Yazmıyorum diye sanmayın ki dağlara bayırlara çıkmıyorum, ya da dağlarda bayırlarda anlatacak bir şey yok… Bilakis, her zamanki kadar zengin doğa – tam olarak gözlerimizin görebildiği kadar.
16.00: Dönüş saati. Bu saatte arazide, bayırda, kır yollarında olun, bakın ne kadar çok şey görürsünüz. Bahçe işlerini toparlayıp dönen traktörler, çocuklarını okul dönüşü alan motosikletler, akşam basmadan hayvanlarını besleyenler, eşeklere odun saranlar, beygirlerini yaylımdan toplamış damlarına gidenler…
Öğleden sonra bir yürüyüş yapayım dedim, oradan kaynaklandı dağ yazısı: Hem Bozo’ya hem bana lazımdı yürüyüş, evdeki, işteki işler de toparlanmıştı. Evin etrafında bir yukarı bir aşağı yürüsem, 1 saat bile sürmüyor. Köye gidip ordan başka bir arazi yollarına devam etsem, köyde takılmak gereken durumlar ya da insanlar oluyor. En iyisi bu sefer yukarı çıkayım dedim, Elemen tarafına, ava gittiğimiz Kurtkayası’nın çok sevdiğim, iyi bildiğim yollarına.
Komşunun enikleri ince sesleriyle Bozo’ya çemkirdiler geçerken, fazla da hırslanmadan. Etrafta epey bir beygirler vardı, renk renk boy boy. Dedim, Patro Mehmet mi buralarda acaba? Sonra Tayfun’un kirazlığın ordan sessizce geçmeye çalıştım – Bozo ile buradan geçmelerimiz pek başarılı olmuyordu, Tayfun’un köpekler alanlarını korumaya, Bozo da beni korumaya çalıştığı için! Ama nedense hiç ses seda çıkmadı, geri gelip yerleşmediler mi daha?..
Tayfun köpekleri ve keçileriyle birlikte Selçuk yolunda ortakçı baktığı zeytinliğe yerleşmişti bir iki aylığına. Başka yerlerden getirdiği elemanlarla birlikte orda kalıyordu, çok seviyordu ordaki çadırlarda kalmayı, daha doğrusu hayvanları çok sevdiği için orda olmayı o da mutlu oluyordu. Köpeklerden birinin başına bir iş gelmişti gerçi geçenlerde, herhalde bir büyük köpek saldırmıştı, bir gözünü kaybetti ama neyse toparlandı. Her neyse, burada hayatından gayet memnunken arazi sahibiyle aralarında bir anlaşmazlık olunca çat diye bırakıverdi, kirazlığa geri dönecekti. Geçenlerde çadırlara uğradığımda Denizlili amca vardı, birer sanat eseri gibi pırıl pırıl parlayan, göz alan keçilere hayranlıkla baktığımda, “Yine bozulacaklar gayri, geri dönünce,” dediydi. Hayvanlar salıkken güzelleşiyor, parlıyor, şeklini, rengini buluyor çünkü…
Sessizce geçtik kirazlıktan, yukarı doğru pofurdayarak, Camino deneyimiyle ufak ve tempolu adımlarla devam ettik. Benim üstümdeki komşunun arazisine geldik, yazık bu da bir yarım komşu daha oldu: Araziyi aldığında hemen bir heves hafriyatlar yapıldı, duvarlar çekildi, fidanlar dikildi. Birkaç ay sonra kimse uğramaz oldu. Zevkli de insandı doğrusu, doğayla uyumlu girişimlerde bulunmuştu.
Onun yukarısında -önce çıkarken zevkle gülümseyerek Toros ile Kara’nın daha 1 yaşlarındayken buralardan kovduğu domuz sürüsünü andım- Alman’ın evine geldik. Bakalım koca Tango ne yapacak Bozo’yu görünce diye bir parça kaşlarımı çatmıştım ki, bir baktım Tango kuyruk sallayarak kapı aralığından Bozo’nun poposunu kokluyor. Beni görünce ısrarla gürledi ama. Tango Toros büyüklüğünde ve doğrusu onun kadar da yakışıklı, harika bir kangal. Daha gençken kapı aralığından elimi sokup seviyordum kendisini, ama şimdi büyüyüp güveni ve sorumluluğu artınca tavrı da değişmiş tabii… O koca hayvan, benim göğsüme gelen kapıdan, tellerden nasıl çıkmıyor, hayret!
