Küçük istavrit, yiyecek bir şey sanıp
hızla atıldı çapariye
önce müthiş bir acı duydu dudağında
gümbür gümbür oldu yüreği,
sonra hızla çekildi yukarıya…
Aslında hep merak etmişti
denizlerin üstünü
neye benzerdi acep gökyüzü.
Bir yanda büyük bir merak,
bir yanda ölüm korkusu.
“Dudağı yarıklar” denir,
şanslıdır onlar, hani
görüp de gökyüzünü, insanı,
oltadan son anda kurtulanlar.
Ne çare balıkçının parmakları
hoyratça kavradı onu
küçük istavrit anladı; yolun sonu.
Koca denizlere sığmazdı yüreği.
Oysa şimdi yüzerken
küçücük yeşil leğende,
cansız uzanıvermiş dostlarına
değiyordu minik yüzgeci.
İnsanlar gelip geçtiler önünden,
bir kedi yalanarak baktı gözünün içine
yavaşça karardı dünya,
başı da dönüyordu.
Son bir kez düşündü derin maviyi,
beyaz mercanı, bir de yeşil yosunu.
İşte tam o anda eğilip aldım onu.
Yürüdüm deniz kenarına
bir öpücük kondurdum başına,
iki damla gözyaşından ibaret sade
bir törenle, saldım denizin sularına.
Bir an öylece bakakaldı
Sonra sevinçle dibe daldı.
Gitti tüm kederimi söküp atarak,
teşekkürü de ihmal etmemişti
birkaç değerli pulunu
elime, avuçlarıma bırakarak.
Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme.
Sorar gibiydiler, neden yaptın bunu, niye?
“Bir gün, dedim, bulursam kendimi
yeşil leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz,
son ana kadar hep bir umudum olsun diye…”
Ben mucizelere inanırım. Mucizelerin her gün, her an gerçekleştiğine. İnanmadığım ama inanma ihtiyacı duyduğum zamanlar da seneler önce okuduğum, Serdar Sıralar’ın Küçük İstavrit’inin öyküsünü hatırlarım. (Gerçi öykünün –ya da şiirin– Sıralar’ın olduğunu yeni buldum ya, kendisi epey eğlenceli yanları olan bir diş hekimiymiş anlaşılan…) En içinden çıkılmaz durumda, her şeyin bir anda çözülebileceğine dair ufak da olsa bir inanç beslerim. Küçük istavrit gibi her an bir mucizenin benim de başıma gelivereceği hissini yaşarım sık sık. İyi ki.
Arkadaş Türkçe Sözlük mucizeyi, “1. akıl yoluyla açıklanamayan, bu yüzden de Tanrısal bir güç tarafından yaratıldığına inanılan doğaüstü olay, 2. insanları hayran bırakan olağanüstü olay ya da şey, 3. olağanüstü, şaşırtıcı,” olarak açıklamış. Biz herhalde bu anlamların bir karışımı olarak kullanıyoruz günümüzde. Yok denecek kadar düşük olan bir olasılık gerçekleştiğinde mesela bu bir mucize oluyor bize göre, ya da tüm ihtimaller karşı yöndeyken, olamaz dediğimiz şey olduğunda. Aslında iş öyle olasılıklar falan gibi elle tutulur, hesaplanır bir iş değil, son derece karmaşık: Yani inanmadığınız şey zaten olmuyor. Yani mucizeler, sadece inananların başına geliyor. Şöyle ki…
