Hayatımın en güneşli noktası, her gün, her an parlayan, bana yaşam sevinci nedir, nedendir, ya da neden nedensizdir, onu gösteren…

Sevgili Bozom, evimin kraliçesi,
Sen gittiğinden beri işler pek değişti… Evimin kraliçesi yok artık öncelikle tabii. Yeni bebekler ve bir sürü uğraşları da nedeniyle, evin altı üstüne geldi diyebiliriz. Ama bilmek istersin ki, senin olan her şey hep senin olarak kaldı. Yattığın köşen, kraliçe lakabın, yatağın, tabii ki kalbimdeki köşen…
Yeşim annen hala her fırsatta senin yaptıklarını anlatıyor. Şunu duymanı isterim misal: Seninle ilgili ig postuma, “Bir daha bir köpeği telefonla aramak isteyebilir miyim bilmiyorum,” yazmış… Özlüyoruz seni elbette, özlemez olur muyuz, ciğerimizin parçasıydın sen, eksikliğini hissetmediğimiz zaman yok. Ama ben seni o kadar gönül rahatlığıyla, o kadar gönül rahatlığıyla yolcu ettim, arkandan her zaman o kadar güzel yaşadığını hatırladım ki, yaşadığım hisler arasında üzüntü yok desem yeridir.
Tabii ki o gün, o meş’um kararı almak zorunda olduğum gün, zordu. Günlerdir yemiyordun ve giderek daha zor hareket ediyordun. Sana destek olmak için yapabildiğimiz her şeyi yapmıştık ve bir iyileşme olmamıştı. Olmayacağında hemfikirdik veterinerle. Kendin gitmeni bekledim, seni içimden özgür bıraktım, tüm bağlarını kestim, sabah akşam sürekli sana istediğin zaman gidebileceğini fısıldadım… Sonunda karar bana kaldı, hep düşündüğüm (muhtemelen her köpek sahibinin bir gün gelmesinden korkarak hep düşündüğü) kıstas, şu halde hayatta olmaktan zevk alıyor mu, sorusunun yanıtı hiç tereddütsüz bir hayır olduğunda, 24 saat içinde gözlerinde bir kez bile bir ışıltı görünmediğinde, karar tamamdı.
Mezarını hazırlatmıştım bir gün önceden. Kendi başıma defnetmek istedim çünkü seni, bunca yıllık Tayfun’la bile paylaşmak istemedim sana vedamı. Ama tahmin edebileceğimden, hayal ettiğimden, o kadar daha hafif, o kadar su gibiydi ki sana veda etmek, ben kendim bile şaşırdım… Veterinerden çıkarken canım acıyordu doğru, ama 15 dakika sonra eve geldiğimde, seni defnetme zamanı geldiğinde o kadar müsterih, o kadar huzurlu, nerdeyse mutluydum ki! Senin tam kendine göre, tam gönlüne göre gittiğini görmekten; hiç acı çekmediğini ve istemediğin kısıtlı bir hallerde yaşamadığını bilmekten; ölene kadar, 16’ncı yaşının içindeki o son haftaya kadar her halinde, her zaman köye gittiğine, canının istediği gibi gezdiğine, her an sadece ve sadece kendi istediğini yaptığına, özgürlüğünden, kendinden zerre kadar ödün vermediğine tanık olmaktan mutluydum. Bir Bozo, diyordum, ancak böyle ölmek isterdi işte!
Geçen baktım Simba bir ceviz kemiriyor, sen geldin aklıma yine. Hani dikilmek üzere özel gelen 10 adet cevizim, ben saksıyı hazırlarken tek tek azalıyordu… Bir baktım özenle, sanki 10 parmağın varmış gibi, kırıp ayıklayarak afiyetle yiyorsun tohumluk cevizlerimi. Simbacık da bulmuş bir ceviz kemirip durur, kıramadı tabii, ben alıp kırıp ona verdim, becerirse ayıklasın diye… Bir de Torba ve sen, ben bahçedeki çalılardan böğürtlen toplarken dizimin dibinde durur, benim uzattığım dallardan böğürtlen yerdiniz, hatırlıyor musun? Sonraları bıraktığın bir alışkanlık.
