
Bir sene desem doğru mu acaba, yoksa iki mi, üç mü?.. Uzun süredir, akıllı cihazlarımız, telefon ve tabletlerimiz bize fecaat haber veriyor öncelikle. Sürekli bir acı acı çalma, sıra sıra acılar dizme, art arda fenalıklar dökme durumu. Eskiden sevinçle uzandığımız iletişim cihazlarımızdan artık bir hayli korkuyoruz: Yine neresi patladı? Şimdi hangi facia vuku buldu? Kaç ölü var? Kayıp sayısı?..
* * *
Arada bir, denk geliyor elbet, bunca felaket haberinin arasında Instagram’a giriyorum. Hatta kötü haberleri -ana akım medyadan ve televizyondan uzak kalmaya çalışan biri olarak- oradan özet olarak aldığım veya izlediğim de oluyor. Diyelim öyle bir şey oldu, o patladı, bu çatladı, bayraklar yarıya indi, yas yüreğimize bindinin arasında, IG feed’imde bununla birlikte diğer bütün şeyler “dökülüyor” hayatımın o anına: Dünya dağlarını tırmanan genç âşık çift, Afrika’da aslanların peşinden koşan okul kardeşim, San Sebastian’ın mutlu Bask çocukları, kendilerini, nefslerini fethetmek için yüzlerce kilometre yürüyen peregrinolar, yazı yazmayı bir tutku ve sanat haline dönüştüren modern kaligraflar, dünyanın dört yanında sanatla yaşayan, sanat için yaşayan insanlar, bir tatlı bebenin neşe dolu doğum günü kutlaması, hayatı neşelendiren köpekler ve kediler, kitaplarla, kitaplar için yaşayan insanlar, vahşi kedileri mutsuzluktan kurtaran ve onlarla aşk yaşayan adam, sokakları, duvarları, görüşümüzü renklendiren bir ressam, hayatın ortasında dik durup derin bir nefesle dünyayı ve ona ait olan her şeyi kabul ederek içimize çekmemizi hatırlatan bir yogi…
Yas tutmamıza izin vermiyor hayat; dürtüyor bizi, “Bak, bu da var, bak, şu da var…” Çünkü hayat bu işte: Her şeyin art arda geldiği bir IG feed! Ve hayır, hiç kimseye kulak asmayın, sadece karanlığa, hüzne ve yasa bakmak zorunda değilsiniz, neşelenmeniz, hayatın güzel yanlarını -da- görmeniz acı çekenlere saygısızlık değil, çünkü siz -de- (sadece) acı çekerseniz işte o zaman o karanlık yayıcılar zafer kazanmış olacak, terör terörize etmeyi, karanlık içimizi karartmayı başardığı zaman esas yenilmiş olacağız, biz, insanca aydınlık günlere çıkmak isteyenler.
* * *
Bazen evimin içinde okuduktan ya da duyduktan sonra haberleri, biraz duruyorum dehşetle ve sonra idrak etmek için dışarıya çıkıyorum, sakinlemek için: Dağlar, sincaplar, şahinler yerli yerinde, bir köylü odun kesiyor hızarla, aşağıda zeytin çırpıyor bir aile, köpeklerim önümdeki tepede oynuyor koşturarak, ellerimle diktiğim kalem selvim salınıyor serin bir rüzgarla, zeytin yaprakları parlıyor her zamanki gibi. Ee, ne olmuştu? Neden olmuştu? Düşünüyorum, niçin buraya ulaşamıyor o kötülükler?..
