İçeriğe geç

Şehri terk etmek isteyenlere “sahibinden” gerçek düşler

Yıllar öncesinden, en azından 12 yıl, bir resim. Saçları kısacık kesilmiş, renkli gözlü bir kız, her hafta heyecanla çalıştığım bölüme gelirdi. Hızlı hızlı. Sanki yetişmesi gereken bir yer varmış gibi. Hepimizle selamlaşır sayfaları hazırlayan arkadaşımızın yanına oturup, işini yapar ve giderdi. O önce “Osman Ulagay’ın asistanı, sonra Milliyet’te kendi sayfasını, köşesini hazırlayan” bir yazar olmuştu.

İyi eğitimli, yabancı dile hakim “şehirli kız” fazla kalmadı. Dedim ya acelesi vardı ve gitmeliydi. Gazeteyi bıraktı, ardından İstanbul’u. Haberleşemedik bir süre. Biliyordum kendine şehir dışında bir hayat kurmuştu ama nerede, nasıl detay yoktu. Kısa bir süre önce Gazeteport’ta yazdığım Leonard Cohen yazısına gelen mail’ler arasında rastladım ona. Yazımı bir arkadaşının ona link attığını belirtip, hem yazıyla ilgili görüşlerini aktarıyor hem de “yolun düşerse gelsene” diyordu. “Gelirim” dedim.

Her zaman olduğu gibi sözümü tuttum. Ve “çat kapı gittim.”

“Herkes geliriz diyor helal sen geldin”.

Karadan ve denizden Ege yolculuğum sırasında “mutlaka” dedim kendi kendime “uğrayacağım” ona. Kuşadası durağımızda “yanıma birkaç dostu da alıp” arabayla o “şirin” yere gittim. Ne tam nerede yaşadığını biliyordum, ne cep telefonu vardı yanımda.

Pazarın, dükkanların bittiği, “yolun sonu zannettiğim bir alanda” arabadan inip oradaki bir satıcıya sordum.

“Merhaba, ben Candan Turhan’ı arıyorum. Nerede oturduğunu biliyor musunuz?”

“İstanbulluyu mu arıyorsun? Gel göstereyim.”

Arabadan iniyorum. Ne şanslıyım demek buradaki evlerden birinde oturuyor, yürüyerek gideceğiz, diye seviniyorum. Yanına gittiğimde parmağınla uzaktaki bir tepeyi işaret ediyor. “Görüyor musun, oraya tırmanacaksın?”

“Yol var mı oraya?”.

Şöyle bir arabaya bakıyor.

“Deneyin çıkarsınız herhalde.”

Arabaya neden “acıyarak” baktığı ortaya çıkıyor.

Şehirli bir araba çünkü altımdaki. Nazlı, engebeyi sevmeyen, zora geldiğinde her an seni bırakacakmış gibi.

Oysa yol toprak ve taşlı. Aynı zamanda dar.

Bir süre gittikten sonra bir ev. Duruyorum orada. Güleryüzlü bir hanım geliyor yanıma. “Candan’ın evi burası mı?”.

“Yok o daha tepede yaşıyor.”

“Teşekkürler”.

“Dikkatli gidin, hız yapmayın”.

Şaka mı yapıyor diye bakıyorum. Yok ciddi.

Devam ediyorum. Artık yol iyice daralıyor, bitti, bitecek. Tam dönecekken hemen kenarda bir ev görüyorum. Arabanın arkasını evin girişine çevirip manevra yapıp buradan ayrılacağım.

Gürültüye önce bir köpek geliyor. Minicik, bol tüylü. Kuyruğunu sallayarak, bin bir numara yaparak. Ardından genç bir kadın.

Saçında yeşil bandana, üzerinde uzun kahverengi şık bir elbise, ayağında bandanasının renginde crocslar. İşte benim arkadaşım.

Arabadan iniyorum. Dostlarım da yanımda. Sarılıyoruz. Bizi evine davet ediyor.

Planını kendisinin çizdiği taştan bir “masal ev” burası.

4 köpeğiyle beraber burada yaşıyor.

Evin dışında tüm vadiyi gören uzun tahta masasına oturuyoruz. Mumlar var üzerinde.

“Şimdi de güzel ama siz burayı yağmurda, şimşek çakarken göreceksiniz nefis oluyor” diyor.

Dışarıda bir yatağı var. Üzerinde cibinliği. Geceleri de burada uyuyor. “Yıldızlar ve tüm evrenle başbaşayım” diye anlatıyor.

Zeytin ağaçları var. Sebze bahçesi de..

Hepsiyle kendi uğraşıyor. Dikiyor, çapalıyor, topluyor, onlarla, yemek yapıyor, içecekler hazırlıyor.

“ Durun size kendi yaptığım soğuk bir şey ikram edeyim.”

Az sonra kocaman bardakların içinde mis kokulu, keskin tatlı bir içecek getiriyor.

“Nefis tadı var. Ne bu?”

“Mürver çiçeği. Giderek yaygınlaşıyor. Burada çok seviliyor.”

“Anlatsana” diyorum. “Ne yapıyorsun burada? Zaman nasıl geçiyor?”

Gülüyor. “Hiç boş vaktim yok biliyor musun?”.

Bahçede çalışıyorum, yemek yapıyorum, bazen köylülerle yardımlaşıyorum, kışın haftada iki kez ava gidiyorum. Zaten ava hazırlanmak, kumanyalar falan bir günümü alıyor. Bir gün de av. Selçuk’taki arkadaşımın balıkçı akrabaları var. Onlarla balığa çıkıyorum. Çok gelenim gidenim oluyor. Köyden, nadiren şehirden. Ben gidiyorum. Kitap yazıyorum.”

Daha sayacak. Ama durdurup soruyorum. “Ya İstanbul?”.

“3-4 ayda bir uğruyorum. Masaj, alışveriş, sinema, Kanyon.”

Bizim tam tersimiz yani. Hani arada bir nefes alalım değişiklik olsun diye gidiyoruz, dağa, tepeye, denize. İşte o da “İstanbul’a uğruyor” arada.

Size bir şey söyleyeyim mi. Öyle mutlu ki..

Evet ilk günleri biraz zor geçmiş. Evin inşası, insanların ona, onun doğaya alışması.

Ama başarmış. Hem de tek başına.

Arabayla dönerken “kendimizi bir yerlere ya da kimi insanlara mecbur sayan” ruhlarımızı düşünüyorum.

Karar veriyorum. Umudumun kırıldığı her an ,Candan’ın sıfırdan kurduğu ve mutluluğu, özgürlüğü sonuna kadar yaşadığı hayatı düşüneceğim. Ve mantığımın değil yüreğimin götürdüğü yere gideceğim.

Sağol arkadaşım..

(Murat Sabuncu, Ağustos 2009)

Kategori:Ordan burdan insandan...