Mesela ben, bir süre evvel mucize üzerine şu okuduğunuz satırları yazmaya karar vermiştim. Aklımdaki “gerçek mucize” örneklerini de bir kenara not almıştım. Sonra, mucize kabilinden, Akaşa Yayınları’nın Hathor Bilgileri: Yükselmiş Bir Uygarlıktan Mesajlar adlı kitabından (T. Kenyon, V. Essene) “Kaderi Değiştirme” başlıklı bir alıntı geçmesin mi elime! Tam da ihtiyacım olan malzeme. Burda mucizelerin, ya da ona bakarsanız her şeyin, nasıl hâsıl olduğuna dair şu bilgiler verilmekte:
(…) Kutsal kitapta İsa’nın şu sözleri yer alır: ‘O, ona zaten sahip olana verilecek; sahip olmayandan ise o geri alınacaktır.’ Burada İsa evrensel titreşim yasasını ima etmektedir. Eğer bir şeye sahip olmak, kaderinizde bir şeyi yaşamak istiyorsanız onu bilincinizde bir titreşim olarak tutmak zorundasınız. Onun kendisini ifade edebilmesi için sizin onun hissine sahip olmanız, onu hissetmeniz gerekir. Eğer siz onun hissine ya da titreşimine sahip değilseniz, o zaman o kendini ifade edemez…
Mucizenin bu günlerde gündemime girme sebebi, Brenda. Brenda 16 yaşına gelmiş bir dişi koker. Sevgiyle büyüdüğü, el bebek gül bebek bakıldığı evinde emeklilik günlerini sakince geçirmekteyken nasıl oluyorsa oluyor, çalınıyor. Sahipleri perişan oluyor, ev halkından biri kayıp sonuçta, –ancak köpek sahibi olanlar anlar– seslerinin uzandığı her yere haber salıyor, köpek zaten doğal ömrünün sonunda, bu badireyi atlamaz zaten demeden dere tepe Brenda arıyor… İstanbul koca şehir, Şaşkınbakkal kim kime dum duma, Brenda’dan haber yok. E-postalarla zincirler kuruluyor Brenda görülürse diye, nafile. Aylar geçiyor.
Altı ay sonra, Beylikdüzü’nde otoyolda arabasıyla giden bir hayvansever hanım, orta refüjde bir köpek görüyor. Arabayı kenara çekiyor, ne yapıp edip orta refüje geçiyor ve köpeği kucaklayıp arabasına attığı gibi o civardaki evine getiriyor. Hayvan iyi durumda ama elbette bir veterinere görünmesi lazım: Hayvanseverimiz bir başka hayvansever arkadaşını arayıp köpekten bahsedince arkadaşı, “Hadi gel bizim burda veterinere götürelim,” diyor. Arkadaş Küçükyalı’da.
Ertesi gün köpek kalkıp Beylikdüzü’nden Küçükyalı’ya, aradaki yüzlerce veterineri pas geçerek, götürülüyor mu? Götürülüyor. Arkadaşın bahsettiği veterinere gidiliyor mu? Gidiliyor. İki hanım köpekle içeri girince veteriner ne diyor peki? “Aa, Brenda!” “Nerden tanıyorsunuz?” deyince aldıkları cevap, “16 yıldır ben tıraş ediyorum, tanımaz mıyım!” O köpek 16 yıl evlerde yaşadıktan sonra, hem de o yaşta, bir ayağı çukurdayken sokakta nasıl altı ay hayatta kalır? Şaşkınbakkal’dan Beylikdüzü’ne nasıl gelir? Otoyolun orta refüjünde ne biçim tesadüfler eseri sağ kalır ve ordan nasıl bir talihle kurtarılır? Ve İstanbul’daki yüzlerce veteriner arasından nasıl olur da kendi veterinerine götürülür? Hikayeyi nerdeyse birinci elden duymasam, inanmam çok zordu… Ama gerçek. Mucizenin adı, Brenda artık.
