İçeriğe geç

Jerim olan bu taygalar, akan suular kayalar…

Evet, anladınız siz onu: Bir kez daha bitmez tükenmez Altay hayallerime, Altay anılarıma maruz kalmak üzeresiniz! Olsun, bu yeşil, serin, dingin anılara bir kulak verin, kim bilir belki siz de benim gibi ruhunuzun bir parçasını oralarda bulursunuz…

Sanırım Asya deyince artık pek heyecanlanıyorum, o heyecanla hayaller, anılar, programlar karman çorman dökülüyor ortalığa… Misal bu yaz, çoğunluğa doğru ve düzgün ifade edemediğim programım şöyleydi: Önce geçen yaz Altay’a gittiğime benzer bir grupla Kırgızistan’a Tanrı Dağları turuna gittim, ardından tur bitince gruptan ayrılarak ben kendi başıma Altaylar’a geçtim ve iki haftaya yakın orada kendi tempomda dolaştım…

Dolaşırken bir aşamada, tur liderimiz Mehmet’in “dünyada ulaşılması en zor köylerden biri” dediği Balıkça’ya geldiğimde, olayın ne kadar sürreel olduğu bir anda kafama dank etti… Şirince’deki evimden, dedim, Balıkça’ya nasıl geldim ben? Sıkı durun: Evden arabayla Adnan Menderes Havalimanı, ordan bir uçakla İstanbul Havalimanı, ordan bir uçakla Moskova, ordan bir uçakla Novosibirsk. Novo’dan arabayla Gorno – Altaysk’a yolculuk. Gorno’dan arabayla ufak kentler ve kasabalardan, genelde asfalt yollardan geçerek Akbaş. Oradan kesinlikle asfalt olmayan Ulagan yolu. Ulagan üzerinden Katu-Yaruk Vadisi – ki vadinin tepesinden içine inen birkaç kilometrelik yokuşu sadece dört çeker araçlar, yaklaşık 2 saatte alıyorlar. Vadinin içindeyse 80-100 kilometre yine dört çeker araçlara uygun yol. Ve işte Balıkça’dasınız! Süre olarak toplayayım, aktarmaları beklemeleri saymadan: Aşağı yukarı 24 saat.

İşte sizler bu yolları gidip Balıkça’yı görmeyeceğiniz için ben size burada olduğu gibi anlatacağım… Gerçi Balıkça’ya özel bir şey yok -dağ tepe giderken otlakların arasında yol kenarında yer alan bakkalı, atının üstünde cep telefonuyla gezen Altaylıları, calama bağlı ıssız mezarlıkları falan saymazsak- ama genel olarak Altay ve doğası ve doğaüstülükleri, elbette ki anlatmaya değer. 

Başladık Altay maceramıza bir kez daha sevgili Gorno’dan. Biraz öğrenerek gidelim: Gorno-Altaysk, Rusça’da “Dağlık Altay” demek. Respublika Altay’ın, yani Rusya Cumhuriyeti’ne bağlı özerk Altay Cumhuriyeti’nin başkenti burası. Altayca ismi Tooluk Altay, tabii ki – too dağ demek Asya Türkçesinde. Altay Cumhuriyeti bizim Altay veya Altaylar olarak bahsettiğimiz yer. Altaylar denilen dağlar ise Altay Cumhuriyeti ile Kazakistan ve Moğolistan arasında uzanıyor. Aynı civarda yine “bizim” (bak bak! bizimmiş!) Sayan Dağları’mız da var, oralar da Türk anayurtlarından.

