Yavaş yavaş öyle bir yere geliyor ki iş, sadece kendine bakıyorsun. Aklına gelen fikri, oluşturduğun kavramsal çerçeveyi gerçekten o projeye iyi yansıtabilmiş misin, bütün derdin bu oluyor. “Biz bunu daha iyi yapabilir miydik?”: Bütün hikaye bu. Senin bir fikrin var, o fikri kendine göre en iyi nasıl ifade edersin ve en iyi nasıl cismaneleştirirsin, onunla ilgileniyorsun…

Emre Arolat’ı mimar olarak biliyorsunuz. Aslında tam olarak söylemek gerekirse Yüksek Mimar, hatta geçen sene The International Academy of Architecture tarafından “Profesör” titri de verilmiş. Türkiye’de ve dünyada Emre Arolat Architects (EAA) imzasını taşıyan projeleri saymaya, aldıkları uluslararası ödülleri sıralamaya bana ayrılan sayfalar yetmeyebilir; kısaca birçok konut projesinin yanı sıra Santral İstanbul Çağdaş Sanat Müzesi, Maçka St. Regis Otel, Abdullah Gül Üniversitesi Sümer Kampüsü ile Cumhurbaşkanlığı Müzesi ve Kütüphanesi, İstanbul Sancaklar Camii, Zincirlikuyu Zorlu Center, Yalıkavak Palmarina, Yalova Raif Dinçkök Kültür Merkezi, Antakya Hilton Müze Oteli gibi çok etkileyici işleri olduğunu belirtmek gerek.
Bu işlerin hem sayısı ve boyutu, hem etkileyiciliği giderek artıyor üstelik: Helsinki Guggenheim Müzesi’nden Mecidiyeköy Torun Center kompleksine, Türkiye’de ilk olacak bir şaraphane tesisinden Orta Anadolu bozkırında bir kültür köyüne ve Antrepo 5 MSGSÜ Resim ve Heykel Müzesi’ne… Bunları ortaya çıkartan Emre Arolat koşullardan şikayet etmeye, olumsuzun üzerinde durmaya enerji harcamayıp, “Ne yapabilirim?” gözüyle dünyayı süzen bir insan. Ve başarılı insanların çoğu gibi mutlu: Kendisiyle, kendi yaratımıyla, dünyaya eklediği şeylerle.
EAA’nın izole dünyasında yaptığımız güzel sohbetin ardından çıktım, metroya bindim, Şişhane’ye, İstanbul’a çıktım, bir sürü pislik, içinde bir sürü güzellik… Yine de, dedim kendi kendime, memnunum bugün, bu dünyada yaşamaktan. Mutluyum. Ben elimde ne varsa, ne aletim, ne gücüm varsa mücadeleye onunla devam edeceğim, daha güzel bir dünya, daha onurlu bir hayat için. Ve yanımda, önümde veya arkamda, benimle aynı mücadelenin içinde, başı dik ve kendisiyle gururlu, her zaman Emre Arolat gibi insanlar bulacağımı biliyorum.
* * *
İşimi yaparken en heyecanlandığım an… Projenin süreçlerine göre değişiyor. Mesela konu bakımından ve mimari “challenge” bakımından çok beğendiğim, beni çok heyecanlandıran bir projenin bana teklif edildiği an: Vay be, bunu bana nasıl verdiler! Bu 30 yıldır hala yitirmediğim bir şey; 30 yıl oldu çalışmaya başlayalı.