* *
Ayşe aylardır iş arıyor, bir türlü netice yok, ama çalışması gerek… Nihayet bir iş buluyor – Marmaris’te! Hiç istemiyor gitmek ama artık başka bir seçeneği de yok, opsiyonlar tüketilmiş, son dakikalar gelmiş. Ev kapatılmış, eşyalar satılmış, akşam saatleri, ertesi sabah yola çıkmak üzere son bavullar toplanıyor. O kadar istemeden gidiyor ki, yanındaki yakın arkadaşı ısrarla, “Gün doğmadan neler doğar!” diye teselli vermeye çalışıyor. Ayşe sonunda patlıyor da, “Yeter bunu söylediğin, sabah gidiyorum işte, artık ne doğacak?!” diye… Gece uyumasına az kala bir telefon: İstanbul’dan kendisine uygun bir iş teklifi! Marmaris anında iptal ediliyor ve Ayşe mutlu mesut İstanbul’da kalıyor. O ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…
* *
Selin Paris’te, yılbaşının ertesi günü öğle yemeği yiyor kendi başına. İstanbul’dan son dakikada kaçarak yılbaşı dahil birkaç günlüğüne gelmiş. Görünüşü tamamıyla Avrupai. Zaten tahmin edersiniz ki pek az genç Türk kadını yılbaşının ertesi günü Paris’te tek başına keyifle yemek yer! Gereksizce sosyal bir millet olduğumuzdan, hatta tek başına olmaktan ödümüz patladığından… Neyse, Selin’in keyif çattığı restoranda bir koca grup insan bağıra eğlene yemek yiyorlar. Selin kafayı bir kaldırıyor, içlerinden biri dikmiş gözlerini ona bakmakta. Kafayı çeviriyor, az sonra yine aynı şey: Adam ayan beyan Selin’i incelemekte. Neyse, nihayet grup toparlanıp çıkıyor restorandan… Hemen akabinde adam koşar adımlarla, pardesüsü savrularak geri içeri dalıyor, Selin’e kartını bırakıp bir iki laf ediyor ve hızla gidiyor!
Ertesi gün Selin bir kafede otururken aklına geliyor ve karttaki numaradan adamı arıyor: Hayırdır, neydi benle derdiniz, öyle koşa koşa gelip gittiniz? Adamımız da tam o civarda ve müsait değil miymiş… Selin’e katılıyor bir kahve içmeye. Hoş bir sohbet ederlerken, Selin’in Türk olduğunu öğrenmesiyle olay –şimdiye kadar değildiyse bile artık– tuhaflaşıyor: Fransız beyefendi üniversitede Türkiye ve Ortadoğu üzerine uzman bir hoca; Türkiye ve bölgeyle ilgili çeşitli kitapları var; ve ikili bütün günü AKP ve ekonominin durumu ve Türkiye’nin uluslararası ilişkileri gibi ülke meselelerini konuşarak geçiriyor! Selin’le Türkiye uzmanı hoca Paris seyahatinden sonra hâlâ görüşmeye devam ediyorlar.
* *
Bebek mucizelerini çok duymuştum, ama hiçbiri çok yakınımda gerçekleşeni kadar etkili olmadı: Sanki biri, gözümüze soka soka, “Evrenin düzenine başkaldırmayı bırakın, siz tamamen teslim olana kadar her şey bizim istediğimiz gibi olacak!” diyor… Pınar’la Can evliliklerinin başında çocuk istemediler, ancak 10 senenin sonunda nihayet çekirdek aile kurmaya, bebekliler kervanına katılmaya karar verdiler. Pınar günümüzdeki birçok anne gibi 30’lu yaşlardaydı ve son derece titiz, kendine iyi bakan, sağlıklı, bilgili bir kadındı. Çocukları olmaması için hiçbir sebep yoktu – ama olmadı.
Kesin olarak anlaşılamayan ve çözülemeyen bir nedenle hamile kalamıyor, kalsa da hamileliği devam ettiremiyordu. Önce doğal olarak, sonra yapay yollardan uzun süre denediler, fiziksel, ruhsal, zihinsel ve maddi açılardan son derece yıpratıcı bir süreçten geçtiler, netice elde edilse tüm sıkıntılar bir kalemde silinecekti ama edilemedi. Bir ağustos ayının sonlarıydı, artık son deneme olmasına karar vermişlerdi, ve o da hüsranla sona erince mecburen vazgeçtiler. Düşkırıklığıyla da olsa hayatlarının o dönemini kapatıp, çocuksuz bir çift olarak devam etmeye ve böyle mutlu olmayı denemeye karar verdiler…
Ama işte hayat, zarları başka şekilde atmıştı: Topu topu iki ay sonra, ekimde Pınar hamile kaldı! Onca zaman denenen onca şeye direnen gebelik, hem de doğal olarak nasıl gerçekleşti, nasıl sağlıklı bir şekilde sürdü, başlı başına bir gizem – hem tıbba, hem biz sıradan insanlara… Sonuçta Pınar sorunsuz bir hamilelik yaşadı ve harika bir bebek dünyaya getirdi.