Kararmamız, lanete, nefrete, kine girmemiz onlardan başka kimseye yaramıyor ki! “Onlar”la kavgaya tutuşmamız bizi sadece o seviyeye indiriyor, o kavganın kazananı kaybedeni yok ki! Oysa benim varoluşa saygım var, ben yaşama tapıyorum, yaratıcı güce, doğanın bütünlüğüne, sevgiye ve birliğe inanıyorum, ben inancımı terk edersem, karanlık tarafa geçersem kim neyi kazanmış olacak? Yaşama, insana, doğaya tapıyorum ve inancım onlara; demiştim bir zaman, doğanın, insanın da bir parçası olduğu doğanın ondan uzakta olanın asla algılayamayacağı sınırsız bir uyum yeteneği var. Ve ki Kafka demişti, “İnsanın temelde yıkılması imkansız bir nüvesi var”. Serdar Turgut’un ta 1998’de “Pandora Dolaşıyor” başlığıyla yazdığı, benim de aklıma yazdığım gibi:
“Aslında yaşam son derece trajik.
Birey olarak insanın mücadelesi de mümkün olduğunca trajediyi kendisinden uzak tutmaya yöneliktir. Birçok kez bunu başaramasak da, gündelik yaşamın trajedisi gelip bizi vursa da yine de insanoğlu trajediyi kendisinden uzak tutma mücadelesini çoğunlukla kazanır. Bu yolda elindeki en önemli güç de beynidir.
İnsan beyni bence çeşitli kutulardan oluşuyor. Biz bu kutuların hangisini açacağımız kararını son derece bencil olarak veriyoruz. Beynimizdeki bazı kutuları hayatımız boyunca kapalı tutuyoruz. (…) O kapalı kutularda unutmak istediğimiz, aklımıza katiyen getirmemeye çalıştığımız trajedileri, dramları, kötülükleri, acıları tutarız.
Bazı kutuları ise onlar kapanmaya gayret etse de, kapatmayız. Yaşayabilmemiz, kendimizce dik kalabilmemiz için gereklidir o kutuların içindekiler. Oralarda coşkularımız vardır. Suni keyif yaratma gücümüz oradadır. Hayatın gerçeklerinden kaçış mekanizmaları da açık olan, olması gereken kutulardadır.
İnsanın ruh sağlığını dengede tutan, ikinci gruptaki açık kutuların sayısının birinci gruptakilerden fazla olmasıdır. Bu yüzden de her insan potansiyel bir ruh hastasıdır. Dengeler bir anda öylesine değişir ve dipsiz bir kuyuya düşebilirsiniz ki, şaşarsınız. Çünkü çoğu insan için birinci grup ile ikinci grup kutular arasındaki sayı farkı çoktan teke düşmüştür bile.
Kafka’nın dediği gibi, insanın temelde ‘yıkılması imkansız bir nüvesi’ vardır. (…) Ve yine Kafka, insanın bu sonuçta yıkılması imkansız nüvesi nedeniyle her insanda bir ‘suçluluk kompleksi’ olduğunu da söyler. Haklı Kafka. Özellikle yıkılmamak için hayat gerçeklerini geri planlara iterek yaşayan beyinlerde suçluluk duygusu fazladır. (…)”
* * *
Neşemiz, ışığımız, umudumuz duracak yerli yerinde, milim oynamadan. Suçluluk hayır, hissetmeyeceğiz. Gözümüzü çevireceğiz, başka şeylere bakmak, başka şeyleri görmek için. Bu, kayıtsızlık değil, bu vurdumduymazlık değil, bu gamsızlık değil: Bu, bizim mücadelemiz! Bizim silahımız bu: Biz neşeyi, sevgiyi, keyfi, aydınlığı koruyacağız. Bir tek kendi içimizde mi koruyabiliyoruz? Giderek daha az kişiyle mi paylaşabiliyoruz? Öyle olsun, kendi içimizde veya az kişiyle paylaşarak koruyacağız. Her ne yapıyorsak var gücümüzle, en yoğun çabamızla, en iyi şekilde onu yapacağız ve neşeyi koruyacağız. Bizim elimizdeki kılıcımız o.
Ve hayat bir IG feed gibi devam edecek. Kimi, neyi “follow” ediyorsak onu göreceğiz, güzel, yaratıcı, sağaltıcı, hakiki olanı izliyorsak onu; karanlık, gamlı, umutsuz, bedbin ve bezgin olanıysa onu. Ve neyi görüyorsak o olacağız, onu yaratacağız, dünyaya onu katacağız…