İkinci bir heyecan anı, fikrin ilk defa benim gözümde ete kemiğe büründüğü an olabilir… Bazı işlerde, ben kendi ofisime kapanıp bir takım eskizler hazırlıyorum ve bunu arkadaşlarımla paylaşıyorum. Ama bunu giderek daha az yapmaya başladık; daha ziyade T4 dediğimiz toplantı odamızda hep beraber oturup“mavra” yapıyoruz. Projenin yeri, durumu, tüm ölçütleri, ne var ne yoksa her türlü konuda konuşuyoruz: konunun özüne varmaya çalıştığımız bir tür arama konuşması… Bu konuşmalar sırasında, o proje üzerine yapılan birinci, ikinci, beşinci toplantıda, hatta bazen otuzuncu toplantıda da olabilir, iş belirir: “Tamam, böyle olur bu iş!” dersin…
Başka bir heyecan, yapım aşamasında olabiliyor. Şantiyede işin yapılma aşamasında belirli durumlar vardır, bu da her projeye göre değişir… Mesela Sancaklar Camii’nin inşası sırasında, yapının içi bütün kalıplarla doluyken bir gün haber verdiler, “Yarın kalıpları alacağız ve yukardan yani kıbleden gelecek olan ışık ortaya çıkacak, çıkınca gelin bakın,” diye… Ben ertesi gün tesadüfen -tesadüfen değil aslında, biraz da ona göre ayarlayarak- o kalıpların alındığı anda ordaydım ve o ışık yavaş yavaş, parça parça çıktı ortaya, o müthiş bir andı benim için, tüylerim diken diken olmuştu o kirin pasın içinde.
Şu da olabilir: Bir fabrika yapıyorsun, bir tekstil fabrikası, gayet teknik bir yapı bir tarafıyla bakınca. O zamana kadar verilmiş olan Ağa Han ödüllerini hiçbir fabrika yapısı kazanmamış mesela, ilk defa bir fabrika yapısı Ağa Han ödülünü alıyor, o projede pek çok noktada duymadığın heyecanı o ödülü aldığında duyuyorsun. Böyle şeyler de oluyor. Dolayısıyla çok farklı heyecanlar var bizim işimizde.
Benim bir zaafım var: Bittiği zaman projelerimi görmeyi, içine girmeyi, yaşamayı çok fazla sevmiyorum. Biraz kusur arar hale geliyorum, bunu da şöyle yapsa mıydık, şu da böyle mi olsaydı diye… O yüzden bir rahatsızlık duyuyorum bundan. Galiba kendime karşı olan tuhaf bir sorumluluk duygusu var, onu acaba daha iyi yapabilir miydim diye. Bu bütün projeler için geçerli, herkesin bayıla bayıla anlattığı projeler de dahil. Hatırlıyorum bir gece bir açılışta, hayatımda almadığım kadar iltifat aldım, şahane şeyler duydum, fakat orda bile eve dönerken içim dolmuştu, niye bu böyle oldu, bunu da şöyle yapsaydık diye… Tuhaf bir şey. Orda artık iyice anladım, bu demek ki kendimle ilgili bir durum! Herkes yerlere göklere koyamıyor, bırak artık arkadaş, değil mi?..
Bir de yaptığın işten rahat etmek duygusu söz konusuysa, o duygum var! Yaptığım hiçbir işten pişman değilim, bütün işlerimin arkasında rahatlıkla durabilirim. Hepsinin kendine ait bir kavramsal çerçevesi, dönemine ait bir entelektüel argümanı ve de yapıldığı güne ait bir bağlamı vardı. Belki çok fazla gençken yaptığım birkaç yapıda, bugünden baktığımda, mimari anlayış açısından bile ciddi problemler olduğunu görüyorum. Ama ona da hakkını teslim etmek lazım, Emre o gün öyleydi… Keşke öyle yapmasaydım demiyorum: Belki iyi ki öyle yapmışım ki bugün de böyle yapıyorum, diyorum.
