İçeriğe geç

Mardin: Sen bana yar olmazsın, yüzüme gülme benim…

Mardin’i ilk ziyaretimde tekrar geleceğimi söylemiştim. İşte nihayet 6 seneden sonra yeni bir Doğu seferi ile kısmet oldu bu sıcak sarı şehri bir de sıcaklarda tatmak… Ve de memleketimin ‘huzur ve barış’ ortamında!

IMG_2313

Hem abbaralarda dolaşamamıştım o zaman. Şimdi, tam da aval aval dolanıp mal mal bakma havamdayken Mardin iyi gelecek… dedim daha uçaktayken. Hem Urfa’ya ilk gelişim: Siverek’ten geçmiştim sadece ilk Doğu seferimde. Tepeden fantastik görünüyor, boz, boz, boz tepeler ve aralarında patlayan Atatürk baraj gölü, turkuaz. Ufak ufak, dağınık yerleşim birimleri. Yine o soruya geliyoruz ama hele bir yakından görelim, içine girelim, ondan sonra soralım, “Bu insanlar neden burda?” diye.

Urfa’nın nesi var? Urfa’nın şanı var önce, sade değil Şanlıurfa. Gümrük Han’ı var sonra. Urfalısı yabancısı herkesin sırt sırta oturup ciger yediği. Kahveci Mahmut, rehberimizin sorduğu “Buralarda en iyi lahmacun nerde yenir?” sorusuna “Bizim evde!” yanıtını veren arkadaş. En iyi lahmacunu onun eşi yaparmış. Peki 20 kişiye yapabilir mi ki diye sorulunca da, “Biz evde zaten 20 kişiyiz abi!” demiş ve ihaleyi kazanmış. Cigerler dürümlerin içinde, dürümler güzelce avuçlanarak tepsiden herkesin birer birer önüne, masa kağıdının üstüne atılıyor. Avuç kebabı! Yanına soğanı maydanozu eklenince değme keyfimize, üstüne de ev yapımı lehmacun…

Urfa’nın eşsizliklerinden yeni açılan Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi, Türkiye’nin en büyük müzesi. Daha nesi olsun Urfa’nın! Bu kadar zengin malzeme ile dünyanın en büyüğü de olur, Mezopotamya neticede hayatın başladığı yer… Yanında Haleplibahçe Mozaik Müzesi, müthiş mozaiklerin güzelce restore edilerek yerinde sergilendiği bir etkileyici mekan. Arkeoloji Müzesi altyapısı için kazı yapılırken burada ortaya çıkmış mozaikler, kazısı yapılmış, üstüne yuvarlak bir çatı çekilmiş, işlem tamam! Yanına da çevrede farklı bölgelerden bulunan başka mozaikler eklenmiş, müthiş bir mekan haline gelmiş. Etrafı gepgeniş çimenlik, yeni dikilmiş çınarlık: Urfa’nın ortasında bir güzel mekanlar silsilesi.

Bir de üstüne Göbeklitepe: insan aklının sınırlarını zorlayan yer. Maşallah her şeyi bilen genç rehberimiz arkeolog Walet, ya da aramızda bilinen adıyla Mesut (burdan itiraf ediyorum, vallahi onu tanıyana kadar arkeologları ve tarihçileri dayanılmaz sıkıcı insanlar olarak bilirdim), “İnsan beslenme barınma üreme ihtiyaçlarının ötesine geçince, insanın sığındığı bir inanç sistemi oluşunca arkeolojide başka bir aşamaya gelinir,” diyor. Göbeklitepe’de milattan önce 10.000 yıllarında böyle bir tapınaklar silsilesi yapılmış olmasını, ‘adamın biri tekerleği yontmaya çalışırken yanından Ferrari ile geçilmesine’ benzetiyor. Bir de anlattıklarına göre bu tapınaklarda sık sık gördüğümüz T şeklinde figür insanın ta kendisi: Dört yön insan, çarmıh da hayatımıza İsa ile girmedi, hep var oldu. Göbeklitepe tapınaklarındaki dev T insanların hepsinde ellerin gösterdiği yer, güç sembolü olan üreme organları.