Peki ama balkabaklarımı ve süs kabaklarımı ne demeye kemiriyordun her fırsatta, vazifeli gibi?? Süreyya arkadaşımın buna yanıtı, Çünkü o Bozo, idi. Senin, tanıdığı pek çok insandan daha iyi bir insan olduğunu da o teşhis etmişti zaten. Seni bizzat tanıyanlar zaten unutmadı, unutmaz ama sırf benim veya Yeşim annenin anlatımıyla bile seni tanıyan, maceralarını bilen, hayatın boyunca seni sorup duran ve unutmayacak olan büyük bir kitle var, biliyorsun. Sen ölümün kıyısından döndüğünde (her seferinde!) senin için seferber olup, günlerce dualar eden, enerjiler yollayan.
Hala anlayamadığımız bir nedenle, bir dağ gezmesinden döndüğümüzde böbreklerin kilitlendiğinde, evde ölü gibi yatarken ve benim taktığım serumu alırken bir o kitlenin duasıyla, bir de benim, senin gitme ihtimalini gözlerimle gördüğüm anda silkinerek, “Hayır bırakmıyorum!” dememle kurtuldun sen. Gözlerimin önünde bir canlının canı gitmekteyken tamamen Allah tarafından, tamamen dua ile nasıl geri geldi, izledim. Çok şükür geldi… Ondan sonra yıllar yıllar daha neşeyle yaşadın çünkü, yaşadık.
Bir sonraki ölümün kıyısından dönmeyi de atlatmandan sonra, artık dokuz canlı olduğuna iyice kani olmuştuk: Muhtemelen bir motosiklete ezilen arka bacağın, acilen onu ameliyat eden, kendini veteriner sayan kasap, yaptığı akıl almaz dikiş ve sargı sonucu kangrenleşen ayağın, benim ondan gına gelip başka (esas) veterinerimize götürmem sonucu ortaya çıkan vahim durum, bacağı kesmezsek nerdeyse bütün vücudun zehirlenip ölecek olman. Sonra günlerce iltihap atan vücudun, ama yine de ameliyattan 24 saat bile geçmeden kuyruk sallayıp zıplayarak koşturman bahçede!
Ah Bozom ah… Senin mucizelerin, maceraların, saymakla anlatmakla bitmez ki. Bacağın kesildiğinde 13 yaşındaydın, birçok köpek için yaşamın son demleri. Ama sende hiç öyle bir son falan hali yoktu! Evin çevresini kapatan tel örgünün altında sana bir ufak tünel bırakmıştım, sağlamken ordan girip çıkıyordun, köye gitmek veya etrafta dolaşmak veya domuz kovalamak istediğin zaman. Ameliyattan sonra tünelini kapadım, geçmeye kalkarsın da canını acıtırsın veya sıkışıp kalırsın falan korkusuyla. Zaten dedim, bu halde çıkmaya kalkmaz ya, yine de ne olur ne olmaz! Bu kadar mı tanımamışım Bozo’mu?..
Bahçede tuhaf bir işler döndüğünün farkındaydım ya, bir gün Tayfun dedi ki, sen yokken köye gidiyor. Yok artık dedim, nasıl yani?! Demir kapının telleri arasından geçiyor! Yok canım, olmaz öyle şey dedim; gözümün önünde girdi dedi… Böylece “Zavallı Bozo, tek bacağı da yok artık, sakat kaldı yavrucak,” edebiyatı başlamadan bitti. Zavallı Bozo diye bir şey hiç olmadı. Bacağından sonra gözünü de aldırdığımızda da, sonrasında da…
Bacağını kontrole ameliyattan birkaç ay sonra Duygu ablana gittiğimizi hatırlarsın. Her zamanki gibi her yerine tek tek bakıyordu ki gözüne bakınca Aa! diye bağırdı. İki gözün de epey zamandır epey perdeliydi ama bu gözde daha bir acayiplik vardı, ben de fark ediyordum… Duygu ablan bunun tümör olduğunu, büyümeye devam edeceğini ve eninde sonunda gözü almamız gerekeceğini söylediğinde bir an dehşetle durup şöyle dedim: “Ee teker teker çalışmayan yerlerini kesip atacak mıyız köpeğin?!?”
Acı acı güldük Duygu’yla. Kesilen bacağın da soldu, tümörlü gözün de sol: Kalan sağlar bizimdir! Ne yapalım, dedik, çok standart bir ameliyat dedi Duygu, içerde 4 kedi var şu anda gözleri alınmayı bekleyen dedi, her gün yaptığım ameliyat dedi. Biz de bir süre sonra -tümör büyüyüp belirginleşince, bacak ameliyatının da üstünden biraz vakit geçince- kalktık, korsan göz bandımızı da yaparak Duygu ablamıza gittik. Hep şükrettik, derdimiz varsa devası da var diye, bunlar bunlar oluyor ama şükürler olsun teşhis edenimiz, tedavi edenimiz var diye. Hepsinden önemlisi, Bozomuz başından geçen ooonca şeyden sonra yine ve hala bizimle diye, hepsine hepsine şükrettik.