Neyse, anladınız siz onu: Benim bahsettiğim ve sanırım ilelebet bahsedeceğim “Altaylar” Rusya’nın Sibirya federal bölgesinin Güney Sibirya bölümünü oluşturan, Kazakistan, Çin, Moğolistan sınırları arasındaki üçgende yer alan Altay Cumhuriyeti. Rusya, bu arada, idari olarak 8 federal bölgenin dışında cumhuriyetler, kraylar, oblastlar, federe kentler, özerk oblastlar ve özerk okruglar olarak ayrılıyor, hani bilmek isterseniz… (Kaynak: Vikipedi)

Altay Cumhuriyeti’nin nüfusu 210 bin civarında, fakat sevgili Sovyet Rusya’nın (aslında öncesi ve sonrasında da farklı politikalar izlenmemiş olabilir ya) Ruslaştırma politikası sonucu şu an nüfusun sadece üçte biri Altaylı, yarıdan fazlası ise Rus. Önemli ölçüde Kazak, bir miktar da diğer Türk uluslarından nüfus var. Tabii Ruslar Altayca konuşmuyor ve Rusça anadil. Altayca daha çok kırsalda geçerli olan yerel dil olarak bir nevi doğal şekilde kısıtlanmış. Konuştuğum Altaylılar Altay kültürüne sahip çıkmanın, onu korumanın ve onunla gurur duymanın 1990’larda başladığını, o zamandan bu yana Altaylıların ‘daha bir Altaylı’ olduğunu ifade ediyor.

Tabii aynı zamanlarda, genel olarak Türklere -bağımsız ve dikbaşlı naturaları nedeniyle- ikircikli yaklaşması gerektiğini bilen Rusya da duruma uyanıyor ve Altay’a kendi tarzında “sahip çıkıyor”: Müzelerine, tarihi eserlerine, kültürüne, diline ve eğitimine, önemli yerlerine ve kişilerine. Bu sahip çıkma elbette derin boyutlarda Türklüğü kısıtlama ve Ruslaştırma içeriyor. Misal bu yaz sonu Altay Cumhuriyeti’nde seçim vardı ve adaylardan çoğu Altaylı değil Rus’tu. Sonucun ne olduğunu ise sevgili rehberimiz İskender’e sormak gerek.

Veya tam dönerken tanıştığımız, ‘müstakbel rehberimiz’ Veysel’e… Gorno çıkışlı maceramıza, Gornolu Veysel’le tanışmamızı anlatarak başlayayım. Gorno’da ilk gittiğimizde de gidip dönüp iki defa kaldığımız hostel var, epey sefil bir yer, yerin yarım kat altında, merdivenli, kapalı bir mutfak / salonu, uzun bir koridorda ses geçiren koğuş odaları falan var, işletenler tek kelime (ama gerçekten tek kelime!) İngilizce konuşmayan Ruslar, vs vs. Ama yine de ısrarla buraya gidiyoruz! Yani hadi geçen sene turla ayarlandı gittim de bu yıl da kendim seçebiliyorken yine hem gidişte hem dönüşte burada kalmayı tercih ettim, artık sefilliği de aşina diye mi nedense…

Her neyse. Bu yılki Altay gezimizin son günü, işte bahsi geçen sefil hostelde, sadece iyi yanlarını görerek (aa, koğuşun içinde tuvalet var!) odaya yerleşmişim, yanımdaki vodkayı bitireyim, gün batarken dışarda otoparkın yanındaki 5 metrekare kadar çimenlikte iki ufak taş masadan birine ilişip güneşin renklerini izleme keyfi yapayım demişim… Zaten ben bu keyfi yapmaya çalışırken yandaki apartmandan bir ayyaş gelip lagaluga bir şeyler söyleyip masamdaki vodkayı alıp kafasına dikmeye çalışmış, elinden şişemi kapmışım… Daha sonra gençten, ince bir çocuk belirdi.

İngilizce duymaya, hem de biz zorlamadan İngilizce konuşulmasına, zaten alışık değiliz Altay’da. Hele de düzgün, güzel bir İngilizce ile bir şeyler söylenince şaşkınlığımı tahmin edin! Gülümseyerek, “Rusya’da açık alanlarda içki içmenin yasak olduğunu bilmiyorsunuz herhalde,” dedi çocuk. “Aa, hayır bilmiyordum, demek ondan deminki ayyaş da bana musallat oldu,” dedim, biraz güldük konuştuk, sonra nereli olduğumu sordu, Türk olduğumu söylememle birlikte bu kez de düzgün, güzel bir Türkçe ile devam etmez mi! Meğersem bu arkadaş Başkurt’muş, Türkiye’de okumuş, ülkesinde iş bulamamış, bir de Gorno’lu bir kıza aşık olunca onunla evlenip buraya yerleşmiş ve -herhalde dil becerileri nedeniyle- turizm yapmaya başlamış.