Filan falan falan. Tarih, bugünü anlamaya yardım ettiği, bu anımızı güzelleştirdiği kadar anlamlı benim için. Akşama emekli kabadayı Mardinli Beşir ile tanışıyoruz, onun tarihi de ayrı bir güzel! Öncesinde Mesut bahsediyor ama pek de, ne bileyim, abartılı gibi geliyor. Meyhanenin aile salonuna dizilip oturmamızdan bir süre sonra yer hafif sarsılıyor, ışıklarda bir kararma oluyor ve hepimiz, Haaaa, bu demek, diyoruz, pek bir abartma yokmuş! Meyhanenin duvarlarına gayet kati talimatlar yazan Beşir beyin (örneğin, ”Şarkı söylemek kabul edilemez.”) ev sahipliği gayet yumuşak; gülümseyerek herkesin elini sıkıyor; hatta elleri de pamuk gibi demek zorundayım, kendisinin raconuna gölge düşürme pahasına. Ve aynı şekilde kendisiyle fotoğraf da çektirmek zorundaydım, çektirdim nitekim… Yemeğin muhteşem olduğunu da söylemeden geçmemek lazım: Kavurmalar, şişler, öncesinde közlenmiş patlıcanlar, her şey leziz. Garsonlar da rakımıza buz “bırakırken” -fıtratlarına aykırı olmasına rağmen- son derece nazik, saygılı.

Mor Cercis Kilisesi, senede bir gün açılırmış. Sayıları memleketimin acıklı koşulları sonucu son derece azalan Süryaniler, anavatanları olan bölgedeki bir sürü dünya güzeli kiliselerini yaşatmak adına her hafta pazar ayinini başka kilisede yaparlarmış, bu pazarın kazananı da Mor Cercis. Kilisenin içinde küçük cemaat sıralara oturmuş ayini idrak ederken çocuklar hem peluş oyuncaklarıyla etrafta koşarak oynuyor, hem bir yandan ağızlarının içinden söylenen ilahiye eşlik ediyor.

Bir halkı, bir topluluğu, bir inancı düşünüyorum… Bağrımdaki en büyük çentiklerden birinin müsebbibi olan Süryaniler’i. Bir kültürün kendini koruma ve var olma çabasına ne kadar kızabilir insan? Peki bütün bu halklar nasıl, ne zamana kadar kendini ayrı tutabilir, kimliğini koruyabilir? Acısız bir gelecek kim için, nasıl mümkün?.. ”Öfkelenin ama öfkeyle hareket etmeyin. Birbirinize karşı şefkatli olun… Ne söyleyeceğim diye önceden düşünmeyin. Sizden konuşacak olan Baba’nızdır…”

Tevatüre göre cezaevinin önünden geçerken bir kere korna çalan adli mahkumlara selam veriyormuş, iki kere çalan siyasi mahkumlara. Ya üç kere çalan? Uyanık soruya yanıt anında geliyor Mesut’tan: O da “Ben kaçtım, sen kaldın,” demek! Kilise dönüşü Mardin Cezaevi’nin önünden geçiyor yolumuz. Farklı bir insan ilişkileri, iletişim usulleri var buralarda. Misal Diyarbakırlılar, diyelim “Araba lazım,” dedin, cevap verirmiş: “Araba köpeğindir!” Dün akşam bakkal da diş fırçasının fiyatını sorduğumda şöyle dedi: “Varsa 2.5 lira, yoksa bizden olsun!” Ee, hani esnaflık?! Mesut’un ‘Peder’ namına ‘Ebule’ dediği papaz ahbabı ona Mesut abi dermiş. Herkesin saygı gösterme usulü farklı!

Türkiye’de başka 4 dilli belediye var mı acaba? Belediye binasında olsun, tüm araçlarında olsun, hem de şehirde başka bazı yerlerde de, tabelalar Türkçe, Kürtçe, Süryanice ve Arapça yazılı! Ne güzel geliyor bu bana; İspanya’da sürekli karşılaştığım medeni bir yaklaşım. Sonra Nusaybin doğumlu rehberimiz, 11 çocuğun ortancası Mesut bize çok yabancı olan Kürt aşiretlerini, klanlarını, ailelerini biraz anlatıyor: “Bizim köylerin,” diyor, “yarısı Suriye’de kaldı…” Anlamıyorum, bizim köylerin derken?..

