
Elbette özellikle de Uzakdoğu gibi kendine has olanlar başta olmak üzere tüm kültürler bizzat yaşanmalı ama ben yine de, her türlü ruhsallıkta önemi sürekli vurgulanan hayret duygusunu yitirmemek adına Seul ve Koreliler hakkında dikkatimi çekenleri not etmek istedim – sonunda bakınca da epey bir şey dikkatimi çekmiş diyorum…
- Metro kuyruğunda, otobüs kuyruğunda, kasa kuyruğunda hep efendice tek sıra diziliyor, sıralarını bekliyorlar. Çok kuralcılar, kurallarla rahat ediyorlar.
- Sokaklar temiz, temiz, temiz. Asfaltın rengini bu kadar gördüğünüz olmamıştır. Toz yok şehirde: Bir gökdelenin tepesindeki terasta insanın eline toz bulaşmaz mı?!
- Hadi evlere, otel odalarına girerken anladık da, lokantalara, dükkanlara girerken ayakkabı çıkartmak pek komik geliyor insana. Neyse ki hepsinde değil bu uygulama, tarzına göre.
- Tükürüyorlar! Gayet tatlı bir genç kız yanında bir oğlanla sokakta yürürken sıkı bir sesle boğazını temizleyip yere tükürdü.
- Lokantalarda bahşiş vermek yok. Oh ne rahat, açık seçik bir sistem! Çoğunlukla hesabını eline alıp kasada ödüyorsun.
- Kendine içecek doldurmak doğru değilmiş: Senden “alt” biri senin içeceğini doldurabilir. Ya yaşça küçük, ya statü olarak senden aşağıda olmalı.
- Para uzatırken her iki elin baş ve işaret parmaklarıyla uzatmak gerek, hafif de baş ve üst beden öne eğiliyor.
- Herhangi bir şey uzatırken, içecek doldururken, vb bir elle yapıyorsan öteki el de o elin bileğinde duruyor: Elin gizli olup kötü emeller gütmediğini göstermek için.
- Vücut dili tamamıyla bize aykırı, el hareketlerini falan anlamamız mümkün değil. Şunu öğrendim yalnız, pek hoş: İki elinle X yapman hayır veya yok anlamına geliyor!
- Tomaseo, selamlar, merhaba, hoşçakalın, buyrun anlamına geliyor. Anyong (ancak okuyabiliyorum, nasıl yazıldığına gelemeyeceğim bir haftada!) daha rahatça selam demek.
- Bunu daha önceki gözlemlerimden biraz tahmin ediyordum, gelir gelmez buradaki arkadaşlarım da teyid ettiler: Bacaklar fora Korelilerde. En mini şort bile her yaşta gayet normal. Ama kol, omuz, hele de göğüs dekoltesi çok çarpıcı, onlar için pek sıradışı.
- Herkes ince, genç yaşlı, kadın erkek. Çok çok az kalın insan var, obez hele hiç görmedim. Yemeklerinden de kültürlerinden de kaynaklanıyor olmalı.
- İnce insanlar, hal tavır tutum olarak. Nazikler. Sesleri yükselmiyor, şiddete yabancılar, kabalık sosyal olarak kabul edilemez bir şey. Ve sosyal kabul çok önemli tabii!
- Her yerde sürekli bir sosyal eğitim var: Yere çöp atmayın, sıranızı bekleyin, yüksek sesle konuşmayın, çocuklarınızı koşturmayın, merdivenlerde sağdan gidin, kırmızı ışıkta durun, metro kartınızı basın, vs.
- Bu dev şehrin dev modern binalarının ne kadar medeni, ne kadar insancıl olduğuna şaşıp kalıyor insan: Her birinin önünde binayı şehirle, kaldırımla, sokakta yürüyen insanla birleştirme alanları var, banklar, yeşillikler, güzel peyzajlar ve zarif heykellerle dolu. Saldırgan olmayan gökdelenler! Demek mümkün.
- Her şey insan odaklı, insancıl: Metrolar, otobüsler, iş merkezleri, müze veya tapınak girişleri, akla gelen her yer bilgi panoları dolu, gerekebilecek her türlü bilgi herkesçe anlaşılacak şekilde yer alıyor. Kaldırımlar, trafik ışıkları, asansörler, vb azami kullanım kolaylığında.