Bayağı güzel bir Türkçe ile bayağı sohbet ettikten sonra, “Peki senin adın niye Vassil bakayım Türkçe adın yok mu?” demem üzerine, Veysel diyebilirsiniz, dedi, böylece Başkurdistanlı Vassil (haha, siz de Başkurdistan’ı bilmiyorsunuz değil mi, bakın öğrenin kardeşim!), benim için oldu Gornolu Veysel… İşte güleryüzü, sohbeti, bir de güzel İngilizce, Türkçe, Rusça ve Altaycası nedeniyle Altaylar’daki gelecek turumun rehberi olarak Veysel’i seçtim!

Sevgili rehberimiz İskender’in nesi var derseniz, ki deyin, şöyle anlatayım: Geçen yıl Altay kırsalında o kurgan senin bu obotaş benim gezerken rastlayıp daha sonra Gorno’da buluştuğumuz, Altaylı araştırmacı Ahsana vardı, uzun whatsapp araştırmaları sonucu İskender’i bana o ayarladı. Tanıdığımız birçok rehberden iş çıkmayınca, dört çeker aracıyla benim belirlediğim programda İskender’in bize şoförlük / rehberlik etmesine tamam dedik. Çok şikayet edebileceğim bir durum olmasa da, durmaksızın konuşması, biraz fazlaca bizim programımız ve tercihlerimiz üzerine yorum yapması, günleri kendi isteğine göre şekillendirme girişimleri vb bana iyi gelmedi. En ilginçlerinden biri ise programın ortasında, “Ben bir gün gidiyorum, karımı hastaneye götürmem gerek, sonraki gün gelirim,” demesiydi. Acil de olmayan bu durum için bizi 36 saat terk etti. Neyse ki biz de tam bir miktar durup dinlenmek, iki gece aynı yerde kalmak istiyorduk da ses etmedik. 

Yine de tabii Ahsana’ya söylediğim gibi, şikayet edemem: İskender’in varlığı yokluğundan elbette iyiydi. İlk gün kalkıp Mayma’da outdoor alışverişi yaparken, Çemal’de ören yerlerini gezip, kalacak bungalovlar için pazarlık ederken, sonraki gün Tuyekda’da kurganları gezip, çeşitli köylerin bakkallarından alışveriş ederken hep onun tercümanlığından yararlandık. Tuyekda’da bizim Mehmet’in Azeri Hüseyin ağbisi, “Türkler gelmiş biraz düdükleyeyim” şeklinde gözleri parlayarak bize bungalov fiyatları çekerken onunla mücadele eden ben oldum yalnız… (Maalesef böyle klişeler böyle saf yerlerde biraz daha geçerli: Azerilerle iş yaparken dikkat etmek gerek!)

Ufacık Gorno-Altaysk’ın ufacık köyü Mayma’daki outdoor dükkanı ne güzelmiş yalnız! Çeşitleri, fiyatları ne uygunmuş! Ve sonra, Çemal’de ne çok turistik tesis varmış – anlaşılan buralar hem doğa olarak şahane hem de Rusya’ya daha yakın olduğundan ciddi boyutta bir Rus turizmine evsahipliği yapıyor… Ardı ardına Katun nehri kenarında sıralanmış, ormanlar arasında orman görünümünde evcikler, doğayla bütün, sade ve sakin tesisler… Hemen hepsi aynı -normal- standartlarda, hemen hepsi gecelik 1000 ruble, hemen hepsinde aynı leziz yemekler…

