Gece kapımı açıp dışarı çıkıyorum. Dışarda köpeklerimden biri ürüyor, baykuşlar uluyor, başka ses yok, uğultu yok. Yasemin kokusu, kurbağalar, bazen köyde konuşarak yürüyen iki kişinin sesi. Zeytinlerin arasından Loka’ya sesleniyorum, herhalde domuza sarıyor. Benim penceremden uzak olsun da. Sessizliğe pek alışığım, bir tek bülbül ve baykuş sesleriyle uyuyabiliyorum, o açıdan…
Kapım kilitsiz. Ben istediğim kılıkta. Pencerelerimde perde yok. Bahçemde çit, tel, kafes yok. Güvenlik? Güvenlik havada, suda mevcut! Gecenin kör karanlığında elimi kolumu sallayarak dışarda, bahçemde, yolda gezebiliyorsam, bunu yaparken içimde en ufak bir endişe yoksa ben güvendeyim demektir. (“Ya da aptal,” diyebilirsiniz içinizden, ama şimdiye kadarki yaşamımın ya da eğitimimin hiçbir faydası olmadıysa en azından aptal olmadığımı göstermeye katkısı olmuştur, diye ümit ediyorum.)
Yoldan bir eşek sesi gelebilir mesela, komşuya seslenirim o zaman, “Hayırlı akşamlar Emin!” Süt isterim zaman zaman, ineklerinden her sabah sağdıkları taze sütten muhallebi veya yoğurt yaparım. Bir kere bizim köpeği ödünç almıştı çiftleştirmek için, geri verirken bir koca demet sarmaşık bırakmıştı. Sarmaşıklar yumurtayla kavrularak hafif bir yemek olmuştu. Sebzelerimi, zeytin fidanlarımı da onların koyun gübreleriyle besliyorum.
Bugün bahçemde iki ayrı yavru kaplumbağa geziyordu. Neyse ki sebze bahçesinin yerini keşfetmiş değiller, yoksa şakası olmaz, talan olur canım bahçe. Geçenlerde bir gün de iki karayılan görmüştüm. Hele çekirgeler, anlatılır gibi değil. İstilacı olanlar bir yana, bir de her gördüğümde fena olduğum, el büyüklüğünde ve böcek değil hayvan kategorisinde olanlar var.
Ben burada ne yapıyorum? Hepinizin, hatta yalnız bu yazıyı okuyan yakınlarımın da değil, aklından geçme lüksüne sahip olduğum herkesin desem de eminim abartı olmaz – çünkü köyde yemek yerken tanıştığım yerli turistler de, İstanbul gecelerinde karşılaştığım eski tanıdıklar da, annemle babamın yakın arkadaşları da aynı yüz ifadesi ve aynı ses tonuyla bu noktada buluşuyor mutlaka! – herkesin aklından geçen soru bu. Büyük bir soru işaretiyle, “Peki C. orda NE yapıyor?” Döndük dolaştık, en başta burada yaşama kararı aldığımda verdiğim hafif irkiltici yanıta geri geldik: YAŞIYORUM. Başka ne yapılmalıydı ki?..
Ben burada yaşıyorum. Ben günbegün daha sade, daha sakin, daha huzurlu, daha az tüketerek, doğaya daha az çentik atarak, insanlara ve hayvanlara daha az ziyan vererek, daha doğal, daha uyumlu, daha sürdürülebilir bir hayat yaşamak için sarf ediyorum enerjimi. Eğitimimi, birikimimi, zekamı, becerilerimi, insan ilişkilerimi, her türlü zenginliğimi bu yönde kullanıyorum. Bu yaşadığım hayatın olabilirliğini ortaya koyarak da dünyaya bir nevi geri ödeme yaptığıma inanıyorum. Çünkü insanların yalnız para kazandıran faaliyetleri değerli saydıkları bir dünyaya pabuç bırakmayı kabul etmiyorum! Yeni neslin, mesela yeğenlerimin, ilahi varlıklarını bu kadar ucuza satmalarını, ruhlarını bu kadar yok saymalarını, yoldaşlarımın bu kadar kendi dileklerinden kopuk olmalarını kabul etmiyorum. İnsanların tek tip, “güvenlikli lüks site – küp küp ofis – hijyenik spor salonu – en son model AVM – parlatılmış otomobil ve kapalı otopark – şımartılmış çocuk ve yabancı dadı ve snob okul” yaşamına mecbur edilmelerini, mahkum edilmelerini kabul etmiyorum. Sadece üst sosyoekonomik sınıftan oldukları ve iyi eğitim aldıkları için hem de!