- Müze demişken: Bu kadar çok müze olabilir mi bir şehirde?! Elini sallasan müze, pirinç müzesinden tarih müzesine, tarım müzesine, her türlü sanat müzesine 100’den fazla müze varmış Seul’de.
- Yemeğe gelmedim daha yemeğe. Gelsem bitmeyecek sanki konu… Yemekler harika. Sokakta, lokantada, ayaküstü büfesinde. Hadi bu kadarla geçelim.
- Korelilerin kahve delisi olduğu tahmin edilebilir bir şey midir acaba? Her iki dükkandan en az biri kafe. En az diyorum, belki her üç dükkandan ikisi de olabilir. Üçüncü dalga kahve burayı çoktan ele geçirmiş: Siyah metal ve doğal ahşap dekorasyonlu, yüksek tavanlı ve rahat koltuklu, çok güzel kahve yapan ve de şahane pastaları olan kafeler. Tatlıları çok hafif, az şekerli, mutluyuz…
- Paris Baguette ve French Croissant, bahsedilmesi gereken Koreli başarı öyküleri: Özellikle birincisi Seul’den doğarak dünyaya yayılmış, Paris’te bile şubesi olan bir fırın / pastane / kafe. Bageldan kruasana, sandviçten pirinç toplarına her türlü ürünü çok güzel yapan zincirden abartmıyorum, her blokun köşesinde bir tane var. Öteki köşelerde de French Croissant veya diğer Fransız isimli pastaneler var zaten.
- Hava sıcak ve nemli. Muson sezonunu atlatsak iyi olacaktı ama şu anda sokaklar insanı epey zorluyor. Sürekli şıpır şıpır terliyor insan. Neyse ki kafeler, dükkanlar ve metro istasyonları var!
- Çok az Batılı turist var Seul’de ve çok az insan İngilizce konuşuyor, eğitimleri de çok iyi olmasına rağmen. Ama iyi niyetliler, deniyorlar, gösteriyorlar falan…
- Metro ve otobüs ve genel ulaşım sistemi şahane, tıkır tıkır işliyor. İletişim de aynı şekilde, sınırsız ve sorunsuz. Hemen her yerde wifi, bazı yerlerde sokakta bedava wifi, birçok otel veya evde yanında taşınabilir wifi yumurtası var.
- Biliyorum ben hızlı yürüyorum ama yine de, Koreliler de çok yavaş yürüyor arkadaş! Bir de -herhalde bu da nezaket gösterimlerinden biri- ayaklarını sürüyerek ve küçük adımlarla yürüyorlar. Ayrıca ağızlarını şapırdatarak yemek yiyorlar, ki bu da beğeni göstermek içinmiş.
- Kaldırımlarda gezip duruyorum, tek bir yerde köpek pisliği görmedim! Bir düşündüm, ee köpek de görmedim ki… Köpekleri varsa da gizliyorlar: No dog, no shit! Bir haftanın sonunda toplam 3-5 köpek görmüş oldum.
- Peki ama neden hamile kadın görmüyorum? Ben bir haftanın sonunda hiç görmedim, ekibin kalanı da çok az sayılarda görmüş. Acaba sıcak havalar dokunmasın diye mi çıkmıyorlar sokağa, şehir merkezinde mi dolaşmıyorlar da banliyölerde parklardalar, bilemedik…
- Yalnız bu kadar temizliğe titizliğe aykırı olarak sokaklarda sürekli bir kanalizasyon kokusu var, nedense asla tertemiz mis gibi hava koklanan bir yer yok. Arada insanın midesini bulandırıyor.
- Müthiş ve bol sokak yemekleri satılıp duruyor her yerde, ama sokakta yemek no-no. Bir iki kere aldıklarımı yiyerek yürürken hiç yapmadıkları bir şekilde şaşkınlıkla baktılar – ki gayet yabancı bir beyazım, diğer hallerde asla göz dikip bakma, yadırgama hareketleri olmamıştı.
- Çöp atmak çooook zor! Yeter yahu alın çöpünüzü uygun bir yere sokun. Çöp kutusu çok az, olanlar her biri ayrı cins için, hele ki ev çöplerini atmak için her bir cinsi uygun renkte torbaya koyman lazım: Yok artık…
- Metro altgeçidinde bir kadın bağıra çağıra tuhaf bir şekilde şarkı söylüyordu. Bir süre bakmayayım dedim, en sonunda uzun uzun devam edince dayanamayıp döndüm baktım: Bir kadın, duvardaki bir prize telefonunu bağlamış, kulağında kulaklıklar, gözleri kapalı kendi kendine bağıra çağıra şarkı söylüyor.