Özellikle son senelerde ciddi yoğun bir tempo içinde çalışıyoruz. Bir sürü farklı kapsamlı iş, müşteri olarak, yer olarak, içerik olarak bambaşka… Müthiş bir enerji istiyor. Bu enerjinin kaynağı ne?.. Benim çok yakın bir arkadaşım var, onunla çok tartışıyoruz bu konuyu. Onun için çalışmak bir tür rutin bir proses; yapmak zorunda olduğu ama öyle de yapsa böyle de yapsa çok fazla değişmeyecek bir şey. Benim ise yaptığım işi öyle gördüğüm anda bu benim çöküşüm olurdu. Çünkü öyle enerji sağlayamazsın! Benim işim öyle ki, ne kadar çok kömür atarsan o kadar iyi yanıyor. Onu kestiğin anda, hakikaten enerjin azalır. Bu nerde biter bilmiyorum, herhalde hayat nerde sona erecekse veya fiziksel olarak nasıl imkansızlaşacaksa orada… Ama o zamana kadar gerçekten içten yanıyorum ben, o içten gelen şey de enerjiyi üretiyor.
Benim bütün kavgam kendimle; yavaş yavaş onu anlamaya başladım… Bütün derdim kendimle. Daha iyi yapabileceğim bir şeyi tam olarak iyi yapamadığımı düşündüğüm zaman gıcık oluyorum. Bu bütün yorgunlukların ötesinde kötü bir şey benim için! Bunu hissetmemek için uğraşıyorum; yorgunluktan perişan olmayı bunu hissetmeye tercih ederim.
İlginç bir şeydir mimari yarışmalar, ilk zamanlarda etrafına çok fazla bakarsın: Kim ne yapıyor, kim ne yapmış, jüri kim, o adam ne ister, bu kadın neyi beğeniyor… Gençken bunlara daha çok bakılır, yeni başlamışken. Sonra yavaş yavaş öyle bir yere geliyor ki iş, sadece kendine bakıyorsun. Aklına gelen fikri, oluşturduğun kavramsal çerçeveyi gerçekten o projeye iyi yansıtabilmiş misin, bütün derdin bu oluyor. “Biz bunu daha iyi yapabilir miydik?”: Bütün hikaye bu. Senin bir fikrin var, o fikri kendine göre en iyi nasıl ifade edersin ve en iyi nasıl cismaneleştirirsin, onunla ilgileniyorsun.
Şu ortamda nasıl üretebiliyorum, nasıl geleceğe bakabiliyorum, nasıl uygar insanlar için güzel tasarımlar yapabiliyorum, yıprandığım, bıktığım, lanet olsun dediğim zamanlar olmuyor mu? Mutlaka etkisi var, bugün içinde bulunduğumuz durumdan etkilenmemek mümkün değil… Ama her projede bir yer geliyor ki dünya bir yana, o proje bir yana! Mesela şu anda üzerinde çalıştığım, müthiş heyecanlandığım bir proje var, bir şaraphane projesi. O projenin kendi iç dünyası, kendi bağlamı, kendi kullanıcıları, hepsini de sanki dış dünyadan kopuk bir şey olarak görüyorsun. Hepsini birbirine bağladığında bu işi yapamazsın zaten, ne kadar aptalca şeylerle uğraşıyoruz dersin. Bunu gerçek bir aptallık olarak gördüğüm zamanlar var mı? İtiraf edeyim ki var. Ama genellikle büro dışında olduğum zamanlar. EAA ofisinden içeri girdiğimde pek çok şeyi arkada bıraktığımı hissediyorum. Bu nereye kadar gider, gittikçe zorlaşmaya başladı, vs… Evet doğru, ama henüz devam ediyoruz. Elimizde ne varsa onunla savaşıyoruz. Başka çarem yok, kendi yaptığım işin daha iyi olması için uğraşıyorum.
