İçeriğe geç

Hayal ettiğinden daha iyi olmak…

Olmayı hayal ettiğin insan olmak zordur. İstediğinden daha zor olur, istediğinden uzun sürer, istediğinden daha fazla şey alır senden. “Olmayı hayal ettiği insan” olmayı başaran seramik sanatçısı Mehmet Kutlu, bana ilham veriyor. Elimi seramiğe sürmemiş olabilirim; bir yaşam ilhamı bu. Böyle insanların var olduğu bir dünya bana yaşam enerjisi veriyor. “Nasıl insanlar?” diyorsanız, bir zahmet okuyuverin bu sebatkar, sakin, seviyeli sanatçının öyküsünü…

Mehmet Kutlu’yu o kadar beğeniyorum ki, nerden başlasam, nasıl anlatsam, aman hata yapmasam, eserlerine de hakkını versem, diye oraya buraya atlayıp duruyorum! Bakalım bu yazı neye benzeyecek ya, ey okur, en azından fotoğraflarda gördüğün şahane yapıtların hatırına okumayı bir dene lütfen… Yazarı ne kadar sarsak da olsa, içeriğinde ayakları yere sapasağlam basan bir “düşlerinin peşinden gitme hikayesi” var çünkü!

2002’de “Göç Düşleri” sergisiyle tanıdım ben Mehmet Kutlu’yu. Galeri dem-art’da uçuşan kuşlarına ilk o zaman hasta oldum. Porselen bir kuşu ordan alıp, evimin salonunda uçurmak hayalleri kurdum. Seramiği zaten severdim çünkü seramik işlevselliğiyle sanatı hayatın içine sokuyor, hayatı sanatsallaştırıyordu, doğallığıyla sanatı tabiileştiriyor, tabiatı şekillendiriyordu. Ama ben Mehmet Kutlu’yu tanıyana dek seramik demek, odanın bir köşesinde duran kırmızı toprak bir testiden çok öte bir şey demek değildi. Elbette şimdilerde çok daha çağdaş, hatta avangard seramik sanatçıları var hem ülkemizde hem dünyada ama Mehmet Kutlu yine de bambaşka.

Sadece benim tarzımla çok bağdaşan bir sanatçı olduğu ya da ablamın seramik hocası olduğu için değil. En başta hayallerinin peşine düşmeye cesaret ederek yolun yarısında, 35 yaşında hayatını tepetaklak değiştirip seramikçi olduğu için. Herhalde etrafında herkes “Sen kafayı yemişsin ağbi, Allah kurtarsın!” derken kendine, içindekine inandığı için. Sonra da seçtiği alanında sürekli yeni, farklı, bambaşka bir şeyler yaratmanın peşine düştüğü için. Hani bir sürü insan kendini yaratıcı addeder, hani ben kendimi yazar addediyorum ya: Peh! Kutlu’nun yaratıcılığı, yeni kelimeler hatta yeni harfler üretip onlarla öykü yazmaya eşdeğer.

Bu sakin ve mütevazı adamı dinleyince, görünce, konuşunca önce bir süre şaşırıyor insan, garipsiyor –çağdaş yaşamda tevazu, sükunet, iyimserlik, güleryüzün artık pek yeri kalmadı ya – ama bir süre sonra işin sırrı ortaya çıkıyor: Hedefini doğru belirleyen, ne istediğini, ne istemediğini çok iyi bilen bir insan o. Merkeze kendini, ruhunu koyan, kendisini mutlu edecek şeyleri tek tek seçen, tüm enerjisini o yolda yürümeye veren bir insan. İşte o zaman, insan “Ben beni mutlu edecek şeyleri seçiyorum,” dediği zaman, evren tüm kapılarını açar zaten… Onu tanıdığımdan beri merak ederim: İşadamı olarak bir ofiste sabah akşam çalıştığı onca zaman bu yaratıcı güç nerde duruyordu? Toprağın, seramiğin anavatanında herkes yüzlerce senedir çömlek ve tabak yaparken o nasıl böyle “uçtu”? Cin lambadan çıktı, ondan sonrası tufan mı oldu?

