Gezegenimizdeki güneş enerjisinin iyi değerlendirilse her şeye yeterli olacağını biliyor musunuz? Yanına bir de rüzgârı, toprağı, suyu ekle, sınırsız sorunsuz sonsuz enerjinin yeme de yanında yat!
Solar enerjiyi tanıyalım: Güneş, il sole, die sonne, sun, le soleil, el sol. Gezegenimizin yaşam kaynağı, tarih öncesinden bu yana tapınılan, gelmiş geçmiş onlarca tanrısı olan, enerji, ısı, ışık kaynağımız, müthiş yıldız. Güneş, varken bizi ısıtıyor ve varken bizi aydınlatıyor. Peki ya başka türlü enerjiler de yaratsa? Biliyoruz ki enerji dönüştürülebilir… Ya varken verdiği ışığı, ısıyı konsantre etsek, daha verimli kullansak? Peki bir de enerjisini hem dönüştürüp hem depolasak, güneş yokken de faydalansak? Daha neler!
Evet, daha neler var neler… Güneş enerjisiyle karşılanabilen ne çeşitli enerji ihtiyaçları var, biz hâlâ çuvallarla para dökerek, toprağımızı, dağımızı, akarsuyumuzu altüst ederek, her yerleri delip deşerek doğalgazlar, fosil kaynaklı yakıtlar, elektrikler, nükleer enerjiler yaratmaya çalışıyoruz! Oysa güneş ışıklarıyla elektrik üreten bir solar panel, bunu regüle eden bir kontrol ünitesi, enerjiyi depolayan akü sistemi ve bunu kullanıma uygun hale getiren invertör biraraya geldi mi, her yerde, çok koşulda elektriğiniz hazır… Bölgenin güneşten eriyor olmasına da gerek yok, günde birkaç saat güneş görmek yeterli. Güneş enerjisi nasıl elektriğe dönüşüyor derseniz, hepimizin anlayabileceği bir özetle, panelleri oluşturan güneş hücrelerinin içlerindeki silikon molekülleri güneş ışınlarının etkisiyle harekete geçerek elektrik üretiyorlar.
Peki ama evde, ofiste nasıl kullanılır ki? Tüm teknolojilerin bir zamanlar, yani başlangıç fazlarında olduğu gibi, bir zamanlar ulaşılmaz (verimsiz, hantal, pahalı, vb) olan solar elektrik teknolojisi artık her evde, her binada, her fabrikada kullanılabilir özelliklere sahip ve giderek de bu nitelikleri yükselmekte. Örneğin solar hücrelerin dönüştürebildiği enerji oranı başlangıçta tek haneliyken bugün ticari panellerin verimi %15’in üzerinde, laboratuvarlarda ise şimdiden %30 verimlilik elde edilmiş durumda. Örneğin şu anda bir ufak kulübenin temel ihtiyaçlarını karşılayacak solar sistem, o ufak kulübenin sahibinin bütçesine uygun şekilde tasarlanabilir ve bir, iki saat içinde 1 – 2 metrekare alana monte edilebilir. Örneğin son 10 yıl içinde solar sistemlerin fiyatlarının tam yarıya düşmesiyle, konforlu bir evin tüm elektrik ihtiyacını karşılayacak sistem artık 20.000 TL civarına mal olabilir.
