“Gerçeğin er geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır.” -Erdal İnönü
Zorba olmayan tüm erkekleri tenzih ederek…
Senelerdir televizyonda Amerikan dizileri izlerim. Dikkatli de bir izleyiciyimdir. Ayrıntıları, eğilimleri, gidişatları fark ederim. Epey bir zamandır, istikrarlı bir şekilde, kadın güçlenmesine kendilerini adamış durumda Amerikan dizileri – ve çoğunlukla son derece taze, yenilikçi, iç açıcı açılımlarla karşımıza çıkıyorlar.
Örneğin şu anda dizi kahramanlarının en az yarısı kadın. Bunların epey bir bölümü de ana karakter. Kadın kahramanlarımız artık kusursuz değiller: Aman Tanrım, aralarında yaşlı, estetiksiz, güzel olmayan, şişman kadınlar var! Benim hatırladığım -Dallas’a kadar geri giden- dizi tarihçesinde ilk kez eşcinsel erkeklerin yanı sıra eşcinsel kadınlar ve biseksüeller var dizilerde. Türbanlı karakterler, Arap veya Hint kökenliler, kusurlular, karışık ırklar, güçlü yönetici siyahiler…
Güncel yaşama ayak uyduruyor yani Amerikan dizileri. Üstüne, toplumun destek ihtiyacı olan alanlarda farkındalık yaratma misyonuyla hareket ediyorlar. Yapımcılarının, senaristlerinin, yönetmenlerinin çoğunun kadın olması da etkili tabii bunda. Geçen bir tıp dizisi bölümünde, kadın doktor, ilişki içinde olduğu erkek doktora bir girişti, “Beni korumana ihtiyacım yok, ben de senin kadar doktorum, kendi fikrimin arkasında durabilirim,” diye! Bir diğerinde Bayan Başkan, sakatlandığında kendisine yakınlaşan danışmanına, “Tabii muhtaç prenses durumunda olduğumda bana aşkın kabardı, ayaktayken ve canavar gibi ülkeyi yönetirken aynı muhabbeti duymuyordun ama!” diye şarladı.
Sonra dizi tarihinin en uzun süren, en çok izlenen dizilerinden birinde yine beyaz zengin erkek zorbalığına sıkı ve unutulmaz bir darbe vuruldu: Büyük doktor, zengin hastane patronu, onlarca senedir çevresine hükümranlık kurmuş efsane isim, geçmişte birçok kadın çalışanına cinsel tacizde bulunduğu ortaya çıkınca afişe edilerek ismi her yerden -kurduğu vakıf ve hastaneleri dahil- silindi! Bir kriminal dizide, beğendiği kıza uyuşturucu etkisindeyken tecavüz eden liseli oğlan, Yazık çocukcağız daha ergen, diye affedilmedi ve kız, Bana orospu derler, diye susmadı.
Velhasıl, dünya değişiyor arkadaşlar! Erkek egemenliği sorgulanıyor ve kadınların gücü artıyor. Tüm sesi çıkmayanların, çıkartılmayanların, cinsel azınlıkların, ırksal azınlıkların, fiziksel azınlıkların sesleri daha çok duyuluyor, daha çok eşitlik, denklik, hakkaniyet aranıyor, soruluyor, talep ediliyor. Her türlü tacizin -cinsel, fiziksel, sözel, psikolojik, ekonomik…- daha çok insan farkına varıyor, daha çok insan “Hoopp! Bir dakika,” diyor.
Yine de… Bu, zorbalığın bir anda sona erdiği anlamına gelmiyor tabii. Bizim, bu satırlarla karşılaşanların bizzat yapmamız gereken çok muharebe, çok savaş var.
* * *
Hayatımdan zorbalar geçti. Biri, hep vardı. Öteki, işte o hep var olanın sebebiyle, tarafımdan mazur görüldü. Zorba olduklarını idrak edemeyen, kendilerini normal, hatta “iyi” insanlar zanneden yaratıklar. Sizi de ordan girip burdan çıkıp, manipüle edip kafa karıştırıp, iyi insanlar olduğuna inandırabilecek; ama gerçekte çok insanın -çok, çok insanın- hayatını karartmış yaratıklar.