Yemek demişken, Altay’ın yemekleri ne güzelmiş yalnız! O etler, o çorbalar ve o börekler nasıl birer lezzet bombasıymış! Geçen yaz aynı yerlerde gezerken kendimden geçmiş olduğumdan bazı şeyleri ayırt edememişim. Bir et, ki ben etçi değilim, olmasa haftalarla aramam, bu kadar mı lezzetli olurmuş! Böyle şeyler söylemeyi hiç sevmem, ona rağmen hakkaniyet açısından bunu söylemem şart: Çocukluğumdaki etlerin lezzetini buldum Altay’da. Dana olsun, kuzu olsun -maral yiyemedik, denk gelmedi- hepsi bozkırlarda salınıp gezinmekten, güzelim bahar otlarını yemekten, bu harika sulardan, havalardan beslenmekten müthiş bir şey olmuşlar. Lagman, haşlama, yeni keşfettiğim buğdaylı sulu et yemeği köçö, hepsi birbirinden güzel.

Bir de, hemen her köyde olan bakkallarda ne güzel ürünler varmış yalnız! İşin içinde çadır kurmak, kamp yapmak, kendi başımızın çaresine bakmak olduğundan sık sık yaptığımız alışverişlerde tamam, sebze yönünden zorlansak da paketli etler, balıklar, tavuklar bizi epey şımarttı. Yanlarına biraz domates, soğan, biraz paket çorba veya paket püre, işte yemek. Çadırın yanında güzel bir yerde, çoğunlukla daha önceden kullanılmış bir ateş köşesinde sağdan soldan toplanan kuru dallarla bir güzel ateş… Yanına vodkalar, şaraplar, biralar ne uyuyorsa… Daha ne olsun!

Çadırlarla doğanın bağrına dalma durumu, Çemal ve Tuyekda’da bungalovlu tesislerde geçirdiğimiz iki geceden sonra başladı, ortam çılgın kalabalıktan arınıp (artık Altayların çılgın kalabalığı neyse!) Katun, ağaçlar, kuşlar ve biz başbaşa kaldığımızda… Ülkeyi baştan başa kateden tek ana yol olan birer şeritli Çuyski Trakt, yani Çuy Yolu, arabayla katedilirken, nehir kenarları kamp kurma olanakları için süzülmeye, suya ulaşım, rüzgar yoğunluğu, odun kaynakları, güvenlik durumu değerlendirilmeye başlandı…

Cennetler arasından bir cennet seçmek çok da uzun zaman almadı tabii. Katun’un veya onun kolu olan Çuy’un kollarından birinin şıkır şıkır aktığı, çimlerin yeşilinin gözlerimizi, kuşların cıvıltısının kulaklarımızı deldiği yerlerden birine attık çadırları. İskender dedi ki, nereye kamp kurarsanız kurun biri gelip para isteyecektir. Hayda, demiştik, buraya yerleşene kadar. Neyse ki İskender de bizleydi Altaylı bir kadın para istemeye geldiğinde, biz kendi başımıza olsak herhalde kavga ederdik ne münasebet diye! Bir de kadın -ilerki günlerde de bol bol karşılaşacağımız gibi- İskender’i tanıyor, hatta akrabası çıktı. Böylece 500 ruble (10 dolar) kamp ücretinden yırttık, Türk usulü, “Benden de mi para alacaksın Nuriye?!” yaklaşımıyla… Kadın geldiği gibi kırların içinde yürüyerek bir süre sonra yok oldu.

Altay sedirlerinin altında, Altay topraklarının üstünde, Altay tininin içinde uyumaya başlamamızdan sonra her şey zaten bir kez daha rüya gibiydi: Onguday, Aktaş, Koşagaç, Ulagan, Katu-Yaruk, Artubaş… Günler, günler boyu akıp giden nehirler, dereler, çaylar, “uçan suu”lar, aralarında gezinip duran atlar, atlar ve taylar, inekler ve danalar, hepsine sessizce tanıklık eden ağırbaşlı sedirler, ladinler, köknarlar, binbir değişik şekilde, boyda, renkte ayıllar, mavili yeşilli çatılar, renkli pencere süsleriyle ahşap köy evleri, bahçelerde mini patates tarlaları, tahta direklerden yontulmuş, farklı güzelliklerde anıtsı ”atçakı”lar…