Dünyada ne zaman bir dönüşüm olsa, mimari bu dönüşümlerle birlikte kendisini var etmeye başlıyor. Modernizm ortaya sadece mimaride çıkmadı. Bu yüzyılın başında, 1920’lerde ortaya çıkan devrim ve dönüşüm, feodalite yerine kentsel toplumun daha orta yere çıkışı ve dolayısıyla bu azla yetinme meselesi, bir tür insiyak olarak ortaya çıkıyor. Kendi başına mimarlar oturup bir günde, “Hadi biz artık modern olalım,” diye yapmıyorlar…
Mimarlık aslında refleksif bir alandır; dünyada olan biten diğer konulardan kendisine bir yol çizer. Son dönemde yeşil mimarlık, ekolojik mimarlık öne çıktı örneğin, dünyada bu kadar çevre kirliliği olmasa böyle bir şey çıkmazdı. Bu refleksif durum aslında mimarinin ana omurgasını, ana ritüellerini belirleyen bir durumdur. O yüzden ben, mimarinin gidişatı iyidir kötüdür diye bakmıyorum, tam da işte böyle olması gerektiği için, yani su böyle aktığı için mimarlık böyle oluyor, su başka türlü aktığı zaman mimarlık başka türlü oluyor…
90’ların sonuna doğru Paris’ten bir kitap almıştım, içinde dünyanın pek çok farklı yerlerinden havalimanları vardı. Uçakta dönerken kitabın naylonunu yırtıp büyük bir heyecanla okumuştum ve havalimanı yapılarından büyülenmiştim. Daha sonra Naked Airport adlı kitabı okudum: O kocaman düzlüğün içinde bir yapı olması, onun gelip geçilen, nerdeyse hiç kimsenin bir gece bile geçirmediği bir yapı olması, bütün bunlar bana çok ilginç gelmişti. Derken üç tane havalimanı yarışması çıktı, İzmir, Bodrum, Ankara. Babam jüride olduğu için ben centilmenlik icabı bu yarışmalara giremedim. Fakat bir yıl sonra Dalaman Havalimanı yarışması açıldı ve bütün hırsımla o yarışmaya girip kazandım, o yapı yapıldı.
Sonra Türkiye’de hiç müze yapılmıyor diyordum, şimdi bir süre müzeyle uğraşıyoruz… Yıldız Teknik Üniversitesi’nde İhsan Bilgin’in atölyesinde ilk defa proje vermeye başladığımda konut yerleşmesi ağırlıklı bir atölyeydi ve o zamana kadar Türkiye’de hiç doğru düzgün konut yerleşmesi yapılmıyordu. Bunun örneklerini öğrencilere anlatıyorduk ama bir yandan da komik geliyordu… Ve bunların hepsi başımıza geldi, hepsi yapıldı!
Şu anda düşünüyorum da, “Şöyle bir proje olsaydı ne güzel olurdu,” diyeceğim, “Bir de şunu yapsaydım,” diyeceğim bir proje kalmadı artık. Ama genelde daha çok insanın kullandığı, gerçek anlamda kamusal alan yaratma potansiyeli olan projelerin bana daha heyecanlı geldiğini söyleyebilirim. Mesela Bergama Belediyesi’ne bir kültür merkezi yaptık, o çok heyecanlandırıyor beni, insanların onu kullanıyor olma biçimi. Bir taraftan Bergama’ya gittiğimde binanın orasına burasına bakıp demin söylediğim şeyleri düşünüyorum, bir taraftan da çok hoşuma gidiyor. Bu anlamdaki kamusal kullanımlar beni heyecanlandırıyor. Bana çok özel bir ev projesi ve hiç özel olmayan bir kamusal proje gelse, tercihim daha ziyade ikinciden yana olurdu.
Kendim için hayalimdeki yuvayı tasarlamadım henüz. Bunu yapacak kadar kafam rahat olmadı hiçbir zaman. Ev yapmak en zor şeylerden biridir, yakınına ev yapmak daha zordur, kendine bir ev yapmak neredeyse imkansız benim gibi biri için. Henüz yapabileceğimi düşünmüyorum, o herhalde en zor müşterim olacak… Bir türlü başa çıkamayacağım gibi geliyor.