Ben burada zeytin yetiştiriyorum mesela. Zeytinler kendileri yetişiyorlar, doğrudur, ben de onlara katılmaya çalışıyorum. Hastalıklarını, verimlerini, pazarlarını, çeşitlerini, geleceklerini araştırıyorum. Zeytinimi daha verimli değerlendirmek için uğraş veriyorum. Yağımı daha iyi yapmanın, daha iyi yaptığımı onaylatmanın, daha çok zeytin sahibi olmanın yollarını arıyorum. Para kazanıyor muyum? İki senede bir hasat yaptığımı, şimdiye kadar her seferinde çeşitli “cehalet vergileri” ödediğimi ve bunları geleceğe yatırım olarak gördüğümü hesaba katınca eh, bir dahaki sefere bir şeyler kazanacağım inşallah.
Ben burada yazı yazıyorum. Harper’s Bazaar dergisine her ay bir yemek ve yemek kültürü yazısı, ayrıca havadan sudan, insanlık hallerinden bir ya da iki yazı yazıyorum. Hillsider dergisine zamansız, ele aldığı konuyu uzunlamasına inceleyen makaleler yazıyorum. Eşe dosta, gündemimdeki konuları yazıyorum; bunların bir gün biraraya gelip kitap olmasını umuyorum. Evimi inşa ediş hikayemin hâlâ bir gün, yayımcımın söz verdiği gibi resimli bir kitap olarak basılmasını umuyorum. Bir gün kitaplar az da olsa bir değer kazanırsa –kazanınca- köpekler üstüne bir kitap yazarak Bozo anılarımı da orda toplamayı planlıyorum. Fırsat buldukça, kafamı toparladıkça, içimden geldikçe ilk romanım üzerinde çalışıyorum. Gazetelere, spor ve Ege bölümlerine av ve atış haberleri yazmak üzere girişimlerde bulunuyorum. Yazı faaliyetlerimden para kazanıyor muyum? Bazaar’dan aldığım sembolik rakam dışında, hayır.
Ben burada atıcılık yapıyorum. Trap atışlarında kendi çabamla bir yere gelmeye, sonra da bir destek bulmaya savaşıyorum. Haftada bir, iki kez 100 kilometre ötedeki poligona giderek güneşin alnında saatlerce atış yapıyorum. Bu sporu sevdiğim için, bu sporu yapabileceğime inandığım için yorgunluğuna, yoğunluğuna, masrafına katlanıyorum. Bir gün ulusal bir başarı kazanmayı ya da milli kadın atıcılarımız arasında olmayı hayal ediyorum. Atış faaliyetlerimden para kazanıyor muyum? Hayır, ilerde bir gün bir maddi getirisi olsa bile ancak kendi masrafını karşılamak üzere olabilir.
Ben burada avcılık yapıyorum. Kendilerini avcı olarak niteleyen birçok kişinin görünce ağaca tırmandıkları yaban domuzlarının peşinden koşuyorum. Yörelere göre avın usulünü ve gidişatını, av köpeklerinin çalışmalarını, domuzların hareketlerini öğreniyorum. Bıldırcın, keklik, çulluk, tavşan, balık avlarını öğreniyorum. Avdan para kazanıyor muyum? Pişirdiğim, yedirdiğim domuzlar (en sağlıklı, doğal, organik et!) yanıma kâr kalsa da, hayır bir şey kazanmıyorum. Bir gün, yine kitapların değer kazanmasına bağlı olarak av anılarımı kitaplaştırmak üzere av ve doğa blogu yazıyorum.