Zaten şu anda solar enerjiyi tercih edenlerin sebepleri de pratik, ekonomik, verimli ve geleceğe yönelik şekilde modüler olması. Dağlarda, bayırlarda, mezralarda elektrik şebekesine bağlanamayan bağ evleri, besi damları, haftasonu kulübeleri, köylerde elektrik kesintilerine ya da iniş çıkışlara maruz kalanlar, dağ taş gezip yine de bilgisayar, müzik, ışık kullanmak isteyenler, karavanlar, tekneler, gezginler, arazilerinde su olup elektriğe ulaşamadığından kullanamayan çiftçiler, geniş bahçelerini kablo döşemeden aydınlatmak isteyenler… Veya uzun vadede elektrik masraflarını azaltmak ve temiz, sonsuz, yenilenebilir enerji kaynaklarından faydalanmak isteyenler: yani solar enerjinin gidişatını görenler. Solar enerji sistemlerine yapılan yatırımların geri dönüş süresi 6 ilâ 10 yıl, yani bu sürenin sonunda yatırımcı elektrik faturasından kurtulmuş olmanın sonsuz hazzını yaşayacak…
Gerçekten, kim fotovoltaik enerjiyi nerede kullanıyor? Derdinde olmayan deveyi görmezmiş ya, güneş panellerine dikkat etmeyen de bunları tuhaf bir nevi uzay teknolojisi falan zannedebilir. Oysa solar sistemler, 1966 yılında Japonya’nın Ogami Adası’ndaki deniz fenerini kendine yeterli elektrik gücüyle çalışan bir fener haline getirdiğinden bu yana, yani epey zamandır her yerde! Dünyada bu işin başını çeken Almanya, Japonya ve Amerika’da zaten birçok yerde evler, siteler, gökdelenler baştan solar sistemlerle tasarlanıyor. Kâh evlerin çatılarına kiremit yerine solar paneller döşeniyor, kâh gökdelenin güneşe bakan cephesi panellerle kaplı. Sanayideki kullanımı da en az o kadar yaygın: Fabrika binalarının çatıları yetmezse hususi olarak araziler alınarak elektrik tüketimine katkı sağlanıyor. Bir de “güneş tarlaları” var ki, özellikle ABD’nin güney eyaletleri ve İspanya gibi güneşin ve boş arazilerin bol olduğu bölgelerde yaygın: sıra sıra dizilmiş yüzlerce, binlerce güneş panelinden oluşan elektrik üretim tesisleri!
Hâlâ Türkiye’de kullanımına dair şüpheleriniz varsa, buyrun biraz da yerli örnek: Fethiye Hillside Club (Muğla), Tesco/Kipa Kuşadası (Aydın) ve Marmaris (Muğla), Koç Holding (İstanbul), Gazi Üniversitesi (Ankara), Türkiye çapında çeşitli cep telefonu ve telefon vericileri, SwissOtel (İstanbul), TÜBİTAK (Ankara), Van kedisi heykeli (Van), Nevşehir Yurt Binası, Zekeriyaköy, Assos, Uludağ, Beykoz, Datça, Kuşadası bölgelerinde müstakil evler, Ege Denizi’nde balık çiftlikleri, Fethiye Kelebekler Vadisi (Muğla), Kandilli Rasathanesi (İstanbul), Harran Kültür Merkezi (Şanlıurfa), Isparta Valiliği, Antalya Güneş Evi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi otobüs durakları, birçok karayolu ve otoyolda trafik uyarı levhaları, Esenler, Ömerli, Zeytinburnu, Avcılar (İstanbul) ve Etimesgut’ta (Ankara) sokak aydınlatmaları, Diyarbakır ve Mardin’de tarımsal sulama sistemleri…
Bunun dışında Mali’den Malezya’ya, Tanzanya’dan Idaho eyaleti otoyollarına, dünyanın tüm denizlerindeki teknelerden, Arap çöllerinde köylere ilaç taşıyan develerin sırtlarına kadar boy boy, çeşit çeşit solar sistemler kullanılmakta.
Bir teknolojinin bu kadar yayılması için, arkasında birileri olmalı! Tabii ki var. Dünyada, hele de Almanya ve Japonya gibi Türkiye’ye kıyasla güneş fakiri olan ülkelerde güneş enerjisinin bu kadar yaygın olmasının arkasında “yeşil hükümetler” var. Çevreciliği bir lüks ya da moda olarak değil, geleceğin zorunluluğu olarak algılayan, küresel ısınmanın boyutlarını kavrayan, sürdürülebilirliği önemseyen vizyon sahibi yöneticiler doğal, alternatif kaynakların kullanımını ciddi şekilde destekliyor. Bu destekler ülkesine ve bölgesine göre sübvansiyonlardan vergi indirimlerine, hibelerden ucuz kredilere, teşviklerden zorlamalara kadar uzanıyor.