Sen de bunu hep kolaylaştırdın zaten. Her durumdan, her ameliyattan mutlu keyifli çıktın. Duygu ablan göz ameliyatı için “Ağrı yapar” demişti. Daha evvel olduğumuz bir sürü ameliyatta böyle bir ifade duymamış olduğumdan biraz endişelendim doğrusu. Öğleden sonra oldun ameliyatı, eve gelmemiz akşam oldu, gözüm senin üstünde birkaç saat geçirdik… Neyse ki sadece sakindin, sıkıntılı gibi değildin… Ve sonra bir anda, saat gece 1.16’da silkindin ve kendine geldin! Bir anda normal Bozo oldun, enerjin yerine geldi, hop kalkıp tuvalete çıktın, vs vs! Tamam dedim, bunu da atlattık.
Ve sonrasında da hikayemiz aynı tabii: Yakalık ve dikişler çıkar çıkmaz Bozo hanım yine yollara düşüyor! Bacağım aksar, gözüm görmez, kulağım duymaz, günde 2 kalp ilacı kullanırım demeden zıplaya zıplaya köye gidip meydana çıkıyor, esnafı ziyaret edip kendini sevdirip, biraz kedileri kovalayıp mamalarını yiyor, sonra da yerine yerleşiyor… Çünkü Yeşim annesinin dediği gibi, onun gönül gözü açık! Ah yavrucağızım, ne çok Şirince ziyaretçisi, ne çok arkadaş çocuğu, ne çok eş dost TV izleyicisi, ne çok Şirinceli seni benden daha çok tanıdı buralarda. Bir keresinde, seneler önceydi, ben seni orada meydandan toparlarken veya bir köpek kavgasından ayırırken esnaftan bir delikanlı beni durdurup, “Bu bizim köpeğimiz abla,” demişti, ne gülmüştüm…
Geçen akşam köyde bir tur atarken, gidişinden beri ilk kez burnumun direği sızladı: Ufak meydandaki yerine baktığımda. Takıcının önü, bir. Bakkalın önü, iki. Bozo’nun taşı, diyordu Zeynep ablan bakkalın önündeki taşa. Sık sık seni sormak için rahatsız ettiğim Zeynep ablan! Arada bir lüks otel konforunu köy meydanına tercih ederek konakladığın Güllü Konakları’ndaki hamin, her maceranı heyecanla, sevgiyle takip eden, sık sık sağ olsun köydeki yerini bildirerek içimi rahatlatan Zeynep ablan.
* * *
Bu yıl kış, kış oldu. Yağmurun, fırtınanın, rüzgarın haddi hesabı olmadı. Hele gökler nasıl gürledi, hele sular seller nasıl aktı… Çok şükür ki çoğu, şubattan sonra. Yıllardır fırtına çıktığında, gök gürlediğinde ilk aklıma gelen sendin: Korkma yavrum, geldim kızım, burdayım anneciğim… Hele kulakların iyice duymamaya başladığından beri gökgürültüsüyle gelen o yer sarsıntısı seni iyice bozar oldu: Gelip ayaklarımın dibine yatman, evin içinde nereye gitsem paçamda dolanman, koca kestane gözler bana dikili… Sürekli sarılsam bile endişen geçmezdi kolay kolay. İşte o yüzden, bunca yılın anksiyetesinin ardından şimdi diyorum, gürleyin gökler: Bozom artık korkmuyor sizden.
