Şimdiye kadar anlamını bilmediğim bu kelimeden ve kendisiyle muhatap olup da benim anlayamadığım tüm çevremden özür diliyorum: İnsan ancak yaşayınca anlıyormuş, ne evlerden uzak bir şeymiş bu depresyon!
Tamam, bir süre canım sıkkındı. Uzun süredir uğraşmadığım bir şeyle, bir ilişkiyi yürütmekle uğraşıyordum. Hayaller kuruyor, hayaller yıkıyor, umutlar besleyip umutlar öldürüyordum. Dönüşümlü olarak bir dehşetle korkuyor, bir çılgınca coşuyor, bir kızgınlıktan köpürüyor, bir süt dökmüş kediye dönüyordum. Neden aşık olmayı istemediğimi çok net olarak hatırlamaktaydım. O esnada iştahsızlığıma, uykusuzluğuma sebep vardı. Genel tatsızlığım, keyifsizliğim normaldi, aşırı tepkilerim, alınganlıklarım, takıntılarım beklenebilirdi. Sinir bozukluğu işte.
Ama sonra bu tatsızlık sürdükçe sürdü, bir baktım, her şey güzel hayatımda, çok şükür her şey yolunda ilişkim dahil, ama ben hala hayattan bir gıdım keyif almıyorum! Gayet hoş bir günde sabah yataktan sanki biri ölmüş gibi uyanıyorum. Bir lokma yemek yemek ızdırap geliyor, yarım dilim ekmekle kursağıma kadar dolmuş gibi hissediyorum, canımın çektiği tek bir yiyecek yok. Uyumak ayrı bir ızdırap, uykuya dalmayı başarsam da birkaç saat sonra banko uyanıp saatler boyunca yatakta uykulu ama uyuyamadan dönüp durmak var.
Hadi bunlar fiziksel marazlar, diyelim bir şekilde idare edilir. Ya bu midendeki ölümcül tatsızlık hissini ne yapacaksın? En ufak sıkıntıdan, diyelim evin çok sıcak olmasından ağlamaklı olmayı, aradığın kişiye ulaşamadığında küçük çaplı sinir krizi geçirmeyi, beklenen bir saat için iki dakikada bir saate bakmayı, bir hesabı 18 kere yapmayı. Günlere sığamayan ben, bir türlü günü geçiremiyorum! Televizyon izleyeyim diyorum, bir bakıyorum her zaman bayılarak izlediğim kriminal dizilerdeki cinayet, tecavüz, gerilim anında fenalık geçirtiyor, fırlıyorum televizyonun karşısından. Canım köpeklerimi bile sanki görev icabı seviyorum, içimde her zamanki sevgim olmadan. Ve nihayet, ah en fenası, evde yalnız kaldığımda evin üstüme gelmesi yok mu! Ben evine aşık kadın, yalnız kalmak için fırsat kollayan kadın, aşık olduğu evinde tek başına yaşamayı seçen kadın evde yalnız kalınca daralmaya, sıkılmaya başlamaz mıyım! İşte o zaman kesin olarak, net olarak anlaşıldı: Bu benim normal halim değil, ayan beyan bir depresyon.
Bu tanımı çok korkutucu, çok kesin bulanlar oldu, ama bana bilakis durumun teşhis edilebilmesi ilaç gibi geldi öncelikle: Ben sıradan sabahlarda tatsız uyanan bir insan değilim çünkü. Durup dururken can sıkkınlığı uzayıp giden, coşkusuz günler geçiren, nasılsın sorusuna “eh işte / orta şekerli / içgüveysinden hallice / yuvarlanıp gidiyorum” gibi cevaplar veren biri değilim, Allah’a çok şükür her sabah keyifle kalkar, her akşam şükrederek yatarım. Tatsızlık olsa da hayatımda, o kendi çapında kalır, beni tatsız, keyifsiz hale getirmez. Yani bu kadar keyifsizliğimin elle tutulur bir sebebinin olmaması da beni ayrıca sıkıyordu, adını “depresyon” koymadan evvel.
Adını koydum da ne yaptım, hemen ilaca mı sarıldım: Yo, önce çeşitli denemelerde bulundum, biyoenerji doktoruma bir seans yaptırdım, doğal depresyon ilacı olan sarı kantaron haplarına başladım, antidepresan yiyeceklere öncelik verdim (semizotu, zencefil, patates, çikolata vb) ve bu arada da antidepresan ilaç araştırmaları yaptım. Birkaç gün kendi kendimle savaş verdim, ne de olsa “ruh hali değiştirici” ilaçlara (ve tüm diğer maddelere) karşıydım, hem antidepresanlar alışkanlık yapabiliyor, ciddi yan etkilere sebep oluyor, bir türlü bırakılamıyor vb idi. Zaten ben ilaçlardan fazla medet ummayan, baş ağrım için bile ilaç almadan uzun uzun düşünen bir insandım.
Ama bu sefer medeti bir yerden bulmak gerekiyordu! Zira keyif almadan değil kocaman hayat, on dakika bile zor geçiyordu. Hem ben onla bunla, işle çocukla, gezmekle ya da ev işiyle yoğun şekilde oyalanan, o arada harala gürele ile bunu atlatabilecek bir hayat yaşamıyordum ki: Benim öncelikli meşgalem, hayattan zevk ve keyif almaktı. Onu alamayınca da her şey derin şekilde anlamsızlaşıyordu. Velhasıl teşhisten birkaç gün sonra bir eczaneye dalıp Lustral’imi cebime koyduğumda her şey o derin anlamsızlıktan yukarı doğru çıkışa geçti.