Durup kalkıp ordaki vadiye, burdaki gölete, şurdaki arjan suya, calama bağlanan aşıta, meradaki at sürüsüne, petroglif galerisindeki kaya resimlerine bakmaktan bıkmadık, bıkamadık… Çadır atacak nehir kenarı aramaya, güneş batarken ateş yakıp ısınmaya, gündüz mis gibi doğal et kokan köy lokantalarından, akşam kendi mutfağımızdan ufacık tefecik bir şeyler yemeye, sabah su şıkırtısıyla uyanmaya, buram buram ateş ve tahta kokan Altay “banya”sında yıkanmaya doyamadık… 

Bu kadar harika et muhabbetinin üzerine Türk insanı ne ister?.. Biz de tutturduk tabii, et alalım, mangal yapalım! Ve fakat kolay mı Altaylar’da et almak?! Hah! Şöyle özetleyeyim: Denemedim ama eminim ki bu ülkede ot almak, et almaktan daha kolaydır. Önce Onguday civarında bu isteğimizi İskender’e ilettik, yüzünü buruşturarak “Burada et bulamazsınız,” dedi. Bu bize tuhaf gelen yorumu, “Koşağaç’ta benim arkadaşlarım var, onlar bize bulur,” saptaması takip etti…

Onguday ile Koşağaç arasında kasap tabelaları aramaya devam ettik tabii biz bu yaklaşıma inanamayan Türkler olarak. Altayca et, Rusça myaso, evet birkaç ufak et / myaso yazan yer var arada çarşılarda, ama hepsinin kepenkler inik durumda. İskender haklı galiba. Sonunda Koşağaç’a geldiğimizde, sokaklara girdik çıktık İskender’in arkadaşının evine geldik. İş orada biter mi hiç? İçeri buyur edildik, girip oturduk, ikramlar yapıldı falan. Ne eti istiyorsunuz, ne kadar, diye soruldu. Evin hanımı telefon açarak isteğimizi iletti “merkeze”. 

Bir süre sonra tekrar arabaya bindik, bu kez evsahibi adam da bize eklendi. Gittik bir başka sokakta bir başka evin önünde durduk. Tekrar içeri buyur edildik, tekrar evsahibi adam bize eklendi ve bir kez daha arabayla hadi yallah bir başka eve! Bu kez artık arabadan inip binmekten sıkıldığımdan inmedim ama bir süre sonra nihayet, buzluktan çıkmış 1 kilo kadar koyun eti aramıza katıldı! Bu kadar uğraşa da değse iyiydi: Odun ateşinde şahane kokular saçmasına rağmen etimiz maalesef bir türlü yenebilir hale gelemedi…

İkinci partisi de daha eğlenceli bir macera aslında: Durum böyle olunca ertesi gün dedik ki, bu eti o halde uzun uzun haşlayarak yemek yapmak gerek. Akşamüstünden koyduk odun ateşine, hafif hafif besleyerek suyla pişirdik, yanına da biraz patates, işte sana haşlama… Yine pek basınçlı pişiremediğimizden yeterince yumuşak olmadı ama canımız sağ olsun. Kaldı tabii bir kısmı. Kamptayız, kampı idare eden Altaylı kadın “Gece it gelir kursakları dışarda bırakmayın,” demiş, biz de yatarken her şeyi sıkıca kapatıp kaldırmışız, kalan eti de aman canım tencereye güzelce kapatırsak bir şey olmaz diye aklıevvellik etmişiz… Tencerenin kapağını kapatıp, üstüne de iki elle kaldırılabilen bir taş koyup ateşin yanında bırakmışız…

Sabah kalktık ki tencere ortada yok. Hadi kokuyu aldın, taşı devirdin, eti de yedin, tencere nerde müdür?! Önce kapak nisbeten yakınlarda bulundu, sonra epey bir uzakta, nehir kenarında tencerenin kendisi… Etten tabii zırnık yok. Neyse, bize yemesi zor gelen et buranın köpeklerine mi, tilkilerine mi güzel gelmiş, helali hoş olsun! Demek ki neymiş? Altaylar’da eti Altaylılar yapacak, biz yiyecekmişiz. Olur, benim için mahsuru yok.