İnsanların yaşamlarına kuşkusuz dokunuyoruz mimarlar olarak. Örneğin demin bahsettiğim Bergama Kültür Merkezi’nde, insanların karşıdaki parktan yeşili bırakmadan yeşillendirilmiş bir üst yolla gene yeşillendirilmiş bir avluya inmelerini görmek, orada kendileri için yapılan etkinliklere katılmaları, bunun o insanların hayatına bir tür zenginlik getirdiğini düşünmek beni çok mutlu ediyor. Evet, birisinin hayatına dokunacaksan böyle dokunmak iyi bir şey. Ama onun dışında da pek çok şey oluyor… Bütün dünyanın tanıdığı bir yapı yapmışız mesela, çok beğenilen kocaman bir yapı, bir gün burada yaşayanlardan bir doktor seni bir lokantada görebiliyor ve “Siz nasıl bir mimarsınız, lavaboları 85 cm yüksekliğinde yapmışsınız!” diyebiliyor. Onun hayatına da öyle dokunmuş oluyoruz mesela!..
Yaptığın her işle herkesi mutlu edemezsin, bu gibi şeylerden bunu öğrendim. Bunu bilmiyordum, müthiş bir kendime güvenim ve saf bir ütopyam vardı, herkes mutlu olacak diye… Hayır, öyle bir şey yok! Beni mutlu ediyor mu? Benim için en önemlisi o.
Kuşkusuz bu mesleğe başlayan herkesin içinde dünyayı değiştirmeye ait bir tutkunun, buna benzer bir hedefin olması lazım… Bu dünyaya bir şeyler ekliyoruz, bu eklediğin şeylerin gerçekten iyi gelmesi lazım. Ama küçücük bir taşı bir yere koyduğunda dünyayı değiştirdiğini sanmanın da bir sınırı var aslında. O sınırı çoktan geçtiğimi söyleyebilirim, yani dünyayı değiştirmek gibi bir derdimi çoktan tükettim. Benim dünyayı değiştirmem yerine dünyanın beni değiştirdiğini fark ettim! Bunu anlamak benim için travmatik bir durumdu; bunun bir yenilgiye dönüşmemesi için biraz pozisyon değiştirmek, vites ayarlamak gerekiyor…
Cürmün kadar yer yakabileceğini biliyorsan o zaman cürmüne bakarsın, ne kadar büyükse, ne kadar derinse, ne kadar genişse. Bu bir tür tevekküldür: Dünya görüşlerini değiştirmeden kendini uyarlamayı ve dünyayla yüzleşme biçimini değiştirmeyi becerebiliyorsan, o zaman kendinden memnun olarak devam edebilirsin.
Hayatta çok fazla içimde kalmış bir şey yok; keşke şöyle olsaydı, böyle olsaydı diyecek bir şeyim yok. Herhangi bir pişmanlık duymuyorum. Bu da beni sanıyorum dünyanın en mutlu insanlarından biri yapıyor. Ben günlük gelişmelerden çok mutsuz olabilen, ama genel olarak bu çalışma gücünü, azmini o genel mutluluğundan bulan birisiyim. Aslında memnunum durumumdan genellikle.
Kuşkusuz pek çok şey vardır, daha fazla otomobil yarışı yapabilseydim, daha fazla seyahat edebilseydim gibi, mutlaka herkesin içinde kalmış bir şeyler var… Ama hayatın bir döneminde çok fazla serserilik de yaptım, ipe sapa gelmez bir hayat da yaşadım, girilmeyecek yerlere girip çıktım, bütün bunları yapmış biri olarak aslında benim en sonunda böyle bir hayat yaşayacağım, bu kadar çok çalışacağım ve böyle bir -bir başarı varsa burada- başarıyla yüzleşeceğim, birinci kuşak ailem de dahil olmak üzere hiç kimsenin aklına getirmediği bir şeydi. Ben de bilmiyordum açıkçası. Ben öyle çok da çalışkan olmayan, gezmeyi tozmayı seven, her türlü kötü alışkanlığı bulunan biriydim. Böyle mazbut denilebilecek bir hayat yaşayacağım kimsenin aklına gelmezdi!
Sanıyorum o günleri yaşamış olmak bir tür huzur getiriyor ve beni rahatlatıyor. Ben daha ziyade arkama değil, önüme bakmayı seviyorum: Ne yapayım? Bundan sonra ne yapabilirim? Bütün derdim o.