“Bizde hep biz diye konuşulur. Sadece yemek ve yürümek için ben kullanılır, onda da ‘Ben kendime yiyorum, ben kendime yürüyorum’ gibi bir şekilde. Ben Şeyh Mala Bube aşiretindenim, Ehl-i Beyt’tendir ailemiz, daha okula gitmezken 5-6 büyük dedemi sayardım, bu böyledir, herkes oğullarına bunları öğretir. Burada kimlerdensin denince aşiret adını söyleriz, mesela Urfa’da Kikan diye bilirler daha geniş isim olarak. Bizim ailemiz, bizim toprağımız, bizim köyümüz. Feodal bir sistem değil ama, her şey ortak mal. Akrabalarımızın yarısı Suriye’de, niye derseniz orası Suriye değildi ki, bizim köylerimizdi, bir gün bir sınır çektiler, ailemizin yarısı orda kaldı…”

Havaalanında karşılaştığımız ilk güneydoğu esprisinden sonra (“Dedecan Ocakbaşı: Acının en tatlısı!”) yollarda Organik Et Lokantası ve 5. Mardin Bulgur Festivali tabelaları bizi gülümsetiyor. Otelimizin adı İzala, Süryanice çıplak dağ demekmiş. Bölgenin dağlarının adı olan Tur Abdin, Tanrı’ya kulluk edenlerin dağı. İlk Hıristiyanların Roma İmparatorluğu zulmünden kaçarak dağlarda kurdukları kilise ve manastırlarla dolu Tur Abdin dağları. Dara ise Darius’un kurduğu şehir, gerçi şimdi Mardin’in bir mahallesi olarak tenzili rütbe olmuş ama muhtarı İbrahim abiye Roma Valisi deniyor; saçlar, gözlükler, kıyafet, hava dört dörtlük! İbrahim abinin evine gidiyoruz ve hatırlamak istemediğim kadar şahane bir yemek yiyoruz. Hatırlarsam geri gidip kapısını çalmam gerekecek çünkü.

Sadece yemeğin içeriği değil tabii, hizmet etmeye koşturan o ışık yüzlü kızlar, genç kadınlar, eller arkada volta atarak durumu teftiş eden adamlar, kocaman köy odasının ortasında yeryüzü sofrası gibi kurulmuş uzun ve zengin yer sofrası, park yerinde park etmiş duran ve sırtlarını kalkerde kaşıyan eşekler, hepsi öğlen yemeğimizi şahane yapan etkenler arasında. Ama heyhat, “Doymak yoktur, kalkmak âdettendir!” Hem daha gezecek yerler sırada: Mesut’un elleriyle kazdığı nekropol gezilecek, ilk haç çizimi görülecek, bodrumdaki kemiklerin hikayesi dinlenecek…

Waled abi, diye sesleniyor şoförümüz Eyüp. Herkes mi cin gibi ve hazırcevap buralarda? “Ne çektin bizden be Eyüp!” diyorum, “Yok estağfurullah, karşılıklıdır,” diyor Eyüp. Waled abi, yani Mesut sokaklarda ve köylerde herkese laf ata ata, şakalaşarak ilerliyor; esprilerin denk gelenleri ise bize tercüme ediliyor… Aslında her şeyi çok hafifletiyoruz, Mesut başta hepimiz, ama ilk gün Urfa-Mardin karayolunda hava kararınca öndekilerin gerildiğinin de farkındayız, kapalı yolların ve barikatların espri olmadığının da, hedef olmamak için orta boy otobüsle gezmediğimizin, Dara’nın mayıs ortasında 2016’nın ilk turunu ağırlamasının ne acıklı olduğunun, muhteşem denilen Midyat oteli Kasrı Nehroz’un kapalı olmasının, büyülü Midyat’a koşullardan dolayı gidemememizin, esnafın boş ve umutsuz oturduğunun… Abbaralarda gezerken yanımızdan bir oğlan geçiyor arkadaşına, “Eskiden buralarda hep turist olurdu, şimdi yerli var” diyerek. Eskiden susardım, şimdi diyorum: “Sen bizi beğenmiyorsun?!” “Yok abla yani…”

