İçeriğe geç

Yapamıyorum!

İstiyorum ki sivilcelere ilaç sürmeler, yıkanacak çamaşırlar, sevgilimle edilen kavgalar, temizlenecek odalar, biçilecek otlar, aranacak insanlar, gelmesi beklenen elemanlar, bozulmuş şeyler ve değişecek ampuller ve uğranacak yerler ve eksik aletler ve vidalar ve eksik sütler ve peynirler bitsin! Öfke hissetmeyeyim, kimseye kızmayayım, içimden hep güzellik çıksın, kötüleri affedecek güç hep benle olsun, kimseyi kınama densizliğine düşmeyeyim artık, ukalalık etme isteği duymayayım, şükrandan kopmayayım.

İstiyorum ki kendini müthiş ciddiye alan, küçük dünyalarında tıkılmış, etkileyici sesleri ve tapon klişeleriyle mal satıp kendiyle gurur duyanlar; boktan tatil siteleri ve yamuk girişleri ve çiçeklerle bezeli uyduruk isimleri ve beyaz sütunlu birörnek balkonları; sahipsiz hayvanlar ve ağzı açık çöp konteynerleri ve sokaklarda ağır bakışları ve erekte enerjileriyle gezerek dişi yaşamı yok etmeye çalışan adamlar ve erkin gücüne ruhunu satmış zavallı kadınlar ve vasatlığın, sıradanlığın, banalliğin tanımı haline gelmiş gençler batmasın gözüme. Görmeyeyim bunları, duymayayım, varlıklarının farkında bile olmayayım.

Hakikaten istiyorum, deniyorum, çaba sarf ediyorum. Güzellikleri göreyim, onlara takılayım diyorum. Bir kişi bir kişiyi sebepsiz yere arasın mesela. Aklıma geldin desin. Güzel günler sana desin. İyi baharlar, rüyamda gördüm desin.

İstiyorum ki sıradan mutsuzluklara teslim olmayayım! Göz göre göre, “Şöyle olmamalı!” derken öyle olmayayım, “Şuna dikkat etmeli!” derken o gelmesin başıma. Beklenmedik şeyler, kaderin ani dönüşleri, 5 numara şişle örülmüş ağlar falan olsun, Aa! dedirtecek şeyler, ama daha önce milyarlarca insanın başına gelmiş olanlar gelmesin, illa mutsuz olacaksam da onlardan kaynaklanmasın mutsuzluğum.

Ama olmuyor! Yapamıyorum. İstediğim hiçbir şey olmuyor, kaçındığım her şey oluyor, korktuğum her şey başıma geliyor. Yapamıyorum, iyi olmayı, mutlu olmayı, keyifli olmayı beceremiyorum bu sıralar. İnsanlardan umutlu olamıyorum. Kopmayı, benmerkezciliği, banalleşmeyi, materyalleşmeyi, yapaylaşmayı, sevgisizleşmeyi, basmakalıplaşmayı görmezden gelemiyorum.

Üstüne kalkıyor bir “usta”, yapması istenen bir işle ilgili, “Çok uğraştırır ama!?” diyor mesela. Sonra kalkıyor bir garson, sütlü neskafe siparişi üzerine, “Yani sütle suyu karıştırayım mı?” diye sorabiliyor. Başka bir usta, sipariş verdiği 8 torba malzemenin iş bitiminde 7 torbasını iade ettirebiliyor. Veya kerli ferli bir şirket sahibi, web sitesinin karmaşık olduğunu söyleyen müşterisine, “Hayır efendim, hiç karmaşık değil, doğru bakın!” diyebiliyor. Cep telefonunuzun numarasını cebren ve hileyle ele geçiren bir şirket sizi beş kere reddedildikten sonra altıncı kez arayıp hâlâ hizmetini satmaya çalışabiliyor.