Mersin’de doğup büyümüş Mehmet Kutlu. İlkokula başlayana kadar sadece resim yapmış. Konuşmadığı için zekasından pek emin de olunamamış. İlkokula başlayıp ilk resim dersine girdiği zaman ise çok heyecanlıymış: İlk defa bir resim defterine, resmin nasıl yapılacağını öğrenerek resim yapacağı için. Bu heyecan, herhalde yaptığı resim fazlaca düzgün olduğu için öğretmenin onu kopya çekmekle suçlamasıyla hezimete dönüşmüş. Ama nihayetinde, bu derste resim yapmayı öğrenmese de çok önemli bir ders almış: “Bu resmi ben yaptığımı biliyorum, o ne düşünürse düşünsün,” demiş ve yaşamda yapacakları söz konusu olduğunda başkalarının düşüncelerinin önemsiz olduğunu öğrenmiş.

“İnsan nerede / ne zaman / hangi etkilerle nasıl bir kariyer öngörebilir ve planlayabilir?!” Hayatının ortasında kendisine seramikle bir kariyer çizerken neler öngördüğünü sorduğumda cevabı bu oluyor. Hikaye gerçekten bu cevabı doğruluyor; biz planlayıp hesaplarken kader ağlarını çoktan örmüş oluyor ve bize sadece boyun eğmek düşüyor: Liseyi bitirirken (zekasında bir sorun olmadığı da anlaşıldıktan sonra!) içinde resim aşkı hâlâ taptaze. Ama babasını küçükken kaybetmiş, ağabeylerinin desteğiyle okuyan bir genç olarak bu kısıtlı koşullarda resim okumanın sorumsuzluk olduğunu düşünüyor. Ve o günün şartlarında iyi para kazanabileceğini düşünerek makina mühendisliği okumaya karar veriyor.

Ama tabii hayat o kadar basit değil: Çok iyi bir öğrenci olmasına rağmen son sınıfta önemsiz bir dersten kalıyor. Üç ay sonra sınav hakkı var, dersi o zaman verip mezun olurum derken bir arkadaşının babasının gemi kiralama şirketinde çalışmaya başlıyor. Nedense o sınavı bir türlü veremiyor, üç ay, üç ay daha derken hadiseli bir şekilde mezun olana kadar epey bir süre bu işte çalışıyor. Askere gitmeyi beklerken de bir arkadaşıyla birlikte bu alanda kendi şirketini kurup para kazanmaya başlıyor. Böylece bir gün dahi mühendislik yapmadan, 35 yaşına kadar gemi kiralama işi yapıyor…

“Ancak bu yılları ne harcanmış olarak görüyorum, ne de pişmanlık duyuyorum.

Albert Camus şöyle demiş : ‘Hayata karşı işlenen bir günah varsa, bu günah hayattan umut kesmekten çok, başka bir hayat umup bu hayatın muhteşemliğini gözden kaçırmakta yatar.’ Ben hem bu hayatı gözden kaçırmadan, kendi doluluğunda yaşarken hem de başka bir hayatı ummakla kalmadım, sancılı da olsa başka bir hayat için, kayıplarını da göze alarak tercihler yaptım…”

(Herkes tercihler yapıyor. Her birimizin hayatı baştan sona tercihlerle örülü. Bu satırların yazarının şahsen tepesini attıran, tercihler yaptıklarını kabul etmeden kendilerini kurban sayan, hayatlarını pişmanlıklarla geçiren, bir türlü istediğini elde edemediğinden yanıp yakılanlar. Bakın bakalım, sevgili kurbanlar, şikayetçi kullar, mümkün müymüş “Ben risk almayı kabul ettim, hayatımı tepetaklak etmeyi seçtim, başardım ya da başaramadım ama ben tercih ettim, denedim, kendim için kendi adıma seçimler yaptım,” demek?)