Bazı örnekler şöyle: Avustralya’dan Çin’e, Bulgaristan’dan Hindistan’a ve elbette tüm Avrupa ülkelerine kadar birçok ülkede zaten mutlaka kanunla belirlenmiş şebekeyi besleme tarifleri var – böylece solar sistemlerin ürettiği ve depolanmayan, kullanım fazlası elektrik şebekeye geri satılıyor; elektrik üretilmediği saatlerde şebekeden elektrik kullanıldığında bu hesaptan düşülüyor. Dünya çapında şebekeyi geri besleme tarifeleri ise kilovatsaat başına 0.21 avroyla 0.60 avro arasında. Avustralya’da eyalet yönetimlerince belirlenen şebeke besleme tarifeleri abonelerin elektriği alış fiyatlarının iki katına kadar çıkıyor.
Bu işlerin öncüsü olan Almanya uzun seneler binalara entegre solar fasad sistemlerini maddi olarak teşvik etti. Çin’de şebeke bağlantılı solar sistemlerin kurulum ve sistem maliyetlerinin % 50’si devlet tarafından finanse edilirken bu teşvik kırsal bölgelerdeki bağımsız sistemler için % 70’e kadar çıkıyor. Yunanistan’ın, AB tarafından da desteklenen yenilenebilir enerji kaynak finansman sistemlerinde, % 40 oranında yatırım teşvikleri ve vergi indirimleri var. İngiltere’de güneş enerji sistemlerinin kurulumunda kilovat başına 2000 Sterlin teşvik veriliyor – ki zaten sistemlerin kilovat maliyeti bu civarda. ABD’de ise her eyalette farklı ama birbirinden cazip uygulamalar var…
Yani neymiş? “Ay ne güzel, doğal kaynakları kullanalım valla!” demekle iş bitmiyormuş! Uzun vadeli, kapsamlı, hele Türkiye gibi finansman olanakları kısıtlı bir ülke için çeşitli kullanılabilir teşvik ve destekleri içeren bir “yenilenebilir enerji kaynakları kullanım planı” tasarlanıp uygulanması şartmış. Bu tür girişimler ufak ve yavaş da olsa oluşuyor nihayet ülkemizde; biz de evimizde elektrik üretip satacağız – er ya da geç. Bu mealde Temmuz 2008’de yürürlüğe giren 5784 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu şahısların kendi ürettikleri elektriğin fazlasını Enerji Bakanlığı’na satmasına izin veriyor ancak gerekli yönetmelik vb.lerin yürürlüğe girmesine daha var. Önergeye göre şebeke besleme tarifeleri ilk on yıl için 0.28 Avro / kWh, ikinci on yıl için 0.22 Avro / kWh. Ayrıca pakette sektörün ülkemizde gelişmesi için diğer alternatif enerji kaynaklarının desteklenmesi, yerli üretimin teşviki ve başka destekler de var. Şaka değil, çocuklarımız doğal olarak doğal kaynaklardan enerji kullanacaklar…
Toprakla, suyla ısı alışverişi yapan ısı pompası:İlk kez İstanbul Beykoz’da site içindeki evinde kullanan bir arkadaşımdan duydum ısı pompasını. Doğrusu başta tam bir Zihni Sinir procesi gibi geldi: Nasıl yani, topraktan ısı alışverişi mi? Bu alışveriş koca iki katlı evi mi ısıtacak? Af buyrun?! Garip ama gerçek. Belki aslında garip bile değil; biz zihnimizi bildiğimiz şeylere şartladığımız için öyle geliyor ilk anda. Şöyle: Isı pompası, ısının elektrikle çalışan pompa, kompresör, yoğuşturucu, basınç ünitesi vb yardımıyla bir yerden bir yere transfer edilmesine verilen isim. Örneğin klima, hava kaynaklı bir ısı pompası sistemi aslında. Isı transferini hava ile yapan ve dolayısıyla çok elektrik tüketen klimalara kıyasla, toprakla ve suyla ısı transferi yapan ısı pompaları çok daha verimli.
Yazın ortamdan daha soğuk olan, kışın da daha sıcak olan yeryüzünün alt tabakaları böylece hiçbir “yakıt” tüketilmeden evlerimizin ısıtılmasını ve soğutulmasını sağlayabiliyor. Hatta ısı pompasının çalışması için gereken elektriği elde etmek üzere bir de solar sistem kurdunuz mu, durum tamamıyla doğa dostu hale geliverir. İnanmakta güçlük çekenler ısı pompası üreticilerinin referanslarına bakabilirler; benim şimdilik bildiğim Beykoz’daki villadan başka Fırat Üniversitesi ve Kocaeli’de bir çiftlik de mutlulukla ısı pompası kullanıyor.
