İçeriğe geç

Et Maintenant, On Va Ou?*

Korona sonrası dünya bir daha aynı olacak mı?

Kolombo’daki son iki saatimde, bir kafede çalan bir müzisyene âşık oldum.

Dünyanın en güzel adamıydı. Sri Lanka’nın başkenti sandığım, aslında sadece en büyük kenti olan Kolombo’daki güzel kafeden içeri girdiğinde, kalkmak üzere hazırlanıyordum. Kulağımda beni benden alan Afrikalı ses Kothbiro’yu söylüyordu ve 5872’nci kez hayran olarak onu dinliyordum. Öyle bir ışıltıyla girdi ki güzel adam, hiç çevremle alakadar olmadığım halde kafamı kaldırıp bakmadan edemedim. Bir kere baktıktan sonra da gözlerimi yüzünden ayıramadım. Hafif dalgalarla çenesi hizasına inen kara saçları, doğal bir şekilde gülen sakin gözleri, düzgün kesilmiş kır sakalları ve sakalların çevrelediği, inanılmaz bir güzellik, inanılmaz bir enerji saçan gülümsemesi. Duruşu, yürüyüşü, bakışı, konuşması tam bir bütünlük taşıyordu: Bütün, sağlam, dengede, normal, kendinde, mutlu bir insan. Olması gerektiği gibi.

Eminim ki dünyanın en güzel adamı değildi, ama bir şey -adına ne dersek diyelim- benim onu öyle görmeme neden oldu. Hatta hâlâ öyle anımsamama neden olmakta! Bir iki etrafta dolandı kafede, gözlerim yüzünde, sonra bir kenarda arkadaşlarıyla sahne kurmaya ve ardından caz çalmaya başladılar. Gözlerimden bağlanmış gibi onu izlerken her beş dakikada bir artık kalkmam gerek diye kendimi dürtüp, on defa falan “Yok yahu bir beş dakika daha oturabilirim,” diyerek, kırk dakika kadar ayrılamadım kafeden.

Halbuki ivedilikle kalkmam, ÜberTuk ile (evet, gerçekten!) şehrin öte yanında bir başka güzel kafeye yemeğe gitmem, ordan da otelime yürüyerek beni alacak olan aracımla buluşmam gerekiyordu. Geceyi başka bir şehirde geçirecek, ertesi gün de doğrudan havaalanına gidecektim. Ama şimdi bu kafede, bu güzel davulcu adama bakakalmıştım. Bu arada gözlerimi -gerçekten- yüzünden ayıramadığım için kendisi de elbette sonunda durumu fark ederek uyum sağladı ve öyle karşılıklı göz göze oturduk kırk dakika kadar, o bateri çalıyor, ben oturmuş izliyor, aramızda iki gitarcı ve bir kafe masası…

O dakikalar, daha dünyanın değiştiğini fark etmediğim dakikalardı. Değişmek fiili yetersiz kaldı burda, tepetaklak olduğunu diyelim. Düşünüyordum ki özgürüm, ister burda olurum, ister dünyanın öte yanında, istediğim zaman atlar uçağa istediğim ülkeye giderim, istediğimi yaparım. Güzel davulcu adamın elinden tutup dünyanın herhangi bir yerinde var olabileceğim sanrısı içindeydim. O yüzden gidip telefon numaramı verdim, ilgileniyorsan ara diyerek, bunu yapmasam sonsuza kadar pişman olacağımı bilerek. “Ama şimdi ülkene geri dönüyorsun?” dedi, “Evet ama yarın bir kahve içecek zamanım var,” dedim. 

Bunu şimdi, Koronadan Önce ve Koronadan Sonra yaşam hakkında yaşadığım en çarpıcı örnek olduğu için mi anlatıyorum, yoksa sadece ağzımda güzel bir tat kalsın, o tasasız dakikaların serhoşluğunu tekrar yaşayayım, anımsayıp paylaşayım, şu an içime çöken karanlık biraz olsun aydınlansın diye zorlayarak böyle bir bağlantı mı uyduruyorum, inanın bilmiyorum… Güzel davulcu adam sonuç olarak beni aramadı. Ama önemli değil. Önemli olan, ben özgürdüm, içimde çiçekler açıyordu, saçımın arasında yerden topladığım bir frangipani, kulağımda Kothbiro, dünyanın en hafif, en mutlu insanıydım.