“30 yaşımda kendi şirketimi kurarak İstanbul’da yaşamaya başlamıştım. Bir yandan da sanatla ilgili hobi düzeyinde bir şeyler yapmak istiyordum. Bir gün gazetede seramik kursu ilanı gördüm ve böylece hafta sonları kurslara gitmeye başladım. Seramiğin içine girdikçe sonsuzluğunu, heyecanını daha fazla keşfediyordum.

“35 yaşımdayken artık eskisi kadar mutlu olmadığımı hissediyordum. Kazandıklarım, sahip olduklarım, sahip olabileceklerim beni teselli etmiyordu artık. Kültür, din, eğitim, her türlü faturalar, yerleşmiş kalıplar bize hep ne istediğimiz üzerine yoğunlaşmamızı öğretmişti bir kere. Bugün bile ‘iste, olur’ felsefesi ortalıkta; ancak işin zor kısmı kişinin kendisini ve ne istediğini keşfetmesi…”

Mutluluğunu ararken yaşamda neler istediğinin peşine düşen Kutlu yaşamını zor bir problem olarak görmüş ve bunu çözmeden bir yere varamayacağını fark etmiş. Ofisinde tek başına kaldığı bir günde ise bu problemin sondan başa doğru çözülebileceğini düşünmüş ve ne istediğine değil, yaşamında neleri istemediğine yoğunlaşmış. Bir işadamı olarak ölmek istemediğini bulmak zor olmamış.

(‘Moment of truth’ diyorum ben buna; herkese de nasip olmasını diliyorum. Ben de bir gün, İstanbul’daki işyerimde son derece sıkıntılı bir günde kendimi tek başıma kalabildiğim ofis katına atmış, internete girmiş ve yaşamak isteyeceğim bir köy aramıştım. Şimdi altı senedir yaşadığım köyümü böyle buldum. Üniversite yıllarımda yaptığım, hayatımda neleri istiyorum / neleri istemiyorum listesinde istenmeyenler arasında yer alan para ve saat ile son derece uzaktan ilişkili, istenenler listesinde başlarda gelen doğa ve köpekler ile kucak kucağa bir yaşam kurdum burda kendime. Mehmet beyi ne kadar iyi anladığımı ifade etmek istiyorum bunları paylaşarak, ne istediğini bulmanın ne büyük ferahlık olduğunu bildiğimi…)

Böylece istemediklerini seçip yolundan kaldırdığında, zaten tek seçenek kalmıştı karşısında: Sanatla yaşamak. Eskiden resim, mühendisliğin karşısında duruyorken bu kez de seramik resmin karşısına çıkmıştı: Resim mi, seramik mi? Beş yıldır çeşitli atölyelerde devam ettiği kurslarda seramikle arasında çok heyecanlı bir ilişki doğmuştu, o yüzden seramik kazandı: Seramikte iyi olacağını düşündüğü için değil, kendisini seramikle iyi hissedeceğini düşündüğü için.

“Bahçemizdeki yumurtadan çıkan civciv, öldürülen en yakın arkadaşım, benim ateşli ateşli okuduğum, annemin yakalanmamam için yaktığı kitaplarım, sevmelerim ve hayal kırıklıklarım, ilkokuldaki ilk resim dersinden aldığım ders, 30 yıl yaşadığım Mersin’in bahçeleri, sokakları, kiliseleri, camileri, mezarlığı ve bol bol sahilleri, mühendislik okumak, gemi kiralamak, yaşadığım aşk, İstanbul, istediklerim ama özellikle istemediklerim, bunların hepsi yaşamımın ve çalışmalarımın yapı taşlarını oluşturdu… İnanıyorum ki insanın içinde bir yaratıcı güç varsa, onu yaşamının her alanında kullanabilir. O güç kişinin işinde, ilişkilerinde, gündelik yaşamında biçim alabilir.”