Alternatif seçeneklerden birkaç örnek daha: Son derece gerçekçi, ayakları yere basan Zihni Sinir procelerine devam… Mesela konsantre güneş ışığı kullanımı: Günışığı aydınlatma sistemleri ile güneş ışığı binanın tepesinde özel bir fanus ile yakalanır, yüksek yansıtıcılı bir boru sayesinde iç mekana taşınarak dağıtılır. Yani güneş lambası! Gündüz saatlerinde aydınlatma için kullanılan doğal güneş ışığı suni ışıklara kıyasla renklerin daha doğal görünmesini sağlayan, daha az yorucu, ruhu rahatlatan ve tabii neticede insan verimliliğini önemli ölçüde artıran bir çözüm. Bunların yanı sıra günışığı aydınlatmanın mağazalarda satışı artırdığı, öğrencilerin verimliliğini artırdığı, bitkilerin kapalı mekanlarda yaşamasına olanak sağladığı ve elbette doğal kaynaklardan, faturasız aydınlanma sağladığı da kanıtlanmış avantajları arasında.
Sonra rüzgâr türbinleri var. Uzun yıllardır elektrik üretmek için kullanılan rüzgâr türbinlerinin fizibilitesi için çok yüksek bir yıllık ortalama rüzgâr hızı gerekiyor. Bu da aslında kış aylarında daha mümkün olduğundan, rüzgâr türbinleri güneş panelleriyle birlikte “hibrid” sistemlerde kullanıldığında efektif sistemler meydana getirmekte: Yazın birinin, kışın ötekinin üretimi daha verimli; böylece aynı sistem içinde birbirlerini kompanse ediyorlar. Sıradışı miktarda rüzgâr alan bölgelerde kurulan “rüzgâr çiftlikleri” tabii istisna – Bozcaada, Çanakkale, Çeşme, Akbük, Datça gibi bölgelerde dev rüzgâr türbinleriyle üretilen elektrik ticari olarak satılmakta.
Bunlar aslında pek sıradan şeyler. Alternatif enerji kaynaklarına tüy dikme şerefini, atık yağa veriyorum! Evet, lokantalardan, ticari mutfaklardan çıkan atık yağlar araba çalıştırabiliyor. Burada, aramızda bunu yapanlar, atık yağla çalışan arabalarıyla gezip duranlar var… Meraklı, becerikli ve doğa konusunda hassas bir eski sınıf arkadaşım Discovery kanalında izlediği belgeselden yola çıkarak internet araştırmaları, kitaplar, malzeme bulmalar vb sonucu İstanbul’da bir LPG dönüşüm atölyesinde dizel arabasını makul bir maliyetle dönüştürmüş! Şimdi 2006 model Mercedes minivanını gönül rahatlığıyla atık yağla çalıştırıyor ve bizim gibi yakıta para verip ayrıca havayı zehirleyenlere de nanik yapıyor…
Anafikir: Doğa size, bize, herkese yeter! Daha ne diyebilirim, bilmiyorum. Bunca muhteşem doğal enerji kaynaklarının varlığını bildikten sonra bunları bugünden başlayarak geleceğimize almamak ancak savurganlığın, vurdumduymazlığın, kolaycılığın göstergesi olabilir. Evet alıştığımız gibi sorumsuzca tüketmek çok kolay: ne harcadığını, hangi zararlı gazları saldığını, doğayı nasıl altüst ettiğini, bir adım sonrasında neye mal olduğunu düşünmeden bas düğmeye, bas gaza, çok kolay! Ama bir yerde değirmenin suyu bitecek, bitiyor, çocuklarımız göremeyecek bu sonsuz, sorumsuz tüketimleri… (Görmesinler zaten, çocuklarımız, torunlarımız görseler nasıl ayıplarlar onların dünyasının canına okumamızı!) O halde zihnimizi açalım, kaynaklarımızı tartalım, geleceğimizi gönül rahatlığıyla alternatif, doğal, yenilenebilir, sürdürülebilir kaynaklarla inşa edelim.
(Ağustos 2010)