
Değil aslında, daha ne sıcak günler gördü bu yaz, çok sıcak falan değil ama… Öyle bir his işte havada. Sanki kuşlar bile ötmeye üşenir gibi, ortalıktan çekilmiş. Ağustosböcekleri bir ıssız ve sessiz, bir çılgınca bağrınıyor. Gözgöze gelmeden susmuyor utanmazlar.
Çok sıcak bir günün sabahı gibi… O halde çaya bir yaprak ıtır atayım, diyorum. Biraz da Edip Cansever okumak lazım. Serinlemek mümkün.
Alerjiler sıcaktan aldıkları güçle tam gaz ileri: Kolumda otun değdiği yer, alerji. Sıcaklayan dizimin arkası, alerji. Yanaklar zaten karikatür misali birer kırmızı elma.
Bazen benzeri kendisinden daha gerçek oluyor bir şeyin, daha “o” oluyor. Bugün de çok sıcak bir günün sabahı gibi, ondan daha o gibi. Bugün âşık olabilirim ya da yazar olabilirim ya da çok çok mutlu olabilirim.. Potansiyeli sonsuz bugünün: O zaman dans!
Evet, o zaman oturup yazı yazıyorum. Bahçeden bir incir yemek için ara veriyorum yazıya. Fatoş sıcaklara söylendiğimde sürekli aynı şeyi diyor: “İncirler erene kadar Candan hanım, ondan sonra serinler. Kurban olduğum nasıl ayarlamış, sıcak olmazsa incir ermez…” Ersin bari, bu sıcağa tahammül etmemizin ödülü olsun incir.
Monica Molina şarkı söylesin efil efil, köpekler çeşitli köşelerde çeşitli taşlarda serilirken. Arkadaşımın tabloları bana baksın, at, köpek, kuş. Hayat güzelleşmek zorunda, onu güzelleştirmek zorundayız çünkü çok acımasız. Misal, bugün 17 Ağustos.
17 sene evvel dünya sarsıldı. Dünyamız. En sağlamımız bile sarsıldı temelinden, ben hayatımı -tabii ki iyi yönde- değiştirdim, hayat anlayışımı. Kaç gün sürdü yalandan bile gülümseyemeyişim, içimdeki kanama? Ölümün o tatlı kokusu çıktı mı genzimden? Yere yapışmış apartmanın önünde, kızının orda olduğunu söyleyen o adamı hiç unuttum mu acaba, çaresizce ona bakışımızı?..
Evet! Örnek tam oturdu: Hayat çirkin. Onu güzelleştirmemiz lazım. Sanatla, yemekle, gülerek, paylaşarak, hayvanlarla, iyilikle. Çok sıcak bir günün sabahında uzun uzun köpeklere bakım yaparak, şahane bir kahvaltı hazırlayarak, geleceğe yönelik pırıl pırıl, müthiş planlar yaparak. Belki hiç gelmeyecek bir geleceğe.
Seneler önce bir yazımda demiştim, hala da arkasında duruyorum:
(…) Umut, evet, umut var mı? O baktığım derinlerde, yükseklerde, toprakta, insanda? Hayır, diyorum kendi kendime, maalesef hayır, en ufak bir umut kırıntısı yok, insanlığın ne olursa olsun “iyi”leşmeyeceğine kesinkes inanmış durumdayım… Ama ne gam: Denemek için, insanlığın iyileşmesine katkıda bulunmayı denemek için her fırsatı değerlendiriyorum, heyecanla, şevkle, tüm benliğimle!..
Serhan Ada’yı andım, güzel zamanlarında Radikal’de yazardı, her kelimesi tek tek tek vururdu okuru. Adım adım. Kendi yazımın kendime, onun çok beğendiğim yazılarını hatırlatması ne mutluluk benim için. Yazı, zaten, başlı başına mutluluk. Neden bu kadar uzak kalıyorum peki? Sanırım bir yandan bir şeyleri kaçırma korkusu, bir yandan mutluluk korkusu. Geçer elbet.
Çok sıcak bir günün sabahı gibi… Çok uzak bir günün sabahı gibi. Yakında çok uzak kalacak sıcaklar. Güneşin alçaldığını fark edeceksiniz, salondan içeri girdiğini artık. Tatlı bir esinti derken üstünüze bir şey almak gerekecek. Ama olsun: Yine mutlu olunacak. Arıkuşları ta yükseklerde cıvıldarken, çınarlar hemencecik yapraklarını dökmeye başlarken bir yumuşaklık gelecek, havaya, benim gibi ruhunuza belki. Bu yazı da atlattık diyeceksiniz, benim gibi belki.
Uyarıyorum: Bitecek! Hiç bitmeyecek gibi gelen bu yaz mevsimi bitecek yakında bir gün. Kendisi için planlanmış bir sürü istek, niyet, hayal olduğu yerde dururken. Bunu kötü bir şey sanıyorsunuz, olur mu! Siz siz olun, bu yazdan geriye, gelecek yazı iple çekeceğiniz hayaller kaldığına emin olun.