İçeriğe geç

Büyük şeyler, güzel şeyler

Ben, hiçbir zaman büyük bir şey yapacağımı düşünmedim. Bunu hiç istemedim. Yapabilip yapamayacağımı dahi değerlendirmedim içimde hiçbir zaman: Yapmak aklımdan geçmedi.

Bana göre büyük şeyler yapanların pek çoğu, pek de büyük insanlar değillerdi. Yaptıkları “şey”lerle büyümek istiyorlardı. Bu bir.

İkincisi, önümde çok büyük bir şey yapmış babam duruyordu kapı gibi. Ne yaparsam yapayım, Anadolu’nun dokuz çocuklu bir ailesinin anasını babasını erken yaşta kaybetmiş bir çocuğunun, Türkiye’nin lokomotif sektörlerinden birinin duayeni olmasını, bir çırpıda sayamayacağı kadar mal mülk ve yatırım sahibi olmasını, diller öğrenip romanlar şiirler okuyup dünyaları gezip medeni, renkli ve saygın bir sosyal hayat yaşamasını, üç çocuğunu tahayyül edilebilecek en iyi şekilde yetiştirmesini geçemez, geçmeyi bırak denkleştiremezdim bile. İkinci olacağımı bildiğim bir yarışa girmedim.

Kaldı ki, küçük güzeldir, buna inanıyordum ben. Az, çoktur. Minimalizm, doğal yaşamda, gündelik hayatta az üretip az tüketmek geleceğin temel taşı, sürdürülebilirliğin başlangıç noktasıdır. Tüketim dünyasının reklamlarının dürtmesiyle “daha fazlasını iste”mek ise tüm kötülüklerin başlangıcı. O yüzden hep daha az üzerinde durdum.

Ama sonra… Sonrası aynen spiritüel öğretilerin bize dediği gibi, kendiliğinden oldu, oluverdi: “İste ve bırak, bil ki saf sevgiyle istediğin her şey zaten gerçekleşecek, olacak olan için endişe etme…” Ben yolumu tutmuş gidiyordum, kafam önümde, yapacaklarıma yoğunlaşmış, bir sonraki, bir sonraki küçük adımı düşünürken… Kafayı bir kaldırdım ki: Neonlar yanıp sönüyor! Büyük, çok büyük bir şeyler oluyor!

* * *

Şimdi bir anda durdum, düşünüyorum: Hep öykündüğüm insanlar vardı hayatta sayısı az da olsa, beğendiğim insanlar vardı, çok takdirle baktığım ve imrendiğim, hayran olup bakalım neler yapacak diye beklediğim insanlar… Var yani hala. Bakıyorum, bu benim elimdeki onların tüm yapmış olduklarından daha… “büyük”. Ne müthiş bir durum.

Bu idrake gelmem için, bir kez daha Ayn Rand’ın satırlarını okumam gerekti. Daha başlarındayım dev Atlas Silkindi romanının ama her satırla daha kabardığımı, daha dik oturduğumu, yüzümden şüphe izlerinin birer birer silindiğini ve daha çatır çatır kelimeler seçmeye başladığımı fark ediyorum. Biliyorum, o gazla yazıyorum bu satırları. Biliyorum, o inançla bu kadar cesaret. Çünkü büyüklüğü ve cesareti gizlemenin insanlık onuruna, insanlığın varoluşuna ihanet olduğuna inanıyorum şimdi. Konu ben değilim, insanlık yani. İnsanlığın cesareti, insanlığın güzelliği, insanlığın büyüklüğü.

Zaman zaman bir şeyi çevreme gösteririm ısrarla, Bakın, ne güzel değil mi, ne zarif değil mi, harika bir şey değil mi, diye. Bazen aldığım bir çanta, bazen yazdığım bir yazı, bazen yaptığım bir pasta. Ama günümüzde, toplumumuzda tevazu hastalığı var: Aman, övünme! Ee? İnsan evladı iyi yaptığı şeyle övünmeyecekse, gurur duymayacaksa, takdir görüp başını daha dik tutmayacaksa niye iyi bir şey yapsın?! İnsan evladı güzel bir şeyi takdir etmeyecek, ona hayran olmayacaksa niye var olsun?! Dünya nasıl daha güzel bir yer haline gelsin?..

Misal dünden beri şu çoraplara bakıyorum. Bir “light” tasarım dükkanından bir çift çorap aldım 14 avroya; eve gelir gelmez açıp ayağıma geçirdim. O kadar güzel, o kadar farklı ve kaliteli ki, günümü şenlendiriyor. Neden: Bir çoraba, ayağımıza giydiğimiz, çoğunlukla başkalarınca görülmeyen, kirlenip kokan, geçici bir şeye bu kadar özen gösterilmesi, üzerinde düşünülmesi, boşverilmeyip saygıyla “farklı, güzel, yeni” bir şey yaratılması bana çok “büyük” geliyor, ondan. Kendime ve herkese bu çorabı göstermek, takdir edilmesini sağlamak istiyorum! Belki de asla takdir görmeyeceğini bilerek, takdiri beklemeden, sadece içindeki daha iyiyi, daha güzeli yaratma dürtüsünü hayata geçirerek bir çorap tasarlayan insan evladının önünde eğilerek şapkamı çıkarmak istiyorum! Benim ona verecek 14 avrom varmış, ayağım içinde aman ne güzel durmuş, nasıl da zevkliymişim de onu bulup almışım, bunlar değil yani konu.