Akşam güzel güzel yemeğimizi yiyor, bol bol rakımızı içiyoruz. Yandaki binada Beşiktaş’ın şampiyonluğunu kutlayanların cömertçe sıktığı kurşunlardan da şans eseri kurtulduktan sonra, otele dönmek üzere hanım hanımcık yürürken, önünden geçtiğimiz kervansaraydan tatlı bir müzik geliyor. Geçecekken herkes bir kaçamak birbirine bakıyor, Yahu güzel de söylüyormuş kız, mekan da hoş, falan diye. Sonunda hadi bir kahve içelim diye giriyoruz ki…

Bilmediğimiz tatlı türkülerden Leylim Ley’e, istek şarkılarından Odam Kireçtir Benim’e uzanmasın mı repertuar! Kahveleri içiyoruz içmesine de ardından, yahu tam da rakılık ortam diye önce espri yaparken sonra bir bakıyoruz 180 derece ani dönüşle rakı sipariş vermişiz bile… Yan masayla kaynaşmalar, peçetelerle Sarı Gelin’ler, halaylar derken bir kez daha keyiften ayaklarım yere basmıyor. Bahçede yeşil çınar, boyun boyuma uyar… Sen bana yar olmazsın, yüzüme gülme benim… Diyarbakırlı müzik öğretmeni Leyla’ya çekici sesi için gecenin sonunda bizzat teşekkür ediyorum.

Mesut neler neler anlatıyor, dinlemeye ancak yetişiyor insan, yazmak mümkün mü: Kürtçe ben, doğa, çocuk kelimelerinin harika anlamları olduğunu, 40 sayısının bir şeye kutsallık atfetmek için kullanıldığını, şu an koca apartmanlarla alışveriş merkezleriyle dolu Yeni Şehir’in 10-15 yıl önce badem ağaçları ve asmalarla dolu olduğunu, Mardin Müzesi’nin tarihinin önceden MÖ 300 olup kendisinin paleolitik çağ kazılarıyla MÖ 60.000’e çektiğini, buralarda kız meselelerine “dawa” dendiğini ve adamların gururla “dawamın haberi yoktur!” diye platonik aşklarını sürdürdüğünü, Süryani papazlara baba anlamına gelen ‘Ebule’, metropolite ise büyükbaba anlamındaki ‘Seyidne’ dendiğini, kendisine Kudüs’teki çile yolunu yürüdüğü için papazın “Mıksi hoş geldin,” dediğini, Mardin’in en güzel eserlerini taştan oyan Yusuf ustanın en beğendiği taş işçiliklerinin Edirne Selimiye Camii ile Nusaybin Mor Yakup Kilisesi olduğunu, lalenin ‘tek soğan, tek çiçek’ olmasından ötürü İslam kültüründe Allah’ın tekliğini simgelediğini, Kasımiye Medresesi’nin taşının kalker olup kalkerin güneşle kızardığını, medrese kapılarının öğrencinin girerken saygı, çıkarken tevazu ile eğilmesi için ufak yapıldığını, Göbeklitepe tapınaklarının “7 adım kuzeye git, 7 adım güneye git, 7 adım batıya git, 7 adım doğuya git” diyerek özetle insana söylediğinin “Kendinde kal!” olduğunu…

Ama aşk olsun ya Mesut, Daralıların yaptığı komik yağmur duasını da anlatmayı unuttun, Deyrülzafaran’ı kuru kuruya anlatan rehber Mikail’in üstüne renklendirmeyi de! Bizim bu turu tekrar yapmamız gerekecek sanırım – her ne kadar Mardin turu yapan çoğunluğun görmediği yerler gördüysek de…

Örneğin antik dünyanın en büyük şaraphanelerinden biri, Mardin’in hemen kenarında. Mesut rehber / organizatör pozisyonundan heyecanlı kâşif / arkeolog pabuçlarına geçerek anlatıyor: Burayı tahayyül edin, kiraz, muşmula, bıttım, menengiç ağaçlarıyla, asmalarla dolu. Az aşağıda manastır ve külliyesi. Tüm çevrenin üzüm hasadı burada toplanır çünkü papazın hasadı kutsaması lazım! Üzüm suyu ile doldukça sarnıçlar bir ötekine akıtır fazlasını. Burada beş dakika sessizce durun, o zamanları, o ortamı tahayyül edin…