(“Bizden başka hiç kimsenin gelmemiş olduğu buralara, bundan böyle de kimsenin gelemeyeceğini bilmek bizi çok sevindiriyor. Durmadan gülüyorum. Biliyorum ki, kendime inancımı yitirdiğim gün beni burada da bulacaklar…” (Sıcak Bir Göz, Mehmet Güreli) 16 yaşlarında okuduğum bu satırlar işte o zamandan beynime kazınmış. Tek başına gitmek ve kendine inanç. Beni bırakmadılar.)

İş hayatına devam ederken gittiği çeşitli atölyelerden, okuduğu (ve birincilikle bitirerek ardından yüksek lisans yaptığı) Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden, staj yaptığı Floransa’daki Pietro Elia Maddalena atölyesinden çok şey almış ancak öğrenmiş ki seramik tek başına bir yolculuk. Seramiğin sonsuzluğu sadece heyecan vermekle kalmıyor, çok zorlu bir yol olarak karşınıza çıkıyor. Bu yolda bir başarı, bir keşif sanatçıyı ömür boyu bir noktaya çakılmaya itebiliyor – çünkü başka bir keşif yeni baştan çok çalışma gerektiren, zorlu bir yol demek! İşte Mehmet Kutlu’ya heyecan veren, yolun sonunda varılacak yerden çok, yolculuğun kendisi.

(Herhalde bu nedenle sürekli arayışını sürdürüyor – gerçi bu arayış lafı bana hep, “Bir türlü bulamadı, beceremedi, vah vah!” çağrışımı yapar ama… O anlamda değil tabii, yeniyi, dahayı, başkayı arayış bu. Devamlı yenilikler yaratan, yeni tarzlarda yeni projelere girişen, yeni malzemeleri yeni boyutlara taşıyan, toprağın, sırın, boyanın, şeklin sonsuz çeşidini yaratan bir seramikçi mevzubahis. Çamurlar değişik oranlarda karıştırılıyor, sırlar farklı ısılarda pişiriliyor, yeni topraklar getirtiliyor, seramik tabloya pamuklar girip yakılıyor, porselen renklendirilip tuvale akıtılıyor, cam seramikle örtüşüyor ve seramiğin gözleri oluyor, seramik çamuruna porselen muamelesi uygulanıyor, fotoğraflar seramikle örtüşüyor, porselenden danteller işleniyor… İşlerini düzenli izleyen biri nerdeyse her sene karşısında yeni bir sanatçı buluyor. Hatta bir seramik profesöründen kendisini çok mutlu eden bir eleştiri almış, “İşlerin sanki farklı farklı ellerden çıkmış gibi,” diye. Aslında “Bir tarzın yok,” demek istiyor da diyemiyor yani! Ben bir de, Mehmet Kutlu’nun kendi çalışmasını tanımlarken açıkladığı ilham kavramına bayıldım: “Çalışmalarıma yön veren şeyler üretim hataları, zıtlıklar, çocukluğumun dili ve disiplin. Seramiğin renk, doku ve biçimde sunduğu sonsuz alternatiflerden çağdaş ve özgün sonuçlara varabilmek için disiplinli bir çalışma zorunlu. Zaten sanat içindeki ilham da, böyle bir çalışma ile gelebilecek yüksek konsantrasyondan başka bir şey değil.”)

“Şimdi ‘Yeni Hikayeler’ adında bir yolculuğa çıkmış bulunuyorum. Kendi hikayelerini anlatırken kendileri yeni hikayelere dönüşmüş oldukları için

Yaşar Kemal, Genco Erkal, Gülriz Sururi, Türkan Şoray, Zülfü Livaneli, Sezen Aksu ve Fazıl Say’ın portrelerini kullanarak porselen panolar yapacağım. Bir dönüşüm hikayesi olacağından pano yüzeylerinde ipekböceği kozaları ve kelebekler kullanılacak. Sanatçıların çoğundan gerekli izinler alındı; sergi 2010 sonbaharı için planlanmakta. Şu anda serginin nerede gerçekleştirileceği, sponsorluk gibi konularda çalışmalarımız bir proje koordinatörü yardımıyla devam ediyor. Yeni bir proje, çok heyecanlı, kucak dolusu bir yolculuk…”