Zor bir şey, zorbanın zor kullandığını idrak edebilmek. Hepsi yumruğunu kaldırıp yüzünüze indirmek veya boğazınıza bıçak dayayarak tecavüz etmek şeklinde gerçekleşmiyor çünkü zorbalıkların. Utanmayın: Yalnız değilsiniz. Onları iyi insanlar sanan, sizi sevdiklerini sanan, başkalarına değer verdiklerini, gerçeği söylediklerini, iyi niyetli olduklarını, “aslında düşünceli davrandıklarını” falan sanan tek siz değilsiniz, çoğunluk öyle sanıyor. Çünkü hoşlar, çekici, şatafatlı, albenili ve etkileyiciler. Ağızları güzel laf yapıyor. Yüzleri gülüyor. Hem yaptıkları iyi şeyler de var hayatta. Bu, “kötü” olmadıkları anlamına gelmiyor…
Ya da kötülük yapmadıkları. İnsanları ak ya da kara, kutulara koyma uğraşını bir kenara bırakıp daha kolay algılama yöntemini kullanalım: “Kötü şeyler yapan insanlar” diyelim. Bir yandan iyi şeyler de yaptıkları için kötü şeyler yapma hakları olmadığı, yaptıkları kötü şeyleri iyi şeylerle dengeleyemeyecekleri, yapılan bir kötülüğün, bir fenalığın, bir çirkinliğin, tam da öyle kalacağı: Bunu algılamak bize kalıyor. Kabul etmek. Başkalarına göstermek.
Ve sonra ona karşı savaşmak. Yapılan fenalığı görmezden gelmemek, ona mazeret bulmamak, onu normalize etmemek. Çünkü karısını döverek tecavüz eden adam, bir anda karısını döverek tecavüz etmekle başlamıyor zorbalığa. Önce sözel olarak başlıyor, küçümseyerek, aşağılayarak. Sonra psikolojik şiddet uyguluyor. Ardından üstüne yürümeye başlıyor, bak görürsün diye… Sizin “gerçek zorbalık” adlandırdığınız aşamaya gelindiğindeyse iş işten geçmiş oluyor. O yüzden, bazı durumlarda müdanasız olmak gerekiyor: Zorbalığın en ufağına bile, hatta özellikle en ufağına, dur demekte mesela. Ufak görmemekte, hoşgörmemekte, mazur görmemekte.
* * *
Çok uğraştım… Dizleri üstüne çöksünler, af dilesinler, pişmanlık gözyaşları döksünler istedim. Kurbanlarının acısının bir kırıntısını hissetsinler. Bugün, yine bir dizi izlerken, sonunda anladım: Olmayacak! Zorba, asla ben zorbayım demeyecek. Sayko, asla sayko olduğunu idrak etmeyecek. Bunlar hiçbir zaman kusur kabul edip özür dilemeyecek. “Poetic justice”, adı üstünde, şiirlerde kalacak ve yaralanan ilanihaye yaralı olarak kalacak… Tacize, tecavüze uğrayanlar, psikolojik şiddet, sözel şiddet görenler, asla gerçek bir özür duyamayacak. Hiçbir zaman, hah, tamam, diyemeyecek. Peki, o halde?..
O halde, tek seçenek o yarayla, o yaralarla büyümek – yani onlar sayesinde büyümek! Onlarla daha güçlü, daha fazla, daha doğru ve daha etkin olmak. Her zaman, maalesef, yaralanacak kadınlar, çocuklar olacak, daha zayıf, daha muhtaç; onların yanında olmak, onlara destek olmak. Doğruyu, yanlışı titizlikle ayırt etmek, ödün vermemek ve yeni zorbalar yetişmesine engel olmak.
Ben hep dünyayı kurtarmak istedim… Sonra, büyüdükçe diyelim yani, “bir deniz yıldızıyla” yetinmeyi öğrendim. Tek bir deniz yıldızıyla, tek bir çocukla, tek tek olayları düzeltmekle. Topyekûn kurtarış hayali geride kaldı.
Yine de! Dünyayı kurtaramayacaksam da: Bu zorbalara, bu despotlara, bu gaddarlara bırakmayacağım meydanı. Bırakmayacağız. Her seferinde gücümüz yettiği kadar bağıracağız, “Haksızlık!” diye. Kendimizi güçsüz hissetmeden, onu güçlü hissettirmeden, ama asla, asla hak yediğini, insan çiğnediğini, gaddarlık ettiğini gizlemeden, ne kendimizden, ne dünyadan. Her birimiz, her bir gaddara karşı, her bir olayda ve her bir dakika savaşacağız. Onları tükürüklerimizle boğana, göz açtırmayana kadar.
Çünkü -muharebeler kazanılır kaybedilir ama- sonunda savaşı her zaman, ama her zaman iyilik kazanır! Çünkü iki taraftan sadece o sonuna kadar kendine güvenebilir, sonuna kadar beslenebilir, sonuna kadar başı dik durabilir.
(Temmuz 2018)