Geçti ama bir anda tüm tatsızlıklar elbette geçmedi… Sevgilimi her fırsatta paçasına yapışarak boğmam, evde durup dururken boğulmam, kendime yapacak ıvır zıvır işler bulup bulup bırakmam, uykuyla boğuşmam, yemekle savaşmam, kilo kaybetmeye devam etmem geçmedi: Anlaşılan ilacın ilk etkileri iki haftada kendini göstermeye başlıyor, tam olarak ise birkaç hafta sonra etkili oluyormuş. Nitekim ilaca başladıktan bir hafta sonra bir gün sabah ne neşeyle kalktım, yaşasın bunu yeniyorum galiba dedim kendi kendime, hatta keşke ilaca başlamasa mıydım, bak kendi başıma daha iyiyim dedim… Birkaç saat sonra, yapacak bir sürü de işim varken, bir fenalık, bir daralma gelmesin mi, akşam ne yapıcam, yarın ne yapıcam, aman Allahım zaman nasıl geçecek diye!
Önce annemi aradım ertesi gün yazlığa gitmek üzere, tamam anlaştık. Sonra baktım akşam geçecek gibi değil, tekrar aradım şimdi gelsem diye, ve yarım saat içinde (bunun içinde duş almak da var!) arabayla yola çıkmıştım Bodrum’a doğru. Hem de o yarım saat bana asırlar gibi gelerek. Birkaç gün sonra, yine her şey yolundayken, iki saat sonra yapacak önemli bir işim varken yine evde bir daralma, bir ne yapıcam şimdi hissi… O iki saat nasıl geçti, deli gibi ne saçma işler yaptım, “ah yaşasın çamaşır asılacak / bulaşıklar kaldırılacak / semizotu ayıklanacak!” gibi ne absürd sevinçler yaşadım…
Neyse ki zaman, biz ne hissedersek hissedelim, eninde sonunda geçiyor. İlacın etki etmesi için gereken iki hafta da nihayet doldu, daralmalar azaldı, iştah, uyku biraz düzeldi, hayattan, köpeklerimden, sevdiğim şeylerden daha bir keyif alır hale geldim, hayatta ilk defa yaşadığım anksiyeteden tekrar uzaklaştım. Lustral’e yarımla başlayıp bir haftadan sonra günde bire çıkarttım, akşam yemekten sonra aldığım için belki ciddi bir yan etkisini görmedim. Sarı kantarona günde iki tane olmak üzere devam ediyorum. Özellikle ilk iki haftada da her durumda destek olarak sevgili Passiflora şurubuma dayandım.
Şimdiyse mutluyum gururluyum, bir haftaya yakındır Passiflora ihtiyacı duymadım. Hatta bugün (sıcağın da etkisiyle) dışarı çıkıp birşeyler yapma isteğiyle kıvranıp, buna rağmen fenalaşmamayı başardım. Paşa paşa evimde oturdum kendi başıma, çok da gereksiz olmayan işler yaptım, bu yazıyı yazmak gibi. Neden bunca şahsi bir konuyu paylaşıyorum derseniz, üstümdeki ağırlığını hafifletmek amacıyla derim. Bu da böyle bir deneyim. Ağır ama ne yapalım, birçok insanın başına gelen bir şey: Her dört kadından biri hayatı boyunca en az bir kere depresyona giriyormuş.
İşte ben de böylece sıramı savdığımı umuyorum! Lustral’e en az 3-6 ay devam etmek gerekiyormuş, bırakacağın zaman ise önce günde yarıma, sonra iki günde bir yarıma indirerek bırakmak. Kaderde aylarca ilaç kullanmak da varmış, ne yapalım, iş ki derdimize ilaç derman oluyor olsun. Ben nerden bildim ilacın derdime derman olacağını: Bir sıkıntım olmadığı halde fena halde sıkıldığımdan ve normal hayatımda yaşamadığım olumsuz hisleri sürekli ve sebepsiz yere yaşadığımdan, beynimin kimyasının bozulduğunu ve müdahaleye ihtiyaç duyduğunu anladım.
Gelelim depresyonun bana öğrettiklerine. Tabii ki hayatımıza giren her deneyim, bize bir şeyler öğretmek istiyor. Ben her dakikası kıymetli kişi, her dakika illa elle tutulur bir şey yapma ihtiyacı duyan kişi, verimli olmak için, zaman yavaş geçsin diye uğraşan kişi tam tersi boş boş oturmayı, zaman geçirmek için hiçbir şey yapmamayı öğrendim! Zamanla ilişkim, verimlilik tanımım, hayatı planlama, değerlendirme, hatta yargılama yaklaşımım hep yeniden tanımlandı. “Boş” zamanların, “hiçbir şey yapılmayan” zamanların aslında çok değerli, çok verimli zamanlar olduğunu kavradım. Kendime ne kadar çok kamçıyla yaklaştığımı fark ettim ve artık “Ben her anımı sevgiyle mükemmel olarak değerlendiriyorum”a inanmaya karar verdim. Ona göre, beni boş boş oturup sevgili köylülerim gibi etrafa bakarken görürseniz bilin, deyin ki, “Candan şu dakikalarını sevgiyle mükemmel olarak değerlendirmekte”!
(2008)