Peki şimdi? Ben şimdi hâlâ o güzel davulcu adama telefon numarasını veren kadın mıyım? Onun gözlerine gözlerimi dikerek izlediğim dünya ile şu andaki aynı mı? Bir daha aynı olabilecek mi? Korkuyorum. Bu da yetersiz kaldı aslında burda: Dehşet içindeyim… Zaman zaman.

***

Dün sabah, izolasyondayken yapabildiğim şeylerden biri olan koşudan dönerken Kothbiro çalmaya başladı arabada. Ben ağlamaya başladım… Şu kısacık birkaç gün içinde geride kalan şeyler için. Defne (Suman) yazmıştı birkaç gün önce, “Geride bıraktıklarımız için yas tutma hakkımız var,” diye, ben hâlâ anlayamazken bir yandan umutlu, bir yandan hüzünlü olan halimi. Her zamanki gibi benden bir tık önce benim hislerimi tanımlamıştı. Evet demiştim okurken, kabuk gibi bir acı var içimde, kanırtsam başka türlü acıyor, bıraksam başka türlü batıyor, yasla ağırlaşıyor yüreğim…

Arabada gözlerimden yaşlar akarken Kothbiro’yu ilk kez duyduğum yere gittim, gözyaşlarım daha da arttı. Ubud’da, dünyanın en güzel noktalarından biri olduğuna tereddütsüz yemin edebileceğim bir yoga stüdyosunda, Chiara’nın sakin ve dengeli sesiyle yoga pranala yapıyorduk. Tanrıların adasında şahane bir mart sabahıydı, karşımızda Bali’nin kutsal yanardağları, etrafımız tropik ağaçlarla çevrili ve hayale gelebilecek en güzel kokularla dolu. Bir daha hiç o stüdyo, o ağaçlar, o ben olmayacak. Basamakların altında her sabah bembeyaz dişleriyle samimiyetle gülümseyerek 25.000 rupiye jamu satan o yerli kadın peki, o devam edebilecek mi jamu satmaya? Chiara yoga pranala öğretmeye devam edebilecek mi? Ben, o on beş gün önceki ben yine orada, o hafiflik, o tasasızlık, o özgürlükle var olabilecek miyim?

Bu kadar bencilce başladı hüzün… Ama o kadar değil tabii, biliyoruz elbet, acı, yitenler, çok daha fazla. Bir kez daha dünyaya güvenimizi yitirdik bir kere, bunun acısı biter mi, yası geçer mi bilmem. Büyük harflerle görmek gerek bunu, dünya zaten son derece hassas bir dengede duran güvenimizi darmaduman etti. Çocuklarımız için hayal ettiğimiz, garantiye almaya çalıştığımız, modern, müreffeh, makul (gördüğümüz) dünya bize sıkı bir hareket çekti.

Binlerce, binlerce can yitirdik, kamyonlarla konvoylarla ölüler taşındı, daha fenası şu an adımız gibi biliyoruz ki daha çoook çok yitireceğiz, hem de daha yakında, kendi topraklarımızda (artık ne demekse bu). Bunu biliyoruz ve hiçbir şey yapamıyoruz, insanlar ölecek, doktorlar hemşireler hastane yönetimleri delirecek perişan olacak ve biz öylece izlemek zorunda kalacağız. Şaşkınlıkla açılan ağzımızı kapatacağız ancak tek elimizle, gözlerimiz yosun tutacak, öyle çaresizce bakacağız. Bunu bilmenin acısı çok, çok ağır. 