Varlıkları bizim için aynı derecede heyecan verici, cemaati yarım kişi olan Keldani Kilisesi (senenin yarısında Mardin’de olan bir kişilik cemaati böyle değerlendiriyor Mesut); 200 yıl öncesine kadar bu topraklarda var olan ve güneşe tapan Şemsi’lerin şimdi marangozhane olarak kullanılan tapınağı; naif ve sade Süryani dini çizimleriyle dolu Kırklar Kilisesi. “Hazırız Ebule,” deyince Ebule Gabriel alışkanlıkla anlatmaya başlıyor kilisenin ve cemaatin tarihini. Buranın tarih boyunca sadece kilise olarak kullanıldığını vurguluyor, bölgede özel bir durum tabii; “Pazar ayinine katılım cemaat için mecburi, bizi yaratan Tanrı’ya şükretmek için.”

Tarih marih iyi hoş tabii ama biz bir yandan da Mardinli takıcılara şükrediyoruz: Bu nasıl zerafetler, nasıl güzellikler! Nasıl değişik gümüşler, ne zarif, özgün, çeşitli takılar, her zevke, hem de bizler gibi ‘seçici’ kitleye (okunuşu: kılçık!) dahi hitap eden… Trabzon işi bilezikleri, gümüş yüzükleri, mozaik küpeleri birbirimizin ellerinden kapıyoruz. Ardından el işi tahta oymaları ve şahmeranlı aynalar, bakırlar geliyor. Fırının değişik ekmekleri, mavi bademin hafifi olan hayalet bademler, tahinli irmik helvaları, kabak çekirdekleri, Deyrülzafaran’dan Süryani çöreği, safranlı çay, az miktarda da çul çaput elimizi kolumuzu dolduruyor, cepleri de boşaltırken.

* * *

IMG_2554

“Yol kapalı. Şehir içinden gideceğiz havaalanına.” Bir yanım sıcak sarı taş, kiliseler, manastırlar, abbaralar, daracık ve kat kat sokaklar. Şehrin özgün yerleşiminde tek bir pencere bir diğerine bakmaz, tek bir ev ötekinin güneşini kesmezmiş. Sonradan bir bir düzensiz, saygısız şekilde değişmiş binaların çoğu. Ana taşıt eşekmiş şehirde, o yüzden şehir içinde araba geçen sokak sayısı bir buçuk; bir de yine Mesut’un “Sanki devamında bir sürü cadde daha varmış gibi!” diye sürekli dalga geçtiği 1. Cadde.

Öte yanım aşağı doğru uçsuz bucaksız, boz ova, uzaklaştıkça bulanıp gökyüzüyle birleşen Mardin Denizi. Ağzımda kalan Süryani kahvesi tadıyla ovaya doğru inerek uzaklaşıyorum şehirden. Radyo önce sıradan Kürt ezgileri çalarken, tam bu sıralarda ölüm kusmaya başlıyor: Bugünkü operasyon, Mardin, Nusaybin, 1 uzman çavuş, marttan beri 300 küsur etkisiz hale getirilen, 60 şehit…

Hah, diyorum, cuk oturdu şimdi, kaymaklı ekmek kadayıfı. Bu topraklardan şimdiye kadar huzur içinde uzaklaşabilen olmuş mu ki?! Ya huzur içinde yaşayabilen? Derdiniz tasanız ne uzak bizimkinden, diyorum. “I gave you everything, America, and now I am nothing…” El işinden, güzellikten, lezzetten, eğlenmekten, aşktan, Bir’likten. Oysa esas olan onlar! Sizse ölüm gözüyle bakıyor, ölüm yaratıyorsunuz. Düşman gözüyle bakıyor, düşman üretiyorsunuz. Ah bu gözler doğrulmadıkça, ah bu kalpler temizlenmedikçe Mardin ne huzura kavuşur, ne bana yar olur, ne başkasına…

Kategori:Dünya Benim İstiridyem