İşte efendim Onguday’da serbest çadır, Koşağaç’ta soğuktan donacağımız iddia edildiğinden kamping tesisinde bungalov, Ulagan’da kamping tesisinde iki gece çadır derken sonra geldik, seyahatin benim için en heyecanlı yerine: Altaylar’a âşık olduğum, ya da âşık olduğumun farkına vardığım yer olan Pazırık Vadisi’nde konaklamak istiyorum! Burası geçen yaz kulağımızda Altay müzikleriyle yürüyerek bir ucundan girip, öteki ucundan Pazırık kurganlarının yanından çıktığımız, ortalarında bir yerde tek bir ayıl olan, Nina enenin kızanlarının ata binerek kovalamaca oynadığı, ormanlar, nehirler, çayırlar, sığırlar dolu, zannımca kutsal kitaplardaki cennet tanımına denk düşen yer. 

Ama eldeki tüm veriler, burada konaklamaya karşı: Eyalet Ulagan ve herkes (dedim ya burada klişeler kalıplar gruplamalar maalesef pek geçerli) Ulaganlılar hakkında çok kötü konuşuyor. Vadide yaşayan olmadığından ayyaşların gelmesi ve sorun çıkarması kolaylıkla muhtemel olan bir yer. Yol kenarı da olmadığından, bir sorun olursa hop yola atlar giderim de diyemez insan… Kaçacak yer, sığınacak insan gölgesi yok. Zaten İskender bu işe karşı, bir saat söylenip bizi de korkuttuğu gibi kendisi de bizim yanımızda kalmayacak. Nina ene de ayılda yok, gece gelip bizi soymaya kalkmasın diye selam verip konuşmaya çalıştığım bir adam var onun ayılda. İşin özeti, Pazırık Vadisi’nde bir kenarda çadır kurup geceleyeni kıtır kıtır kesseler kimsenin ruhu duymaz… 

Heyhat, neyse ki kesmediler! Tabii ki -itiraf ediyorum ben de biraz ikirciklendim, Kuday’dan, Umay Ene’den de biraz destek istedim elbette- bahsettiğim yerde, bahsettiğim koşullarda konakladık ama yakınımıza gelenler birkaç saat avlanan tek bir balıkçı, güneş batarken çocuklu bir aile ve ertesi sabah rengarenk bir at sürüsü oldu sadece. Ve tabii ki hayatımın en güzel günlerinden, gecelerinden biriydi Pazırık Vadisi’ndeki bu gece: Bu topraklardaki her yoga seansımda yaptığım gibi atalarımın ruhunu hissedip selamladığım, toprağında, güneşinde, suyunda onlarla bütünleştiğimi fark ettiğim, atı, otu, rüzgarı, yağmuru kendimden ayrı görmediğim bir başka boyut.

Pazırık Vadisi’nden sağ salim çıktıktan sonra, ver elini Katu-Yaruk! Bizim aramızda Ergenekon Vadisi, yani destanlarda Türk soyunun doğup yayıldığı yer olarak görülen bu koca vadi, geçen yıl tepesinde onca vakit geçirip onca fotoğraf çekip doyduğumu sanmama rağmen ikinci ziyaretimde de aynı derecede büyüleyici. Ordan buraya, burdan şuraya doğru, Çulışman nehrinin bir gelişine, bir gidişine, yolun inişine, sonra karşıdaki uçan suuya baka baka baka şaşı oldum desem yeridir. En sonunda yine kendimi zorla kopartarak hadi artık, vadinin içine doğru yola koyulalım diyebildim…