- Devasa bir balık hali var Seul’ün, aklınıza gelen gelmeyen her türlü deniz canlısı. Aralarında deniz turbu ve deniz pancarı gibi yaratıklar da var, çok daha tuhaf şekiller de. Burada canlı hayvanlar arasından seçiyorsunuz, balıkçı temizleyip istediğiniz şekilde hazırlıyor, torbalarla alıp üst kattaki lokantalara götürüyorsunuz, pişiriyorlar ve oturup yiyorsunuz.
- Mesela şöyle: Biz bir büyük balık seçtik, yarısı sashimi, yarısı ızgaralık, kalıntıları da çorbalık olacak balıkçı bey dedik. Sashimiyi oracıkta büyük bir ustalıkla dilimledi, balık öldükten 10 dakika sonra olduğu gibi ağzımıza atıp afiyetle yedik. Sonra sırayla ızgarası ve çorbası geldi ki onlar da şahaneydi tabii.
- Neyse ki bizim balıkçı tek hamleyle öldürmeyi becerdi: Az önce başka bir balıkçı yere attığı ve hoplayıp zıplayarak kaçmaya çalışan balığı sopayla vura vura epey işkenceyle öldürmüştü. Avcıyım diye nasıl beni barbar zannediyorlar bilmiyorum, buradan bir canlı balık seçip onun soframa gelmek üzere öldürülmesini talep etmek bana göre çok daha zor! (Bir de canlı yenen bebek ahtapotlar var, öldürme içermiyor diye barbarca değil denebilir mi?!)
- Seul’ün en büyük pazarı dedikleri Namdaemun Market, andırıyor değil, epey benzer değil, Tahtakale’nin tıpatıp aynısı! Veya Kemeraltı’nın. Şaka gibi: aynı Çin malları, aynı tapon kumaşlardan şalvarlar ve çoraplar, aynı şapkalar ve plastik çocuk oyuncakları… Düşkırıklığına uğradım.
- Güzel sokak yemekleri var tabii ama onları da anlamak bir türlü, anlatmak öbür türlü: Karışık doğal meyve suyu istedim, sulu ve toz şekerli kivi muz suyu alabildim. Bir tek börek istedim, üç tane alabildim. Bir kadın sebzeli bir karışımı avuçluyor, onu lokma gibi bir hamurla top olarak çevreliyor ve sacda kızartıyor, şişman ve içli bir pancake oluyordu, harikaydı.
- Çok defa tuvalette sifonu çekmediklerine rastladım, hayret ettim, bu topluma yakıştıramadım.
- Ve aynı zamanda yakıştıramadığım, pardon, affedersiniz ifadesinin asla kullanılmaması: Bir sıkışıklıkta falan aynı maalesef bizim halk gibi itekleyip geçiyorlar, dükkanda, vb. (Neyse ki kuyruklarda değil, hak yemiyorlar!)
- Her yerde girip çıkarken sürekli duyduğumuz ve güven ve gururla, ciao gibi kullandığımız “tomaseo” kelimesini Koreli dostlarımıza sorduğumuzda öyle bir kelime olmadığını söyleyip gülmeye başladılar. Gizem hala çözülemedi…
- İlerleyen günlerde sokak yemeği hakkında daha iyi tecrübelerimiz de oldu: Turistik İnsadong caddesindeki tezgahlardan bir peynirli yumurtalı fırınlanmış tatlı ekmek yedik mesela, bir de ballı kızarmış hamur, tatlı niyetine.
- İnsadong’da bir ara sokakta boyalarıyla falan yerleşmiş bir yaşlı adam elleriyle boyayıp süslediği yelpazeleri satıyordu. Duyduğumuz en iyi İngilizcelerden biri onunkiydi; tam ve doğru bir cümle kurarak bize “kamsa hamnida”yı nerden öğrendiğimizi sordu.
- Birçok Koreliyi hayretlere boğduk, Korece teşekkür ederek! Bize gayet doğal geliyordu ama nedense onlar çok mutlu oldular çaba göstermemize. Bizse Gamze ve Hamide sayesinde öğrendik bu deyimi.
- İnsadong-ro, yani cadde. İnsadong-3-gil, yani 3. sokak. Gangnam-gu ise gösteriyor ki gu mahalle veya bölge anlamında bir ek.