* * *

Aylar önceydi. Büyük şeyler düşündüm.

İnsan evlatlarının çoğu gibi, büyük şeyler düşünmemek üzere psikolojik olarak eğitilmiş ve evrilmiştim. Yutkundum.

Ben yutkunup yerli yerimde oturmaya çalıştıkça, içimdeki büyük şeyin cevheri durduğu yerde patlamaya başladı. Durduramadım artık.

“Neden olmasın?” mottosunun dürtüsüyle cüretkarca düşüncelerimi planlara, planları projelere çevirmeye koyuldum. Düşündüğüm büyük şeyin karşısına küçük kafalar çıktı, moralim bozuldu, enerjim düştü… Sonra -sağ olsun dostlar- silkelendim: Benim işim, dedim, insanlarla değil, fikirlerle, elde olanla değil, gelecekle. Eleanor Roosevelt’in o güzel sözü geldi aklıma; evet, dedim, doğru değil mi: Büyük kafalar fikirleri, ortalama kafalar olayları, küçük kafalar insanları tartışır.

Projemizi ilk elimize aldığımızda ve ilk paylaştığımızda duyduğum heyecanı hele, büyük bir birlikle ve istikrarla, nerdeyse kendilerine ait bir zevkle yok etmeye çalıştılar; İnstagram karesine yazdım, bir yandan kendime telkin etmeye çalıştığım kararlılığımı: “Kusura bakmayın, evrende hiçbir güzel şey küçük, korkak, sıradan kafalardan çıkmadı! O yüzden boşuna beni korkutmaya çalışmasın hiç kimse, işe yaramayacak.”

Sonraki aylarda önümüzde açılıp giden yollar, sonra ilerleyen proje, sonra atılan daha somut adımlar, her adımda yanımızda daha sağlam isimler, daha güçlü simalar bulmamız, sonra da tanıtım davetimiz: Dünyanın çeşitli renklerini, zevklerini, boyutlarını hemfikir ve hemdem bulduğum, bu “bir”likten aldığım zevkle ayaklarımı yerden kesen başarılı toplantı. Ve babamın bakışlarında bulduğum gurur ve -aslında benim için daha önemli olan- onay ve koşulsuz destek…

Evet, tevazuyla gözlerimi kaçırmayacağım: Bünyan Kültür Köyü müthiş bir proje. Ve evet, bunu ben düşündüm. Evet, bunun savaşını ben verdim ve vereceğim. Yapılmayanı yapmaya cesaret eden benim evet ve yapacağım. Yapanın ben olmam, benim için çok bir şey fark ettirmiyor. Ha, belki içim daha rahat olur kendimle ilgili: Geceleri yatarken kendime derim ki, Yahu bak görüyor musun iyi oldu bu, bana yapılan onca yatırım, benden olan onca beklenti boşa gitmedi! Ya da -terbiyem gereği yalnız kendi başımayken- egom biraz şişinir, biraz havasını alır sonra paşa paşa iner yerine geri gelir.

Egoma yapacağı şu hafif desteğin ötesinde, güzel bir cheesecake yaptığımda da, güzel bir yazı yazdığımda da dediğim gibi, bu konuyla ilgili tek istediğim, daha doğrusu tek “doğru”m, güzel bir şeyin takdir edilmesi. Bunu benimle ilişkilendirip beni taltif etmeleri bana göre bir şey ifade etmiyor, hatta ilişkilendirilmese daha rahat eder, daha ferahlıkla ortadaki eseri takdir ederim ben de! Hank Rearden’ın kendi adını verdiği çığır açıcı metali dökerken Dagny’den duyduğu, sade, samimi ve sahici, “Hank, this is great,” yorumuna verdiği yanıt gibi: “Yes.” Bütün demek istediğim bu: Yes.

Alkışlar, Bünyan Kültür Köyü projesine: Spotların altında olan, neon ışıklarla parlayan, parlayacak olan o. Evet, orada müthiş bir şey oluyor; ben de alkışlayanlar arasında başı çekiyorum. Benim gururum bu, bundan daha fazla bir payeye ihtiyacım yok. Ama şu da biline ki bu projeye ve içindeki emeğe hak ettiği değeri vermeyenlerin karşısında da her zaman başı çekeceğim.

* * *

NB: Her kadının, büyük bir şey yapmak ya da yapmamak, girişmek ya da vazgeçmek, savaşmak veya pes etmek ikileminde iken Ayn Rand okuması lazım. Hatta belki de kadın ya da erkek, her insanın.

NB2: Bu yazıyı okuduktan sonra beni kınama isteğiniz varsa, ki olur olur hakkınızdır elbet, rica ediyorum önce bunları yazdığım frekansa gelmek için birkaç sayfa dahi olsa bir Ayn Rand romanı okuyun…

(Ekim 2016)

Kategori:Ordan burdan insandan...