Başım dönüyor, uçuyorum hayat sarhoşluğundan… Bunu da yasaklasana becerebiliyorsan ey diktatör bozuntusu!

Ben uçuyorum, ayaklarım yere basmıyor ama içinde oturduğum metro raylarda güvenle ilerliyor… Haliç’e çıkıyorum raylardan tıngır mıngır. Kafamı sağa çevirir çevirmez Süleymaniye’yi göreceğim, biliyorum. Artık hiç kimse umrumda değil, tuhaf bakışları görmezden gelerek ister okuduğum komik ötesi kitaba gülüyorum, ister gözümü dikip ilk kez görüyor gibi tarihi yarımadaya bakıyorum. Sol tarafa doğru Şehzade Camii ve Fatih Camii. Karşımdaysa dimdik Galata Kulesi. Gözlerim iyice öteleri arıyor özlemle: Yeni Camii ve yanında, şehrin en sevilesi köşelerinden Tahtakale var. Mercan, Mısır Çarşısı, Eminönü, Sultanhamam.
Eski şehri ne zamandır gezmedim, ne ayıp! Yo, değil aslında, başka fevkaladeliklerle meşguldüm, başka şehirleri, dağları, denizleri keşfediyordum, başka hallerdeydim, mikrop kir tutmaz epoksi haline geliyordum, iyi şeyler yapıyordum… Bilmediğim semtlerden geçtik, daha aşina olduklarıma geldik. Havada bir pırıltı, denizde bir mavilik. Uçak inmeden baktım, Marmara bu kadar güzel mi parlardı sabah güneşinde? Göremediğim kadar uzanıp gidiyor batıya.
Bugünlerde bir fevkaladelik var, doğru… Bende mi, memlekette mi, evrende mi onu bilemiyorum işte. Ecstasy alsam bundan daha “high” olabilir miydim acaba? Sabah akşam şükrediyorum bunları hissettirene. Çekim yasasını yaşayarak idrak ediyorum: Herkes bir keyifli, bir güleryüzlü, olan bunca çirkinliğe, rezilliğe rağmen bir güzel insanlar çevremde! Bir uçuk yakınım bir zamanlar ayaklarının yere basmadığından bahsetmişti, anlamamıştım pek. Şimdi benim ayaklarım yere basmıyor, her sabah “Yaşasın, yemek!” diye zıplayan köpek veya veresiye verenle peşin veren resmindeki peşin veren gibi bir sınırsız mutluluk hali. Öğlen itibarıyla sarhoş olduğumu düşünenler çoğunlukta!
İstiklal’de aval aval dolanıyorum, bir müze kafesinde uzaydan düşmüş gibi oturup çay içerek kitap okuyorum. Elimde bir şey kemirmek istiyorum yürürken, kestane çarpıyor gözüme. Yaz geldi ama neden olmasın! Kestaneciyle muhabbet ediyorum. Lokantacılar buyur buyur çığırtkanlığı yapıyorlar sıra sıra, hiç cevap vermeden, sanki dediklerini anlamıyor ya da hayatta ilk kez duyuyor gibi yavaşça yüzlerine bakarak ilerliyorum. Her şeylere kızmamak, bir şeyleri kafaya takmamak, bir yerlere koşmamak ne güzel şeymiş: Stanno tutti bene!
İsveç Konsolosluğu sterilitesi, çeşit çeşit sokak müzikçileri, toprak gibi mütevazı Tünel meydanı, insanı eski İstanbul’da hissettiren Lale Plak. Hafif hafif adımlarken aklıma Galata Mevlevihanesi geliyor: Aaa, diye haykırıyorum kendi kendime heyecanla, yine kimseyi iplemeden. İvedi adımlarla o istikamete yöneliyorum. Yoldaki bir müzik dükkanında bir darbukayı deniyor bir adam, pek de güzel deniyor, kapının karşısında dikilerek onu dinliyorum zevkle.
Mevlevihanenin girişi açık, içerisi sakin. Sarıklı mezarlar, sessiz selviler. Sessizler, diyorum, onları ziyaret edeyim! Hamuşan’ın kapısı -ilk defa!- ardına kadar açık, tamamıyla davetkar, beni taş yolunda yürümeye çağırıyor. Geziyorum, kendimce dua ederek – şükrederek daha doğrusu. Bunlar nasıl güzellikler diye, bu ruh incelikleri, bu içimdeki huzur hissi, çevremdeki bin bir pislikten ve çirkinlikten etkilenmeyen. Buna şükretmemek mümkün mü? Mevlevihane bahçesinde kediler bile müteşekkir şu bir yudum su gibi günü yaratana!
Ordan güzel bir kahveciye, yaptığı işi en iyi yapmaya çabalayan; ordan özel bir sokağa özgün fikirlerini gerçekleştirme cesareti olanlardan oluşan, ordan eşsiz bir sanat dükkanına… İçinde güzellik olmayan kimse bana dokunmuyor bugünlerde. Odunu, çamuru, çaputu sanat eserine dönüştüren insanlar. Neyle oluyor peki bu dönüşüm: Aşkla efendim, başka neyle! Sanat aşktan başka ne ki? Sanatçı Jorge Rando -Malaga’da sevdiğim müzelerden biri onun adını taşıyor- demiş: Resim yapma sanatı, sevme sanatıdır. Her şey aşk ile hareket eder.
Bugünlerde birçok soru için (hatta her soru mu ne?!) tek bir yanıtım var içimden fırlayıveren. Aslında iki yanıt, ikisi de aynı meale gelen: “Neden olmasın?!” ve “Çünkü yapabiliyorum!” Öyle bir coşku, tam karşılığını bulamayan bir ‘alegria’ var ki içimde, acaba gizli bir manik depresifin manik hali miyim diye endişe düşüyor içime zaman zaman. Anlık! Endişelerin kalıcı bir durumu yok, bu toprağa ekilen tohumlar baş vermişler hamdolsun, bunca zaman bahsini duyduktan sonra nihayet elime geçen Şuurlu İnanç’ta yazanlar tereddütsüz içime oturuyor ve asla endişeye mahal vermiyor: Her olan iyidir, iyiliktir. Kimse kimseye kötülük edemez. Kişi neye maruz kalırsa kalsın o onun için en hayırlı olandır. Olması gerekenler mutlaka olurlar.
Ben de üstüne ekliyorum, diyorum ki her olan güzeldir, güzelliktir, kalbimi şenlendiren adama da dediğim gibi, Sen öyle baktıktan sonra her şey güzel zaten!
Ne güzel bir serhoşluk bu, hiç geçmesin, hatta yayılarak âlemde günbegün artsın…