* *
Kişisel gelişim uzmanı Berna Özcan Demir (www.bernaozcandemir.com), yaşadığı bir mucizeyi harika yazılarıyla dolu blogunda okurlarıyla paylaşmış – daha doğrusu yaşanmasına ‘alet’ olduğu bir mucizeyi. “Hayatta aldığım en büyük ders” başlıklı yazısının bir bölümü şöyle: (…) “Beşiktaş’tan Büyükdere minibüsüne bindim ve akşam üzeri trafiğinde yol almaya başladım. Sabahleyin çok güzel bir güne uyanan İstanbul’da akşam üzerine doğru gökte kara bulutlar toplanmıştı. Ben yoldayken ise yağmur bir anda bastırmıştı. Çocukken romatizma hastalığı geçirdiğim için yağmurda ıslanmak benim için çok rahatsızlık veren ve hiç sevmediğim bir şeydi. (…) Kendimi arabadan inince tüm hızımla koşmaya ayarlamıştım. Minibüs Büyükdere’de durduğu zaman bu hazırlıkla indim ama kısmetime ben indiğim anda yayalara kırmızı ışık yanmıştı.
“(…) İçimden kendi kendime söylenirken bir kaç metre ilerde bekleyen orta yaşların biraz üzerinde bir kadın gördüm. Kadının üzerinde oldukça eski giysiler vardı, yağmurdan ıslanmıştı ve o sırada geçen bir minibüse el kaldırmasına rağmen minibüs durmamıştı. Bir an kadına kilitlendim. O anda ne oldu bilmiyorum, ne düşündüm bilmiyorum ya da nasıl bir motivasyon yaşadım hatırlamıyorum. Sanki bir çeşit hipnoz durumuna girmiştim, otomatik olarak kadına doğru yürüdüm, cüzdanımı açtım ve bir miktar parayı kadına doğru uzattım. Şimdi düşünüyorum da bu benim yapabileceğim bir şey değil. Kadın dilenmiyor, benden bir şey istememiş, hatta tepki koyabilir, gururu kırılabilir. Sağlıklı bir düşünce şekli ile böyle bir şey yapmam mümkün değil. Ama dediğim gibi sanki otomatik kumandaya alınmış gibi kadına parayı uzattım.
“Ondan sonra olanları ise hayatım boyunca unutmayacağım. Kadın asla başını yerden kaldırmadı, parayı aldı, yüzüme bile bakmadı. Kısık bir sesle ‘Allah’ım şükürler olsun, teşekkür ederim,’ dedi. Parayı havaya kaldırıp ordan geçen bir minibüse salladı, minibüs şoförü durdu ve kadın arabaya binip gitti. (…) Kadın Allah’tan istemişti ve ona Allah vermişti…”
İste, verilecektir denmiş, biz inanmamışız, çok zeki, akıllı, bilgili, analitik, vesaireyiz ya, olabilecek şey var, olamayacak şey var demişiz, olmayacak şeyi istememişiz. Oysa istenen, veriliyor! Benim elimle, senin elinle, hava koşullarıyla veya yaşam şartlarıyla, sürprizlerle, kavgalarla, beklenmedik gelişmelerle… Bahsi geçen yaşlı kadının durumunu düşünüyorum: Yağmur altında, pek yayanın geçmediği bir yolda, sefil bir halde dururken, herhalde “Allah’ım bana yardım et,” diyor. Az sonra biri, normalde koşarak gitmiş olacak bir kadın, durup dururken emir almış gibi çıkartıp ona para veriyor! Mucizeye bundan güzel örnek olur mu? Oysa Berna hanım da, “Bu kadın Evren’in gerçek düzenini bilen bir insandı, tam bir bilgeydi, tekliği anlamış ve yaşayan bir insandı… Bana hayatımın en büyük dersini verdi, şimdi bana verilen her şeyde bana uzatan elin gerçek sahibine teşekkür ediyorum. Bence bu kadının varlığı bir mucizeydi,” diyor.