Daha neler neler oluyor. Sonra işte ben de böyle, yapamıyorum! Ve hatta sonra ben de –öyle umutsuz ve sevgisiz kalıyorum ki- bu çarkın parçası olma tehlikesine düşüyorum. Sizin de olduğunuz gibi. Sevgisiz anların birikip birikip sevgisiz bir yaşam haline geldiğini görmediğiniz gibi. Korkuyorum, korkuyorum, öyle olmaktan, orda olmaktan, o hale girmekten. Yazık ki siz korkmuyorsunuz artık, su yavaş yavaş kaynamış, herkes öyle artık ya, size de batmıyor insanların sevgisiz, saygısız, tatsız, coşkusuz olması. Öyle olmayana tuhaf tuhaf bakıyorsunuz. Saatler, günler, haftalar geçiyor sadece aşkla, sadece keyfiniz öyle istediği için bir ufacık hoşluk yapmanıza kadar.

Bir kere ağustos sıcağında bütün gün güneşin alnında, yanımda çeşitli kazmalıklarda adamlarla bir tren istasyonunda çalışmak zorunda kalmıştım. Öğleden sonra istasyona bakan yoksul evlerin tarafından bir kız çocuğu bize doğru geldi, elinde bir tepsi dolusu bardak ve taze demlenmiş bir çaydanlık dolusu çayla. Hiç, öylesine yani. Bizimse her şeyimiz var. Her yerde çeken ve bin bir numarası olan telefonlarımız en son ne zaman durup dururken aklımıza düşen bir sevdiğimizi aramak, “Sesini duymak istedim, ne var ne yok?” demek için kullanıldı?..

Tabii, tabii, benim tuzum kuru, ben rahatça bu lafları ediyorum… Benim vaktim bol, benim işim yok, benim param çok, benim tasam yok, benim keyfim çok. Peki ya sizin? Basit, sade, temel “sevgi”ye, “iyilik”e ayıracak vaktiniz, paranız, keyfiniz yok mu?.. Hakikaten?

* * *

Onlarca senedir (artık hayatımızda böyle bir mevhum da var: onlarca sene! Yuh yani!) beğendiğim, bir kenara yazdığım bir dizeler, satırlar, laflar var ki bir anda bir bakıyorum, yeni anlamışım… Venus de Medici’nin, sadece hayran olduğum egzantrik dükkan Urban Outfitters’da satıldığı için aldığım bir kartta yazılı olan satırları mesela: To love is not a part of things or a part of life. To love is the whole of things and the whole of life. In my heart is my love for you, and in my love for you life whole is.

Çoğunuz zaten anlıyorsunuzdur ama ben sırf beğenimden dolayı çevireceğim yine de: “Sevmek bir şeylerin bir parçası ya da yaşamın bir parçası değildir. Sevmek bir şeylerin tamamıdır, yaşamın tamamıdır. Kalbimde sana olan sevgim var, ve sana olan sevgimde yaşam bir bütün.” Sevgiye, sevmeye ayıracak bir şeyi olmayan insanlarla karşılaştığımda bu cümleleri anladım nihayet. Sevgiden başka bir şey için yaşamadığımızı, sevginin yaşamın bir parçası değil yaşamın tamamı olduğunu. (Anlamasaydım keşke!)

Fatoş geldi geçen gün temizliğe, köpekler sıra sıra koşarak geliyorlar yanına, önce birini seviyor, sonra öteki onu itekliyor. Bir yandan seviyor köpekleri, öte yandan diyor ki: “Eh tabii sevilmek istiyorlar… Biz de istiyoruz, değil mi Candan hanım? Bizi de biri sevse böyle, fena mı olur!..” Belki de bunun için seviyorum köpekleri: hiçbir şeyi sevgiden, şevkatten, bir çift güzel laftan daha fazla önemsemedikleri için, sevgi için –almak ve vermek- her şeyi yaptıkları için.

Ne diyorduk?.. Ha, yapamıyordum. (Temel’in fıkrası gelir mi şimdi insanın aklına? “Doktor hanım, bulamiyrum da yapamiyrum!”) Venus de Medici’nin sözlerini okudukça, çay getiren kız aklıma geldikçe, herhangi bir köpeği sevdikçe tekrar tekrar kararımda karar kılıyorum: Sevmeyi yaşamın tamamı, ta kendisi olarak yaşayarak bu dünyada yapamıyorsam, yapamam, ne olacak yani! Atın ölümü arpadan olsun…

(Mayıs 2012)

Kategori:Ordan burdan insandan...