Tam 8 yıldır, her seyahate çıkarken ve her seyahatten dönerken gündemim önce sendin: İyi mi? Evde mi? Köydeyse, meydanın neresinde? Islanmış mı? Birinin peşine takılıp gitmemiştir değil mi yine?.. Gecenin 12’si, 2’si, 4’ü, ben perişan halde kaç uçaktan kaç otobüsten inip binmişken evime varmadan köy meydanına sapar, orda değilsen yan sokaklarda, saçakların altında ve bankların üstünde, karanlıkların içinde Bozo ararım. Bulduğumda yaşadığım neşe, hele bir de senin yaşadığın neşe, hepsine değer ama: Kuyruk olur fırıldak, mıy mıy mıy söylenerek gelir elimi ayağımı yalar, açıkça sevmemene rağmen heyecanla (“Yaşasın annem gelmiş, evimize gidiyoruz…”) arabanın bagajına atlarsın…
8 yıl önce -ve ondan önceki tam bir yıl- yaşadıklarımız, herhalde ikimiz için de bir ömre bedeldi… “Bozo! Nerdesin sen anneciğim!” Yıl 2011, 23 nisan haftasonunun pazarı. Bir yıldır içime akıttığım gözyaşları, senin bir yılın sonrasında aniden kapımda belirmenle dışarı taşmış. Han’fendi tam bir yıl evvel aynı pazar günü, kendisiyle ızgara tavuklarını paylaşan İzmirli yürüyüş grubuna takılarak, biraz da yanlışlıkla, terk-i diyar eylemiş! Dönüşü hem kendisi, hem Şirinceli iki annesi, hem sonraki yıllar boyunca “Bozoyukaçırangiller” olarak anılan İzmirli yeni ailesi için epey travmatik olmuş. Mucizelerin gerçek olduğunu bir kez daha kanıtlayan bir vaka olarak kayda geçmiştir, bu bir yıllık kaybolma ve kavuşma hikayen.
Sonraki bir yıl boyunca ayağımın dibinden ayrılmadın, kaçırılma, evden uzak kalma travmasını atlatana kadar; sonra yavaş yavaş toparlanıp ben evden çıktığım zamanlarda kendini köye atmaya, bundan bir zaman sonra da ben evdeyken bile “Eeh! Yeter artık amma evde oturduk!” bakışıyla canın istediğinde depar almaya başladın… Sabahtan o bakışı görürdüm yüzünde, yemeğini yedikten sonra, aha derdim, bu az sonra size doyum olmaz diye tırım tırım uzayacak herhalde. Aynen de öyle yapardın.
Nereden bakarsak bakalım, seni barınaktan alıp Selçuk’taki eve getirdiğim 2004 baharından bu yana hayatım 15 yıldır, seni koruyup kollamakla istediğin hayatı yaşamaya özgür bırakmak arasında bitmek bilmeyen bir gitgelle geçti. Ama yine de -tüm yaşadıklarına rağmen- bir an bile tereddüt etmedim seni özgür bırakırken. Karşılaştığın tüm tehlikeleri de bilerek, seni yüreğinin götürdüğü yere gitmeye teşvik ettim hep. Senin özgürlüğün, benim özgürlüğüm oldu. “Bozo: My testament to freedom.”
Bir pazar günü Kayseri’den uçağa biniyorum eve dönmek üzere, bir telefon tanımadığım bir numaradan… Zaten son senelerde bu tanımadığım numaralardan gelen telefonları bilir oldum: Ben köyden çıkar bir yere giderim, akşamına telefon zır zır, “Köpeğiniz kayıp mı oldu? Burda bizimle. Şirince’de, Matematik Köyü’nde, Tiyatro Medresesi’nde, Nişanyan’da, dağ yolunda…” Hakikaten bu konuşma da şöyle gelişti: “Biz Şirince’den yürüdük bütün gün dağ yollarından, köpeğiniz bizimle geldi, şimdi otobüse biniyoruz dönmek üzere, onu ne yapalım??” “Ee, nerdesiniz siz?” “Belevi.” “?!?!”
Emanet edebileceğiniz bir yer yok mu, bakkal çakkal? Yok, çevrede hiçbir şey yok! Siz nerdesiniz tam olarak? Karayolunun kenarındayız, otobüsümüz gelip bizi alacak! Ah üstüme iyilik sağlık… Sonunda allem kallem Belevi’nde bir benzinliğin kenarında, pompacıların insafıyla bağlanarak birkaç saat beni bekledin, evinden 15 kilometre uzakta. Kayseri’den İzmir’e, Selçuk’a, Belevi’ne gelip toparladım seni, yine kuyruk fırıldak…
Senin yiyeceğin naneler daha ilk günlerinden belliydi ya, ben anlamazdan geldim. Barınaktan aldığımdan birkaç gün sonra Selçuk’taki evimizin bahçesinden atlayıp tırıs tırıs sokaklarda gezmeye çıkmış, biz peşine düşüp ulaştığımızda da hiç istifini bozmadan bize bakıp ilerlemeye devam etmiştin… Birkaç hafta sonra avcılarla birlikte ta Kuşadası’na bakan Arvalya tepelerinde ava göndermiştim seni, hesapta domuzcu barak kırmasısın ya, av öğrenesin biraz abilerinden diye. Bir iki saate bir telefon geldi: Senin Bozo yok ortada! Neyse bakalım çıkar ortaya falan dedim… Çıktın nitekim: evin kapısında! O tepeleri nasıl aştın, o Efes’ten, havaalanından, ana asfalttan nasıl geçtin, Selçuk’un içini katedip birkaç haftalık evinin kapısını nasıl buldun, daha 1 yaşında ya var ya yokken?!
