Dağlara gidiyoruz ya, ava olsun, gezmeye olsun, devamlı bir bahaneler buluyoruz işte oralara çıkmaya, doğayla kaynaşmaya… Ben de özellikle avda, genelde de dağda tek kadın olduğum için genetik kodlarımın sağladığı itkilerle doğal olarak yeme içme işlerini üstleniverdim. Görev olarak algılamaktan ziyade dağda yemeyi, içmeyi o kadar seviyorum, o kadar müthiş bir zevk alıyorum ki, aslında bu işi kimseye bırakmamam bir eksik gedik olmasın diye.
Açık havada olmak ayrı bir zevk, etraftan çalı çırpı toplayıp ateş yakmak ayrı. Tabii ateş yakıp yayılmak için doğru yeri bulmak önemli: Manzarası güzel olacak kadar açık bir yer seçilmeli ama rüzgârda uçmamalı, araba da yakınına gelebilmeli. Bu arada ateşi sadece ıslak mevsimde yakıyoruz, plazalardaki klimalı ofislerinizden, 185 ekran televizyonlarınızdan yemek siparişi verirken falan bizim yerimize endişe etmeyin buralarda ormanları tutuşturur muyuz diye yani… Bahar ilerledi mi ateş mevsimi sona erecek zaten, ormana girmeler dahi yasak olacak, ancak geceleri sahilde ateş yakma zevkimizi tatmin edebileceğiz, bir daha altı ay sonraki yağmurlara kadar.
Dağda pikniğin zevklerini sayıyordum: Ateşi yaktıktan sonra kuru odun bulup kırmak, ateşin harını ayarlamak var. Yeterince köz olduktan sonra çaydanlığı usturuplu şekilde yerleştirmek var, elini yakmadan çaydanlığı tutup çayı demlemek var, çaydanlığın sapının altına taş koyarak ateşten korumak var… Gazeteleri açarak sofra yapması, peynirleri, zeytinleri, yumurtaları çıkartması ayrı bir zevk, ekmekleri kızarmak üzere ateşin kenarına dizmesi ayrı. Ne kadar planlı bir piknik olduğuna bağlı olarak örneğin sucuk katılabilir menüye – herkesin favorisi, kasabamızın Aile Kasabı’nın küçük, kimyonlu parmak sucukları… Ya da kasaba girmişken karşımıza oğlak çıkabilir ve menüde bu sefer ızgaralık oğlak olabilir. Et için mangal teli, sucuklar için varsa şiş, yoksa taze dallardan yontularak yapılmış doğal şişler kullanılır.
Taze dal şişler mini sosislere de geçirilebilir ayrıca. Yanlarına çakılarla veya domuz bıçaklarıyla domatesler, salatalıklar kesilir. Bütün bunlar yapılırken çay da demlenmiştir zaten: Foşurdatarak çay bardakları doldurulur. İşte misafirler de çoğunlukla bu aşamada devreye girer: Tesadüfen ava çıkmış, elbette tanıdık bir iki kişi olabilir bu, yüzlerce keçisini güden bir çoban olabilir, ya da yakında bahçesini sulamaya gelmiş bir köylü, ıpıssız gözüken dağların bir yerlerinden illa ki birileri gelir katılır sofraya, bardaklar eklenir…
Asıl anlatmak istediğim buydu ya: Kumanyacı olarak başlarda kaç kişi olacağımıza göre bardak alıyordum yanıma, sonra baktım dağlardaki Tanrı misafirleri bitecek gibi değil, sürekli bütün takımı taşımaya başladım. Yiyecekleri de aynı şekilde kişi sayımızla fazla kısıtlamamak gerektiğini zamanla öğrendim. Şikayet gibi gelmesin ama: İlginç bir şey, dağda sofrana katılacak birinin çıkması bana göre. Adamcağız tüm gün bir başına gezerken ona böyle durup dururken sıcak bir çay, taze bir parça ekmek gitmesi, hayvanlarla, ağaçlar ve bitkilerle geçen gününe iki çift laf eklenmesi.
İşte böyle hep birlikte çaylar içiliyor, ekmekler kopartılıyor, ateşte yanan yağlar cızırdıyor. Rüzgâr artar veya güneş buluta girer de bir anda serinlik gelirse ateşe yanaşılıyor; yeme içme bittikten sonra ateş ve külleri kalan çayla, suyla cozurdatılıyor. Aksilikler de olmuyor değil bu piknik işinde: Kumanyacı her şeyleri alıp da çaydanlığı unutabiliyor örneğin! Herkes ahlanıp vahlanırken, bir yandan da önemli değilmiş gibi geçiştirmeye çalışırken aramızdaki “survivor” pet şişede su kaynatacağını, en azından hazır kahve içebileceğimizi söylüyor…
Herkes kuşkulu: Olacak iş mi bu? İnanmaz bakışlar arasında pet şişe ateşin ortasına oturtuluyor, bir süre sonra epey ufalmış olarak ateşten alındığında içindeki su gerçekten de kaynama sıcaklığında! Bizim “survivor” ısrarlarımız üzerine gerekirse kibritsiz ateş de yakabileceğini itiraf ediyor… Önce hazır kahveler, sonra pet şişenin içine atılan çayla hızla demlenmiş birkaç bardak çay –zorluklardan kaynaklanan- artmış bir zevkle içilirken bir kez daha dağ sefamıza, piknik keyfimize diyecek yok.
(nisan 2008)