çocuğu yetiştirebilir miyim onu merak ediyorum bir de. “ikea yuvalanma içgüdüsü”* ve “lifestyle saplantısı”* neticesinde sahip olduğu şeylerle kendini tanımlayarak yaşamını bir sürüngeninkine çevirmeyecek, “burnum nasıl? karnım nasıl? güzel miyim?” diye sormayacak, “en birinci ben olmalıyım” gibi şeyleri aklından geçirmeyecek, kendiyle, kendinde, kendine dışarıdan bakıp ayıplamayacak ve kırbaçlamayacak bir kız çocuğu yetiştirmek** mümkün mü günümüzde? veya muadili bir erkek çocuğu elbet…

dinlemeye tenezzül etmediğim(!) radyo kanallarında dinleyicilerin aradığı programlarda duyduğum, rahat, sakin, özgüvenli, sıradan ve başka bir şey olmaya da özenmeyen ve çok, çok mutlu, ve bizlerin kendimize yarattığımız mutsuzluğu algılayamayacak kadar hayatımızı boğduğumuz etkenlere yabancı, insanlara daha yakın bir çocuk. gecekondu usulü, yeri taş, üstüne tahta paletler atılmış, duşu açık banyomu “ayyy ne kadar güzel!” diye karşılayan yeğenim, bizim şaşırmamız üzerine fark etti çünkü lüks olmadığı için burayı beğenmemesi “gerektiğini”; içinde bir yerde o çocuğa ait saf zevkler var yani, ve biz onu yok etmesine yol açıyoruz. açmayadabiliriz belki, kimbilir.

bugün karar da versem, çocuk yapmak isteyip istemediğime. artık ab’ye dahi girerken böyle bir belirsizlik de kalmasa hayatımda, karar verilmiş olsa…

her şeyi bilen insanlara da tahammül göstersem bugün! zaten hayatımdan çoğunluğunun tasfiye olduğunu düşünerek, kalanlara da yeterince (ama kendimi zorlamadan) nezaket göstersem. bir tür olarak yok olmadıklarını, sadece uzaklaştıklarını, uygun şekilde uzaklaşılabildiğinde yok sayılabileceklerini hatırlasam da kabalaşarak kendime kızmasam.

peki merak konusundan uzaklaşmadan, bazı gençlerin nasıl ama nasıl ortaya çıktıklarını, bileşimlerinde benim aklımın muhayyilemin almadığı ne olduğunu merak ettiğimi de söylemeden geçmeyeyim: bazı gençler derken mesela, “beğendiğim bir kız olduğunda üstümdekilerin kaç para ettiğini hesaplıyorum, sonuç düşükse kıza hiç yanaşmıyorum bile”, diyen bir genç bu zihniyeti nasıl geliştirmiştir?  veya “sevgilim ‘seni seviyom’ dediği için onu bırakmak zorunda kaldım”, diyen kız. veya “ay, amerika’daki sevgilimle türkiye’dekini karıştırıyorum, sevişirken sorun olmaz inşallah, kikir kikir!”, diyen kız. veya “istediğim kızla evlendim ama selülitleri varmış, nasıl kurtulacağım ondan?”, diyen adam. (tabii kurşun yarası’nı değil de melekler adası’nı izlerlerse böyle devam da eder ya…)

her şeyi bilen insanlardan, bana içinden veya sesli olarak, “e kızım devir böyle, heh he, artık alışcan bunlara, kalmadı öyle goethe’ninki falan gibi aşklar, aşklar da g.te geldi”, diyecek olanlara da tahammül gösterecek miyim?… bilemem. ben de her şeyi bilen bir başka insan olarak her şeyin alışmakla başladığını onlara anlatmaya çalışacak mıyım?

bir starbucks’ta kahvemi içerken çevremde oturan, en iyi okullara giden, en güzel semtlerde oturan, herşeyin en iyisine ve en güzeline ve en çokuna sahip bir sürü insanın, bir sürü gencin arasında gözlerinin içi parlayan, şöyle  kocaman bir gülümsemeyi yüzüne yakıştırarak ferah ferah taşıyan tek kişinin “ablacım bir ciklet alır mısın?”, diye dolaşan güzel adam olduğunu anlatmaya. bunun nedenini düşünmemiz gerektiğini.

“daha büyük, daha iyi, daha hızlı, daha fazla”nın fenalıklarını, reklamların akıl almazlıklarını, çocukların “paramız yok!”a karşılık olarak ebeveynlerine, “kartından çeksene”, dediklerini ve bunun ne devasa bir sorumluluk olduğunu reklamcıların fark mı etmediğini, bize mutluluk vadedip ürün sattıklarını, mutluluğu üretmenin yine bize kaldığını (hem de kredi kartı borçları içinde!), “daha fazlasını iste”ye isteye haciz memurlarının kapılara dayandığını ve insanların köprülerden atladığını. ve bunlara alışmamanın onur verici bir çıkıntılık olduğuna inandığımı.

ama bugün çıkıntılık yapmayacaktım ya…

(ekim 2004)

* fight club filminden tanımlamalar

** ece temelkuran’ın heidi tanımlaması

Kategori:Çok eski bir gündü...