Ben burada köpek yetiştiriyorum. Sık sık değişen köpeklerim çoğunlukla “beş benzemez” olabilir, yine de her birine gözüm gibi bakıyor, kapasitelerinin elverdiği potansiyeli gerçekleştirmelerine uğraşıyorum. Kokuyu bırakmayan, cesur av köpekleri, iri, terbiyeli, korumacı kangallar yetiştiriyorum. Onları temiz tutan, yatmaları için sıcak ve serin yerler yaratan, gerektiğinde veterinere götüren ya da webde tıbbi araştırmalar yapan, araba terbiyesi veren, parazitlerini temizleyen, insanlarla ve diğer hayvanlarla iyi geçinmeye teşvik eden, eğitim veren ve gezmeye götüren benim.
Ben burada tüketimi azaltmaya çalışıyorum. Sadece kaçınılmaz olanı tüketmeye, doğadan alabileceğimi yeterince almaya, doğaya geri verilebilecek olanı vermeye, saldırgan müdahalelerde bulunmadan kendi yaşam alanımı yaratmaya, korumaya, her şeyin asgarisiyle yaşamaya, kendini çeviren bir düzen düzmeye çalışıyorum. Her gün en pratik sulama yöntemleri, manzarayı güzelleştirme yolları, en hesaplı gölge yaratımı, en sağlam teras sediri, köpeklere dayanacak sandalye minderleri, hızlı ot biçme sistemleri, evin daha uzun temiz kalmasının yolları, zeytin pisliklerinin nerede işe yarayabilecekleri, organik çöplerin nasıl değerlenebileceği, evi serin tutmak için hangi noktaya çınar dikmenin uygun olduğu gibi bir sürü soruyla boğuşuyorum. Doğaya, içinde bulunduğum ortama en az fark yaratarak varolmaya çalışıyorum (ki bu, bence “şiddetsizlik”). Bunu bir düşünce ve varoluş sistemi olarak evrene yaymayı hedefliyorum.
Ve para kazandıran faaliyetler olmadıkları için, bunların hiçbiri bir özel şirkette bir özel titr sahibi ve bir geniş banka hesabı sahibi olmak kadar değerli değil, öyle mi? Gençliğimizde olsak şöyle derdim: “Yemeyin beni!”
Büyükşehir hayatını seven, İstanbul’un lüks yaşam olanaklarıyla mutlu olan, çeşitli miktarda çocuklar yapan, onlara her şeyin “en çok”unu vermek isteyen, arabasının modeli geçince keyfi kaçan, ayakkabılarını yalnız İtalya’dan alabilen, İstanbul’a gelen tüm ünlülerin konserlerine gitmesi gereken falan insanlar vardır, elbette vardır, neden olmasın, onlar büyükşehirde yaşasın, çok mühim işlerle uğraşıp çok paralar kazansın, nasıl mümkünse öyle mutlu olsun. (Aklıma, seneler önce izlediğim bir tartışma programı geldi: Bir adet küçük dağları yaratmış prof doktor bey, geleneksel Doğu tıbbıyla iştigal eden meslektaşları için, “Efendim bizim her ay bilmem kaç tane bilimsel makale yayımlatmamız lazım, öyle ‘çakra’larla falan uğraşacak vaktimiz yok!” demişti de, ne eğlenmiştim. Herhalde şu sıralar reiki master olmuştur kendisi. Neyse yani bu kişilerin zeytinin ruhunu dinleyecek ve organik çöplerini ayıracak ve dağda domuz peşinde koşacak vb vakti yoktur daha mühim işlerinden, ondan istirham etmiştim…) Benim çok para kazanmaya ve çok önemli işler yaptığımı elaleme göstermeye ve çok büyük bir hayat performansı sunmaya ihtiyacım yok diye beni küçük görmeye kalkmasalar da iyi olur tabii!
Benim evimin büyük market alışverişi İstanbul’daki bir yemek bahşişi kadar tutuyorsa, eleman çalıştırmıyor ve evimin temizliğini ütüsünü tamiratını bahçe tanzimini kendim yapıyorsam, köpeklerimin teşhisi iğnesi banyosu tıraşı bana aitse, arabamı kendim temizliyor ve tamire götürüyorsam, kuru temizleme masrafım, su ve doğalgaz faturam yoksa, çocuğum olmadığından özel okul masrafları ve servis ücretleri ve tenis ve piyano dersleri ve yaz kampları bana dokunmuyorsa, açık havada koşu yapmak, dağa çıkmak ya da deniz kenarında köpek gezdirmekse sporum, giyim alışverişimi çoğunlukla (gayet şık ve alamod bir şekilde) pazarımızdan yapıyorsam ve dışarda yemek yemem büyükşehrinizde bir büfede tost yemek kadar tutuyorsa, benim tercihlerim bu yöndeyse, ben ister kazanırım ister kazanmam arkadaş!