Taze seramikçi olduğu dönemlerde ağırlık verdiği sergilere ve yarışmalara, son yıllarda artık yanaşmıyor Mehmet Kutlu. Tamamıyla kendi kelimelerimle kendi yorumum olarak, seramiğin sanat galerileri tarafından “yeterince sanatsal bulunmadığı” tahminimi ileri sürüyorum sergiler konusunda. Yarışmalarla ilgili olarak ise, o zamanlar katıldığı için manasızca eleştirildiğini ve mutluluğu için hayatına gereksiz şeyleri değdirmemeyi seçtiğini açıklıyor. Harbiye’de showroom, atölye ve evini barındıran apartmanda son derece mutlu o. Hem tablolarını, büyüklü küçüklü yapıtlarını en uygun ortamda sergiliyor ve satıyor, hem fonksiyonel işlerini arayanlar bulabiliyor. İstanbul’da kültür turları yapan Kuzey Avrupalılar’a slayt gösterileri ve sohbet toplantıları düzenliyor. Küçük grubuyla birkaç senedir haftada bir gün atölye çalışmalarını sürdürüyor. Ve kendisi de tasarlıyor, yaratıyor, üretiyor…

Ben böyle ruhumu besleyen sanat eserlerine her gün dokunmak istediğimden fonksiyonel tasarımlara özel ilgim var ve Mehmet beye soruyorum, örneğin porselen firmalarına tasarım yapmak ister mi diye. O da fonksiyonel işler yapmayı çok sevmesine rağmen çok girişken ve pazarlamacı ruhlu olmadığından bu konuda yaşadığı  çıkmazı anlatıyor: “Tasarım / üretim yapmak ayrı, bunları pazarlamak ayrı. Bunu ne becerebilirim, ne de becermek isterim… İki durak öteden insanları atölyeme getiremezken, örnek bir parça üretim için ricada bulunduğum büyük firmalardan cevap dahi alamazken ne yapabilirim, gerçekten bilmiyorum.”  En güzel fonksiyonel işlerini zaten (doğal olarak!) kendine yaratmış: Evinde merdiven başını kaplayan seramik tablo, balkon korkuluğuna tutturulmuş porselen kuşlar, bir nevi çinili ahşap dolap, porselen duvar panoları… Uyumlu ve cesur bir mimarla, özgür bir evde yaratabileceklerini düşünemiyorum bile!

“Her türlü üretimim için kendimce sebepler doğurmam gerek. Gebeliklerim ise çoğunlukla doğada oluyor. Her yıl ortalama dört ay bir dağ köyünde yaşıyorum. Köy 2,345 metre yükseklikteki bir dağın eteklerinde ve deniz seviyesinden 1000 metre yükseklikte. Zirveye doğru yürüyüşe çıktığım bir gün, çok derinden hissettiğim bir deneyim yaşamıştım. Bizlerin hep doğanın parçaları olduğumuz söylenmiştir. Zaten çocukluğumun geçtiği yerler hep böyle hissetmeme neden olmuştu. Ancak o gün, sedir ormanlarının derinliğinden denizi gördüğümde uçsuz bucaksız doğa kendisini benim bir parçam olarak hissettirmişti. Yani ben doğanın değil, doğa benim parçamdı. Bu duyguyu anlatmak çok zor. Farklı bir mutluluk, farklı bir güç duymaya başlamıştım…”

“Eskilerde de mutluydum ama ancak mutlu olaylarda. Şimdiki mutluluğum çok daha yoğun galiba. Atölyemde çalışırken çoğu zaman ne kadar mutlu olduğumu hissederim ve düşünürüm, genelevden kurtulan bir kadın bu kadar mutlu mudur diye.”

www.mehmetkutlu.com

Kategori:Hillsider 2006 - 2010