- Kahvecilerin yoğunluğundan bahsetmiştim, iki dükkanın biri diye: Son günlerde anlaşıldı ki Korelilerin diğer takıntıları kozmetik ve güzellik. İki dükkanın diğeri de kozmetik dükkanı yani. Ama ürünlere bakmaya, almaya hiç yeltenmedim: Hem İngilizce falan hak getire, her şey Korece ve Kore alfabesinde yazılı, hem de o kadar sonsuz seçenek arasından seçmek ne mümkün!
- Güzellik takıntısının diğer boyutunu, son gün sosyetik Gangnam’a gittiğimizde dehşetle gördüm: estetik ameliyat! Sokaklar ve geçitler reklam panolarıyla dolu. Koreliler Asyalı görünümünden uzaklaşıp beyaz insana benzemeye çalışıyor: Gözler açılıp bademleştiriliyor, burun toparlanıp dolduruluyor, dudaklar şişiriliyor, yüz şekli değiştiriliyor… Ne kadar şaşırdım, ne kadar acıklı buldum kültürel olarak böyle bir tercih yapılmasını. Ve ne kadar çok insan, daha doğrusu genç, bu ameliyatları yaptırıyor, yüzlerinde o bandajlarla sokaklarda geziyor, kızlar erkekler.
- Kendi işlerine bakmalarının, kimseyi süzüp yargılamamalarının diğer boyutu da var tabii: Yardıma ihtiyacı olana da kimse bakmıyor. Bir kere sokakta nefes alamayarak kendini yere atan birinin yanından şöyle bir bakıp geçti tüm halk. Bir kere de metro vagonuna son anda giren bir salağın çantası dışarda kaldı, sapı kapıya sıkışmış olarak. Kimse yardım etmediği gibi, bizim sorumluluk sahibi 18 yaşındaki kızımız SOS düğmesine bastığında hiçbir şey olmamasına da kimse şaşırmadı.
- Geleneksel Kore kıyafetleri çok hoş, çok zarif, hem model ve desen, hem kumaş olarak. Arada tahminimizce özel olaylar için bunları giyerek sokaklarda görünüyor Koreliler, kadınlar daha çok, erkekler daha az. Ama Seul’ün en büyük tarihi sarayını gezerken birçok grup vardı bu kıyafetlerle gezen ve bol resim çektiren.
- Sanırım en komiği, biz onların nasıl resmini çekeriz diye bakarken, onların yanımıza gelip bizle resim çektirmek istemesiydi! Eh tabii, biz de onlara egzotik gelen, az gördükleri beyaz insanlarız sonuçta…
- Bukchon Hanok köyünde sevimli bir kafenin tuvalet kapısında şöyle bir çizim vardı: Emoticonlardaki gibi bir b.k yığını, üstünde çarpı – büyük değil yalnız küçük yapılabilir!
- “Han” Kore’ye, Kore kültürüne ait anlamında bir ekmiş. Ben de diyordum ki, neden her iki alfabenin ismi de han hecesiyle başlıyor… Hanok, Uzakdoğu deyince gözümüzün önüne gelen mimaride, geleneksel köy. Koskoca 10 milyonluk modern başkent Seul’ün içinde böyle bir köyü korumayı başarmışlar ve orada o eski evlerde yaşıyor hala insanlar.
- Jogyesa Tapınağı: beni en çok şaşırtan, en büyüleyen yer Seul’de. Öncelikle şaşkınlığım ismini hiçbir yerden, hiç kimseden duymayıp kendim haritadan bularak gitmemden. Burası Kore Budizminin en büyük tapınağı, halen aktif olarak kullanılıyor ve çok, çok hoş. Bahçeye girince bir anda lotusların arasında kalıyor insan – hayret ve hayranlık çığlığı attım ben: tomurcuklar, çiçekler, hep çizimlerini gördüğüm bu zarif bitkiler… Bir yandan bayıldığım meditatif chanting müzikleri, bir yandan tütsü kokuları, dumanlar, uçuşan dua bayrakları, tapınanlar, saygıyla selamlar vererek girenler ve çıkanlar, dev ağaçlar ve fenerler.