***
Aynaya bakıyorum. Buralara 33 yaşımda intikal ettim. Şimdi 40’a gelirken, kendimi hiç bu kadar güzel, bu kadar neşeli, bu kadar keyifli, bu kadar pozitif görmemiştim. Buralarda çok şey yapıyorum. Buralarda hayatımdan çok memnunum. Buraya gelmeden önce de mutluydum, buraya bir şey aramaya gelmedim. Aradığım şeyi bulmuştum, huzur, mutluluk içimdeydi, koşmamakta, sakince yürümekteydi, doğadaydı. Ben buraya evime geldim. Trafiksiz, sessiz, acelesiz, kötülüksüz, hınçsız, hırssız, mutsuzluksuz, sınıf ayrımsız, üstünlüksüz, ‘daha’sız, masrafsız, yargısız bir hayat yaşıyorum. Kendi içinde stimulating (kamçılayıcı), challenging (mücadele gerektiren) ve evolving (gelişen) bir hayat yaşıyorum. Eski ve yeni insan temaslarım, dostluklarım, aile ilişkilerim yerinde. İnanılmaz bir şey, mutluyum!
Daha çoook gençtim, mizah dergileri okuduğum dönemdi, belki üniversite başları. Henüz okumayı, müthiş okumayı, ve felaket bir iş kadını olmayı hayal ediyordum. Bir karikatür görmüştüm, kesip saklamışım: Kız bir teknede yerleri fırçalarken, bir yandan da yanında duran çocuğa anlatıyor: “Önce Türk Dili ve Edebiyatı okudum. Sonra tarih masteri yaptım. Sonra Proust ve Joyce üzerine doktora yaptım… Şimdi de bu teknede miçoluk yapıyorum.” Çocuk soruyor, “Bu yaptığın iş için gerek yoktu ki, keşke bu kadar okumasaydım diye düşünüyor musun?” Cevap, “Yoo, bu kadar okumasaydım bu işi yaparken böyle mutlu olmazdım ki!”
Bir yakınıma sormuştum bir kere, ablasının mutlu olup olmadığını. Ablası 40’lı yaşlarda, beş sene önce ölen annesinin ardından hâlâ yas tutan, sık sık ağlama krizlerine giren, babasının evlenmesi ihtimaline dehşetle yaklaşan, hafif nevrotik bir kadındı. Oysa kardeşine göre “başarılı bir kariyeri, üç tane çok iyi okuyan çocuğu vardı ve uzun yıllardır evliydi, dolayısıyla elbette mutluydu”! Peki ya ben, ben sence mutlu muyum? Neşe, coşku, enerji dolu, arkadaşları, ailesi arasında koşturup duran ben? Bilemem dedi ama, evli değilsin, çocuğun yok, kariyerin yok, tabii ki değilsindir, umarım daha iyiye gider, diye içinden geçirdiğine kalıbımı basabilirim…
Burda tek başıma dağın başında hayatımdan memnun muymuşum? Peki ama ne yapıyormuşum?.. Siz benle dalga mı geçiyorsunuz?! Böyle bir memnuniyet, sizin emeklilik hayallerinizin içinde bile mevcut değildir. Böyle bir meşguliyet, sizin çok para kazandıran faaliyetleriniz arasında bile yoktur. Ne mutlu bana ki yaşamımın hiçbir açısı, hiçbir yanı bana, benim ruhuma, benim gerçeğime aykırı değil. Ne mutlu bana ki o kadar okudum da kendi özgürlüğümün, mutluluğumun yolunu öğrendim. Ne kadar gururluyum ki hakikaten yaşamım mesajımdır. Bunun ötesinde diyecek bir şeyim de yoktur, bakabilene, görebilene diyecek her şeyim ordadır. Ama yine de bir özet olsun diyen lapacılara: Bana göre herkes, kendi hayalinin peşinde koşmalıdır. Ve herkesin hayali, kendisi kadar değerlidir.
(haziran 2009)
* Mahatma Gandi, “My life is my message”