Sonra altüst olan ekonomi gelecek sırada, insanlara daha uzun süre acı vermek üzere. Orta, alt sınıflar, gündelik olarak yevmiyesini kazanıp yaşamını sürdürmek zorunda olan, hayatın tüm dünyada durmasıyla, dolaşım, turizm, tüketim azaldıkça geliri yere yapışanlar yine ve biraz daha perişan olacaklar. On yılların emeğiyle kurulan küçük şirketler, oluşan pazarlar, işyerleri ardı ardına yerle yeksan olacak. Simitçimiz, kuaförümüz, çay bahçesindeki çaycımız, ayakkabı boyacıları, esnaf… Garsonlar, komiler, baristalar, küçük turizm acentaları, rehberler… Ya sanatçılar! Tiyatro, opera, müzik işçileri… Yine bir arafta kalacağız, yeni güzel bir dünyanın hayalini kurarken kurbanlar veriyor olmanın, o kurbanların her zamanki gibi zaten şanssız yaşayanlar olmasının suçluluğuyla kıvranacağız.

Peki ya bir daha hiç aynı olmayacak hayat tarzları? İnsanların bir arada yaptığı tüm işler, turizm, sanat, spor, seyahat, ne olacak bunlar? Çocuklar okula gidemeyecek mi, bir sınıf içinde şamata yapıp birlikte öğretmenleri delirtemeyecek mi, bunları yaparken bizim çocukluğumuzda yaptığımız gibi eşsiz bir bağla bağlanamayacak mı? Peki yeni ev düzenleri, ofis düzenleri, herkes evlerinde yaşayıp kaçamak zamanlarda mı biraraya gelecek bundan böyle? Nasıl bir hayat olacak bu?!

Bütün bunların arasında özgürlüğümüzün, serbest dolaşım “hakkımızın” sonsuza dek darbe almış olmasından şikayetçi olma şansımız hiç mi hiç kalmayacak herhalde. Bir daha ne zaman heyecanla bir konser girişinde, bir festival kapısında yığılacağımızı, en sevdiğimiz barda ne zaman insanları itekleyerek pinço almaya savaşacağımızı, belki bir daha hiç bir 10K koşusuna veya yarı maratona katılıp kalabalığın coşkusuyla kendimizi zorlayarak bitiremeyeceğimizi düşünerek hüzünlenme. Hele benim, benliğimin temel taşları olan özgürlüğün ve tasasızlığın yanıp bitip kül olmasına yas tutma hakkım, bunca zaman içinde bunca emekle tasarladığım hayat tarzımın bir anda çaresizce elimden gidivermesine yıkılma hakkım, hiç.

***

Sonra biri diyecek ki: “(…) Dünya çok kez değişti ve bir kez daha değişiyor. Her birimizin yeni bir yaşama, çalışma ve ilişki kurma tarzına uyum sağlaması gerekecek. Ama tüm değişimlerde olduğu gibi, bazıları çoğunluktan daha fazla kaybedecek ve bunlar zaten çok fazla kaybetmiş olanlar olacak. Tek umabileceğimiz, bu krizin derinliğinin nihayet ülkeleri sosyal eşitsizlikleri düzeltmeye zorlaması…”

Sonra ben kendime diyeceğim ki, “Ee bunca yıldır beklediğimiz o büyük değişimi sen nasıl bir şey sanıyordun?! Bu dünya düzeni tatlı tatlı mı gidecek diye düşünüyordun? Bu kadar kendini besleyen kapitalist düzenin sevimli ufak adımlarla isteyerek geriye adım atacağını mı zannediyordun? Küresel dengesizlikleri yaratan dev küreselleşmenin nasıl evcilleşmesini bekliyordun?”

Hem, diye çatacağım kendime, spiritüel âlem olarak bunca zamandır üzerinde çalıştığımız kabulün, teslimiyetin, denge vurgusunun ne bileyim bir komşu sınır savaşı veya bir yıllık ekonomik kriz için mi gerekli olduğunu sanıyordun? İşte şimdi, tam şimdi, dengede kalmak zamanı. Şimdi, kabulün, teslimiyetin zamanı. Sınır dediğimiz şeylerin kalkacağı, herkesin gözle görülemeyen bir zerre karşısında eşit olduğu, bu sayede gerçekten değerli olanın ne olduğunu (nefes, doğa) anlayacağı zaman.