Ergenekon vadisinin içi, Çulışman’ın kenarları Altay kırsalının aynı cennet niteliğini sürdürüyor. Bazı insansız yerlerde gerçekten boyutu, zamanı ve mekanı yitirdiğim, kendimi çok uzak masalların içlerinde bulduğum oluyor… Masalın birinde, dört çekerimiz ve durmaksızın konuşan, daha doğrusu söylenen İskender’imizle taş toprak iniş çıkış tek şerit (“şerit” derken yanlış anlaşılmasın, sadece 3-5 metre genişliğinde bir zamanlar düzletilmiş bir araziyi kastediyorum!) yollarımızda ilerlerken, yol kenarında oturmuş şarkı, daha doğrusu kay söyleyen bir kayçı ve etrafında oturmuş onu dinleyen 20-30 kişilik bir turist grubu var. 

Hadi biz de durup biraz dinlesek mi, ama grup para ödemiştir onlara ayıp olmaz mı, tepki gösterirlerse gideriz, falan şeklinde eklemlendik gruba. Topşırını çalarak artık çok aşina olduğumuz ezgileri tatlı tatlı söyleyen, yerel kıyafet içindeki kayçıyı huşu içinde dinledik 3-5 dakika. Ardından bindik tekrar arabamıza, ilerledik yol üstündeki, nehir kenarında konumlanan bir sürü tesisten birini seçmek üzere. Tesisler yine çadır kurma alanı, temel basit bungalov, geniş lüks bungalov şeklinde.

Birini gözümüze kestirdik, çadır yerini beğendik, oturup yemek için kullanışlı bir ufak kameriyesi de var dedik… Kameriyeye yayıldık diye ona da ayrıca para aldıklarını sonra öğrendik. Neyse, sağlık olsun, keyfimiz yerinde olsun… Derken biz çadırlara, İskender gece kalmak üzere arabasına yerleşirken bir hareketlenme oldu: Az önceki kayçı gelmiş, bizi bulmuş, onu dinlediğimiz için para istiyormuş… Şimdi buraya ne kadar ünlem işareti koysam az: Adamın 5 dakika geçerken dinledi diye para istemesi mi, onca yoldan onca yerden tesisten bizi bulması mı, arabamızın plakasını mı bizim tipimizi mi takip ettiği, nasıl bir rayiçle fiyat belirlediği… Hey güzel Kuday!

Katu-Yaruk, anlamı itibarıyla katı, yani sert bir yarık. Gerçekten her kenarındaki yarların, kayalıkların ve tepelerin yüksekliği epey sert; güneş geç doğuyor, erken batıyor genelde. Çulışman nehrinin kenarında, belli bir genişlikte, 80-100 kilometre kadar (tam mesafelerin hepsi notlarımda yazılı, gelecek kullanımlar için!) toprak bir yol etrafında gidiyor vadi. İki tane köy var içinde: Önce Koo, sonra Balıkça. Tepeden dönerek inen karayoluyla girince yani bu sıra; vadinin öte ucunda, çıkışında ise her şey, bildiğimiz anlamda dünya bitiyor ve Altın Göl, Rusça adıyla Teletskoye Asero başlıyor.

Vadide tabii ki şebeke elektriği yok, her şey buraya taşınarak geliyor, nehir kenarındaki tesislerin hepsi jeneratörle gece yarısına kadar elektrik veriyorlar mesela, iki köyde birer bakkal, bir de ikisinin arasında bahsettiğim, kırlar tepeler arasındaki fantastik bakkal var… Telefonun çektiği bazı noktalar var sanırım kesik kesik ama internet vadinin hiçbir yerine ulaşmıyor. O kadar dünyadan kopuk, o kadar her şeyden uzak ki Allah biliyor ya, yerleşsem nasıl olur diye düşünmedim değil! Sonra dönüş yolu başladı…