Tangoların evini de geçtik Eva ile el sallaştıktan sonra; geçenlerde üst komşumu atlarıyla gördüğüm yere geldik. Tatlı bir bahar günüydü herhalde, çocuklarından bir kısmıyla ata biniyor, geziyorlardı. Çocuklarının tamamı 5 tane de… Bizim yaşlarda İzmirli bir adamla İngiliz bir kız, tepemde bir evde doğal koşullarda yaşamakla uğraşıyorlar. Cengiz o gün demişti örneğin, araziyi atla sürmeye çalışıyorum teknoloji sokmadan diye. Denemek bile yeterli aslında. Geçen hafta da kaybettiği atını arıyordu benim oralarda turlayarak…
Çeşmenin olduğu yol ayrımında, Elemen’e geldim denebilir. Sola gitmekti niyetim, sağa gittim. Yolun sağında koca koca bir ağaçları kesmişler – o ağacın adı sanı nedir bilmiyorum ama o kadar gereksiz bir ağaç ki kızamadım bile kesildiklerine. Başka bir yerde cevizleri kısa kesip, aşı yapmışlar. Aşı yerlerinde topraklar, otlar var. Hayat Bilgisi kitaplarımızdaki gibi! Hayret, hiçbir yerden köpek fırlamadı, Bozo’yu görüp canavar kesilerek.
Özel bir üzümler dikip güzel bir şaraplar üreten İstanbul menşeli komşumuz, bağlarını sökmemiş daha. En az 2 sene oluyor, beklediğini bulamamış, vazgeçmişti şarapçılıktan, ceviz mi diksem, zeytin mi diye düşünüp duruyordu. Hala karar verememiş anlaşılan. Güzel bahçesinde, dev ağaçların altında yazın serilip keyifli bir piknik yapmış, ağaç evine çıkmıştık. Az yukarısında yine bir yarım komşu; Selçuklu mimarın güzel taş evi. Keşke kullanılsa, keşke yaşasa, bu da doğaya saygılı sade bir ev çünkü. Kendi hallerinde yaşayıp giden çılgın karadut, çılgın incir ve çılgın elmaların hemen bitişiğinde. (Defne’yle karadut yemeye gelmiş, incirlere gömülmüştük; “Defne, incir ağacına teşekkür et,” dediğimde, “Etmiyor muyum sanıyorsun!” demişti…)
Terk edilmiş evlerin ve bahçelerin az ilersinde ilgilenilen bahçeler: Yüzü, doğruya doğru, Redkit’lerdeki haydutlara benzeyen, ama kendisi çok güzel insan olan bir komşum gelmiş bir başkasıyla birlikte, şeftali buduyor. Almamışsın tüfeğini, dedi, yukarsı tahtalı dolu. Avcı olmama çok takılırlar köyümüzün erkekleri. “Tabii, çamları seviyorlar değil mi?” Bir de dağ çileğini, dedi. Ah, ben de severim dağ çileğini! Unutmuştum, kim bilir ne zamandır yemiyordum… Az ilerden sağ tarafa gitcen, orda var dedi.
Ve gittik, sağdan sağdan dağ çileklerini toplayıp avcuma yığarak. Dönüp Kurtkayası tarafına ilerledik sonra Bozo’yla. Güzel yollar buralar, hem güvenli, hem çamlı, hem sakin, hem insanlı. Özellikle sakin bir virajda hızla ihtiyaç gidermek bile mümkün mesela… Bozo yapıyor, ben niye yapmayayım, ben de doğanın evladı değil miyim?! Öyle tıngır mıngır koca çınara kadar geldik. Doğanın sanat eseri dev çınarın tüm haşmetiyle dikildiği bu dörtyol ağzı hep ilgimi çekmiştir, dağın toprak yolları arasında böyle bir kavşak olması, Memet amcanın ta ne zaman burayı virajlarla, çukurlarla, zeytinler ve kirazlarla tarif etmesi, sevdiğim çamlı dağ tepelerine, eski kaplan yuvalarına götüren yollar olması.
Artık dönüş yolu: Çileklerle midem dolmuş, sadece yere yeni düşmüş, en olgunlarından yiyorum artık. Bir başka komşu bir başka ağaçları buduyor – hayret, o çocuk çalışır mıydı, ben onu köyde oturup herkesi süzengil olarak tanıdım hep! Zeytin toplayan yok, bazısı toplayıp bitirmiş, bazısının hiç olmamış bu sene, bazısı da az diye hiç toplamaya yeltenmiyor bile. Çıtır çıtır sırık sesleri, harıl harıl hasat makinası sesleri, birbirlerine çığırarak dip toplayan kızların sesleri yok dağlarda. Seneye ne olacak bakalım, Allah ne takdir edecek zeytinlerimize? Yağmur epey az oldu, ama hasat olmadığından ağaçların da filizleri pek sağlam…
Tepeden aşağı bakıyorum: Hava puslu, Kuşadası kıyıları, Pamucak’ın yuvarlak sahili gözükmüyor ama biliyorum ordalar. Selviler koyu koyu, kavaklar çıplak çıplak dikiliyor önümdeki vadide. Güneş bulutların arkasında, batmak üzeredir şimdilerde. O yüzden herkes toparlanıyor işte: Bir motor çıkıyor, bir traktör iniyor, beygirler toplanmış gidiyor, Mehmet abi selam ediyor, komşu Güngör atlarına su veriyor, Tayfun’un keçiler şeftalilikten geçerken Haluk’un köpekler sarıyor…
Kuşların karanlıktan önce bir bir yuvalarına doğru gitmelerine ise az daha var: Evrenin en romantik görüntüsü.
(2013 Aralık)