Biraz derin nefesler alacağım, kendi kendime bilgelerden öğrendiklerimi tekrar edeceğim: Her olan, sadece olması gerekendir. Olması gerekenler mutlaka olurlar. Her olan iyidir, iyiliktir. Olan olduğu gibidir. Olan olduğu haliyle mükemmeldir. Ben olana teslimim, ben olanı kabuldeyim. İyi ki böyle oldu.

Sonra yine bir şey çıkacak karşıma, bir şarkı çalacak belki, veya güzel davulcu adamın videosunu izleyeceğim telefonumda, bir filmde insanlar bara gidecek, sarılıp öpüşecekler, Korona Öncesi anlar gelecek aklıma, Korona Sonrası hakkındaki tahminleri içeren bir yazıdan kaçamayıp okuyacağım… Yine içime çökecek tüm o duygular: Acı. Çaresizlik. Korku. Yitirme. Hüzün. Suçluluk. Güçsüzlük. Yetersizlik. Yalnızlık. Tutsaklık. Endişe.

Yine de, uyuyup uyandığımda, terasa çıktığımda bir tuhaflık hissedeceğim. Köyden gelen sesler… Yok! Son yıllarda aşırı turistikleşen, her köylünün ve çiftçinin şarapçı veya pansiyoncu veya lokantacı olduğu köyümden korona sabahlarında ve akşamlarında sadece normal bir köyün sesleri gelecek. Bundan önce meydanda oturma fırsatı veya yeri bulamayan köylüler, yaşlılar köy meydanında güneşte serpilip oturacak, bir iki traktör bahçelere yol alacak, sağdan soldan hızar sesleri ve yanık kokuları gelecek. İşte, diyeceğim, olması gerektiği gibi bir köy.

Sonra terasın kenarında kayısı çekirdeklerimi diktiğim saksıya takılacak gözüm, aa, o da ne? Saksıda üç dört tane yeşil filiz. Orta Asyalardan ne koşullarda buraya gelen, bütün kış köpeklerin didiklemesine maruz kalan kayısı çekirdeklerim, fidan olmuş! Bundan daha sıkı bir işaret olabilir mi? Papatyaların, anemonların, parlak yeşil söğüt salkımlarının, adam boyu yabani otların arasında yakında yılanları görmeye başlayacağımı hatırlayacağım, tüm diğer hayvanları, yuvamı paylaştığım, bana bazen uğraş ama çoklukla huzur veren, bana doğanın ortasında barış içinde yaşadığımı hatırlatan hayvanları sevgiyle anacağım.

Misal kafamı kaldıracağım, delice bağırarak kuşlar baharı selamlıyor olacaklar. Şahinler, alakabaklar, karatavuklar. Penceremin içindeki ipe asılarak oynayacak bir sıçancık – bildiğim bahar halleri kuşların. Bahçede tombul bir farenin koşarak gidip gelerek ağzıyla ot koparıp yuvasına taşımasını izleyeceğim bir süre. Bu tombul ve dişlek fare cinsinin adını bir türlü öğrenemediğimi düşüneceğim. Bir kuş beni görmeden önümdeki paspastan tüyler yolarak yuva yapmaya götürecek. Köpeğimin burnuna doğru sokulan arıyı kanadından tutup dışarı atacağım.

Müthiş bir günbatımı olacak sonra. Kaç gündür poyraz hava, soğuk ve kuru yani, günbatımları kuru havada güzel olur, şehirlerde bilmezsiniz pek bunları. Ayın bugün karanlık döngüde olduğunu da. Yeni ayın Bali Hinduizminde kutlandığını, bizim de aslında her yeni ayı özel bir başlangıç kabul edip selamladığımızı. Yeni ay karanlığında yıldızların, aralarında Venüs, Jüpiter ve Satürn’ün ayrı bir parladığını, Orion ve Pleiades takımyıldızlarının bugünlerde erken akşam saatlerinde güneybatıda göz kırptığını.