Dönüş yolu başlayınca ve gelen bazı mesajlara “Dönüş yolundayım,” diye yanıt vermem gerekince fark ettim ki, Balıkça’dan köyüme dönmek, evet 4 tam gün sürüyor. Balıkça civarından sadece en usta şoförler kumandasındaki dört çekerlerin ulaşabildiği, normalde ve çoğunluk tarafından bagajlar sırtta taşınarak yayan varılan Altın Göl feribot iskelesi ve oradan 5-6 saat süren göl yolculuğu ile Artıbaş kasabası. Rusların sayfiyelerinden olan Artıbaş’tan ertesi gün otobüse binip Gorno’ya ulaşma. Gorno’dan ertesi gün otobüse binip Novo’ya ulaşma (bu otobüslerin hepsi tek seçenek, daha sık binilemiyor). Novo’dan ertesi gün uçağa binip, Moskova ve İstanbul üstünden İzmir’e, oradan arabayla gece yarısı veya sabaha karşı Şirince’ye ulaşma. Pes, ne azmetmişim yahu!

Bu Altın Göl’ü geçen teknenin saatlerini günlerini öğrenmenin ve bilet almanın zorluklarını, Artıbaş’ta bir gecelik sefil de olsa bir otel odası bulmanın pahalılığını, İskender’in bizle Balıkça’da ayrılırken ücretinin kalanını Gorno’ya döndüğümüzde verme teklifimize nasıl atarlanıp tepemizi attırdığını, son Katu-Yaruk tesisimizde yanımızdaki bungalovda karısıyla kalan Ruski’nin gece sarhoş olup yanıma gelerek tuhaflıklar yaptığını falan anlatmıyorum bile, buraya gelme, burada bulunma ve buradan gitmenin zorlukları arasında…

Ona bakarsak, tepemizde sürekli gezen mürkütleri (şahin mi kartal mı çeviri sorunlarını bu şekilde özgün ismiyle aşmaya karar verdim), doğayı, ormanları ve calamaları (geçen yıl jalama mı yazmıştım? Ama geçen yıl Altayca teşekkürü, ‘can biya’yı da unutmuşum ki! Hele jakşılar, jakşı bolzunlar…) at sürülerini (evet geçen yıldan daha az denk geldik, belki bir ay kadar daha erken geldiğimden) de tekrar tekrar anlatmıyorum… Oysa Altaylar’ın tortusu olarak anımsamayı seçtiğim, bunlar.

Ve sonra, her yanı eşsiz güzellikteki (aşağı fotoğrafta gördüğünüz) Karakol vadisi, her yerde şıkır şıkır akan sular, bahar çiçekleri, mini sinekler ve çekirgeler, sürekli bir yerlerde kamp yapan Ruslar, ata ruhlarıyla sabah yogalarının güzelliği, aşıtlarda rüzgarla salınan calamalarla dolu sedir ağaçları, İskender ile geçen yılki rehberimiz Mergen’in farkları ve yeni Altayca seansları, mini köy müzeleri, Türk’üz diye giriş ücreti almayan Altaylı kadın, dağda bayırda artık alışıp söylenmekten vazgeçtiğim müthiş(!) tuvaletler, doyum olmayan bitmez petroglifler, Koşağaç civarındaki kırmızı topraklı Mars olarak söz edilen bölge, karlı doruklara doğru İskender’in söylenmelerine rağmen epey bir ilerleyip dönmemiz, her yerde sürdürdüğüm ayıl çeşitleri araştırmam, boyutları, uzantıları ve versiyonları, her yerde yetişen güzel marijuana otları ve her yerde insana ayırdında olmadan sonsuz bir ferahlık veren ateşin, suyun, toprağın kusursuz uyumu, tatil gününe denk gelip giremediğimiz Anohin Müzesi, Altay kırsalının yeni turistik tesis inşaatlarıyla dolu olduğu, neyse ki hep ahşap hep ahşap olmaları, çayırlarda hayvan sürülerinin ‘kavimler göçü’, kuzeyinde 48 taneye kadar taş saydığım ‘batır’ kurganları, ardıçlar, sedirler ve köknarlar…

Şimdi, bunca kafanızı şişirmemin üzerine soracak mısınız bana bakalım, tekrar gidecek misin diye?!

Hah! Dönerken yapmaya başlamıştım bile gelecek yazın planlarını 😛

(Ekim 2019)

Kategori:Dünya Benim İstiridyem