* *
Köpeklerimden birinin bir bacağının cerrahi olarak alınması söz konusu olduğunda, yakınlarımdan birisi demişti: “Dert etme, iki bacakla bile yürüyeni var!” diye. Faith ile o zaman tanıştım. Onunla gerçek anlamda tanışmak için webe girip videolarını, fotoğraflarını görmeniz lazım, ama ben bu mucize köpekle ilgili yazılı olarak anlatabileceğimi anlatayım: Faith doğduğunda ön bacaklarından biri yokmuş, öteki de fena halde gelişmemiş ve sakat durumdaymış. Stringfellow ailesi tarafından bulunduğunda, güçsüz ve sorunlu olduğu için –sürdürülebilirliği sağlama amaçlı bir köpek içgüdüsü– annesi tarafından öldürülmek üzereymiş. Ailenin 17 yaşındaki oğlu Reuben köpeği evlat edinmiş. Bir süre sonra sakat ön bacağın da alınması gerekince ise kara kara düşüncelere dalmışlar: Köpek iki bacakla nasıl yaşar, nasıl muhtaç olmadan hayatını sürdürür… Hatta veteriner, acı çektirmeden uyutmalarını tavsiye etmiş.
Sonunda anne Jude, Faith’in yaşama hakkı olduğuna karar vermiş ve köpek 7 aylıkken yapılan ameliyatın sonrasında ona sabır, inanç ve sevgiyle arka iki ayağı üzerinde yürümeyi öğretmiş – tabii biraz da fıstık ezmesiyle! Faith şimdi insan gibi iki ayak üstünde yürüyen, son derece mutlu ve sevgi dolu bir köpek. Web sitesine bakarsanız (//faiththedog.info) buna fazlasıyla ikna olursunuz zaten. Ve işin daha güzeli, bugün Faith sadece ailesiyle mutlu bir şekilde yaşamakla kalmıyor, aynı zamanda insanların hayatlarına dokunuyor – onlara mucizeyi, inanmanın gücünü, her şeyin mümkün olduğunu göstererek. Köpek evlat edinme maratonlarına, evcil köpek günlerine katılıyor, okullarda çocuklarla tanışıyor, hayvan yardım kuruluşlarına destek topluyor, adına bir radyo programı yapılıyor ve bir kitap hazırlanıyor. Şimdilerde 7 yaşında olan Faith birçok insan için bir ilham kaynağı, direnç, sabır ve metanet kaynağı.
* *
Oya durup dururken Portekiz’e tur götürmek durumunda kalıyor. Aslında rehberlik yapıyor çeşitli yurtdışı destinasyonlarda, tur götürmeye yabancı değil ama Portekiz hiç bilmediği, hiç gitmediği bir ülke! Yine de, yapacak bir şey yok, tur başına kalmış bir kere… Günlerce gecelerce Portekiz araştırılıyor, kitaplar aranıyor, çalışılıyor; yine de yaptığı işi tam yapmayı seven Oya kendinden hiç umutlu değil. Tura çıkmadan önceki son gece, erken yatmak istiyor: Ertesi sabah macera başlayacak. Yatağa girip uykusu gelsin diye televizyonu açıyor, kanalları çeviriyor. Karşısına ne çıkıyor, bilin bakalım? Portekiz tabii ki! Ülkenin görülecek her yerini her detayıyla gösteren, adreslerini telefonlarını veren, tarihi doğal vb özelliklerini anlatan komple bir program. Oya çığlıklarla her şeyi not aldıktan sonra turda “bildiği” güzel mekanlarla, iyi restoranlarla, ülkenin ilginç özellikleriyle müthiş sükse yapıyor; netice herkesin umduğundan da harika.
* *
En içinden çıkılmaz sandığınız durumda, tüm çözümler tüketildiği sırada, kendinizi tamamıyla çaresiz hissettiğiniz anda hatırlayın: Evrenin bir mucize kontenjanı var! Ve bugün, bu an sizin anınız, sizin kontenjan hakkınız olabilir, küçük istavrit gibi. Gülümseyin, evrenin gizli kamerasında bugünün şanslı kişisi siz olabilirsiniz…
* Köpekler hariç, mucize şanslılarının isimleri değiştirilerek kullanılmıştır.
(Şubat 2010)