- Ana tapınak binasında yanyana üç kocaman Buda heykeli ve önlerinde, Dalai Lama’nın sürgünde yaşadığı Hindistan şehri Dharamsala’daki tapınaktan aşina olduğum namaz minderlerinde namaz kılan Budistler. Tavan lotus şeklinde fenerlerle dolu, avize bile lotus! Dayanamadım, dedim Buda beni buralara kadar çağırmış, bir namaz kılmadan gidemem… Geleneksel olduğu üzere 108 rekat namazını kıldım – sonra da iki gün boyunca Koreliler gibi ayaklarımı sürüyerek yürüyebildim! Ne zormuş bacak kaslarına arkadaş bu namaz hareketi.
- Lotus kökünü, daha doğrusu çiçeğin yaprakları dökülünce kalan çiçek sapını, ertesi gün tabağımda göreceğimi düşünmemiştim: Tabii vardı bu yiyecek Uzakdoğu mutfağında, çok hoş bir sebze gibi yeniyor.
- Peki bunu duyan olmuş muydu: “red bean ice flakes”? Dev gibi bir kaseye buz talaşları dolduruluyor, üstüne dondurmamsı bir tatlı püre, üstüne de kırmızı fasulyeler. Peki egzotik falan ama bana hiç hoş gelmedi, sadece fasulyesinden dolayı değil, yeşil çaylı olanından da hoşlanmadım.
- Yemek demişken, Kore mutfağında kullanılan sarmısak miktarları kilolar ve çuvallarla ölçülüyor. Markette satılan küçük boy sarmısak torbaları, bizim büyük market torbalarımız boyunda; herhalde en az 1 kilo kadar. Bir de 500 dolar gibi rakamlara kutu halinde satılan pek özel ginseng kökleri var markette.
- Jogyesa gibi etkileyici olmasını umarak, Konfüçyusçuluğun tapınağı olan Jongmyo Shrine’ı da gezdim. Çok sade bir tarzı olmasının yanı sıra halihazırda kullanılmadığı için olsa gerek, güzel bir bahçe ve geleneksel binalardan öte değildi benim için. Ama bahçesinde koşturan sincapları, daha da önemlisi (hayatımda ilk kez gördüğüm) rakunu izlemek beni mutlu etti.
- Şehrin içinden geçen dere de beni mutlu etti: Yine ennn merkezde, sanırım eskiden açıktan akan kanalizasyon deresi (Jonathan öyküsünü geldiğim akşam anlattığından yol yorgunluğuyla aklıma girmemiş) birkaç sene önce ıslah edilerek güzel bir dere yatağı haline getirilmiş, 5-10 kilometre boyunca iki yanında yürünen, gezilen, sanatsal paylaşımlar yapılan, oturup ayaklar suya sokulan, sosyal alan olmuş. Konsept olarak aynı Manhattan’daki eski tren yolu, şimdiki park High Line gibi. Aferim vizyon sahibi Koreli yöneticilere!
- Bu kadar kullanımı kolay ve buyur eden bir şehir, ama ne kadar az turist var! Sokaklarda nadiren karşılaştığımız beyazlarla gözlerimizle selamlaşıyoruz; kulağımıza İngilizce çalınınca dönüp bakıyoruz gayrıihtiyari. Turistin çoğu Çinli, biraz da Japon.
- Çok zarif ve özgün tasarım dükkanları, modern, buraya özgü bir zerafeti taşıyan mimari örnekler var şehirde: Tasarımcı olsam mutlaka Seul’de zaman geçirmek isterdim.
- Hala öldüğünü hatırladıkça hayıflandığım Zaha Hadid’in eseri Dongdaemun Design Plaza mesela, müthiş bir şey. İçi ayrı, dışı ayrı, içindeki tasarım dünyası ve sanat yaşamı ayrı. Yine Korelilere alkış!
- Aynı şey, şehirdeki onlarca üniversite arasında önde gelenlerden Yonsei Üniversitesi için de geçerli. Ne şahane bahçeler, ne zevkli modern binalar, heykel ve anıtlar, estetikle fonksiyonun bileşimi müthiş bir kütüphane…
- Gangnam bölgesi nerdeyse radarımdan kaçacaktı; iyi ki kaçmamış. Sosyetik olabilir evet ama aynı zamanda yeni, modern, şık tasarımlar ve canlı bir sokak hayatı barındırıyor. Sosyetik Korelileri de görmek lazım!
- Şu anda uçakta geri dönerken heyecanla beklediğim şey ise nemli olmayan, normal kuru sıcak havamız; köpekler ve kediler ve her nevi hayvan (yenenler hariç!); bir de zeytinli peynirli yumurtalı güzel bir kahvaltı…