Dünya bir yandan tepetaklak olurken, bir yandan yüzbinlerce, milyonlarca yıldır yaptığı gibi kendi işine bakarak yoluna devam edecek. Çünkü tepetaklak olduğu boyut sadece insanevladına ait olan, sadece onun var ettiği ve onu var eden boyut. Doğanın, geniş anlamında doğanın umrunda değil, sen insanevladı koronavirüsle savaşmışsın, hastanelerin dolup taşmış, krematoryumlar 24 saat çalışmış, insanlar tuvalet kağıdı stoklayarak evlerine hapsolmuş, çalışanlar işlerini, çocuklar okullarını bırakmış, şu bu… Bilakis, “dünyamız” dediğimiz şey tepetaklak olup, “hayatımız” dediğimiz şey sekteye uğradığı sürece bizim dışımızdaki dünya çok mutlu! Venedik kanallarında yunuslar yüzüyor ve Vuhan’da kuş sesleri duyuluyor! Dünya uzaydan çok daha net görünüyor bir anda, her yer daha parlak. Aslında hayat daha parlak.

***

Dr. Umut Ekmekçi’nin, Kübler-Ross değişim modeli eğrisinin korona krizi vakasına uyarlanmasında ifade ettiği gibi, “yeni bir yaşam modeline, yeni bir kariyer modeline, yeni sosyal ilişkiler modeline ve yeni yetkinlikler kazanmaya” geçiş yapmamız gerekiyor. İvedilikle, inkar etmeden, isyan etmeden. Bunu kabul etmediğim sürece uykularımdan beni kovalayan korku ile uyanacağımı, en sevdiğim şarkı eşliğinde ağlayarak günler geçireceğimi de bilmem gerekiyor. İşte bütün bunlara kendimi ikna edebilmek, gelecek günlerde bunları kendime hatırlatabilmek, hasılı gözümü topta tutabilmek için yazıyorum şimdi bunları.

Felaket haberlerinden uzak kalmalı, dünyanın, toprağın, insanın, elbette ki hayvanatın, bütün bu muhteşem varlıkların muhteşem ve akıl almaz dönüşüm ve uyum yetenekleri olduğunu hatırlamam, hepsinin ötesinde bir “akıl almaz” kapasitesiyle tanrının, evrenin, Bir’in, O’nun var olduğunu vurgulamam gerek. Bedri Ruhselman’ın spiritüalizmin temeli sayılan Vazife kitabında yazdığı gibi, “Evrenlerde var olan her zerrenin muazzam bir gayesi olduğunu” hiçbir zaman unutmamam.

“Muazzam bir gaye”… Amerikalıların ifadesiyle, “eyes on the ball”. Gözümü hedefte tutmayı hatırlatacağım kendime her aklıma geldiğinde. Dünya değişecek ve her zaman daha iyiye değişecek, diyeceğim. O -Murat Uyurkulak’ın ifadesiyle büyük A- bize, “ıstıraplarla onurlu bir biçimde yüzleşmemiz için gereken gücü” verecek diyeceğim. Arada kararacağım, ağlayacağım, KÖ anları aklımdan geçireceğim, belki o gün o güzel davulcu adam beni arasaydı her şeyin farklı olacağını… Ama sonra hatırlayacağım ki, Bugün, her gün, her şey tam olması gerektiği gibi.

Bunca yıl, hayatımda bunca şey değişti. Değişmeyen belki tek şey şu oldu:

Bugün hayatımda her şey bütün ve tam. Bugün her şey tam olması gerektiği gibi.

(24 Mart 2020)

*Peki Şimdi Nereye? (Lübnanlı yönetmen Nadine Labaki’nin filmi)

Kategori:GenelOrdan burdan insandan...