Bir kere de daha Selçuk’ta yaşıyoruz hala, Şirince’deki ev yapılıyor, inşaata gidip geliyorum sürekli seni de arabaya atarak, birlikte inşaat tetkik ediyoruz. Bir İstanbul seyahatimden döndüm ki sen yoksun ortada, Selçuk’taki evin bahçesinde Pa ile Torba var sadece beni bekleyen. Yine neyse dedim tabii ne diyeyim… Köye çıktım inşaata bakmaya, köy meydanında bir tanıdık sima… İnanamadım, Bozo?? diye yanına yanaşıp tetkik etmem gerekti: Nasıl çıktın müdür Selçuk’tan Şirince’ye, dolmuşa mı bindin?!? Başka bir zaman bir arkadaşım aradı, Şirince’ye geldik, hadi görüşelim, kızım da Bozo’yu görmek ister diye; yok maalesef görüşemeyeceğiz, dedim, orda değilim… Az sonra telefonuma bir Bozo fotoğrafı geldi: Ben orda değilim ama bu senin arkadaşlarımla görüşmeni engelleyemeyecek anlaşılan, memnun mesut köy meydanında misafir ağırlıyorsun!
Senelerce içim kıpır kıpır etti diyorum birinin peşine takılıp gittin mi diye ama aslında biliyordum artık gitmeyeceğini, kendime o görüntüyü hatırlatarak içimdeki korkuyu ikna etmeye çalışıyordum her seferinde… 1 yıllık “gönüllü kaçırılışının” ardından kavuştuğumuzda, nedense nasılsa bir anlık bir görüntü geldi gözümün önüne ve bildim: Benim kollarımda verecektin son nefesini, benden uzak, gizemli bir şey gelmeyecekti başına. Bunu gördüğüm anda o kadar büyük bir oh çektim, o kadar derin bir ferahlık hissettim ki… 8 yıl boyunca, dönüşünden ölümüne kadar, seni her bulamadığımda, senin için her endişe ettiğimde -ki az buz değildi tabii bu- bunu hatırlattım kendime: “Bozo zamanını doldurduğunda benim kollarımdan huzurla gidecek.”
Şimdi bu yazıyı bitirmeyi sündürüp duruyorum ya, sanki yazıyı bitirip gönderince seni, anılarını da göndermiş olacağım diye mi acaba… Ya da sürekli daha daha bir şeyler çıksın seni hatırlatan, gözümün önüne getiren, güldüren, onları da sürekli ekleyeyim, Manas Destanı şeklinde yazı artarak sürsün diye mi çabam?.. Aylardır bir kenara bıraktım bu yazıyı yazmayı, şimdi nihayet gücümü toplayıp başlamışken eksiksiz her şeyleri anlatayım diye mi… Ama herhangi bir köpeğin bile anıları bir kitap olabilecekken, seninkiler herhalde birkaç ciltlik seri olur! Ah Bozo, gelecek hayatında ne olacaksın, nerde olacaksın acaba?
İlk seni aldığımda, köpek olduğunu tam idrak etmiş değildin nedense. Masaların üstünde yürüyor, balık için deliriyor, bir gezmeye çıkıp geleceğiz yahu şeklinde bakıyordun yeni sahibine. Senin kedi kırması olduğundan kesinlikle emindim. Yaşamının sonuna doğru, buna artık insanlık da eklendi; kedi, insan ve köpek kırması olduğuna kani oldum. Zaten gelecek hayatında insan olarak bedenleneceğine kanaat getirmiştik yakınlarınla…
Masaların üstünde gezdiğin, çok çok eğlenerek etrafta bıraktığım kağıt mendillerimi parçaladığın, fırsat bulunca da gözlüğümü kemirdiğin zamanlardan bir komikliğin daha geldi aklıma: Seni pek seven Gamze gelmişti ziyarete, aşure yapmıştım, bir yandan onu yiyor bir yandan kanepede oturarak seni seviyordu, sen bir aşkla atladın Gamze’nin ağzını burnunu yalamaya… Gamze’ye dedim, ne kadar özlemiş seni yavrucak diye… Sonra Gamze aşure kasesini masaya bıraktı, baktık sen masaya aynı aşkla atla! Meğer özlemin aşkın Gamze’den çok aşureye imiş.
Bir tane daha o zamandan anı (tamam söz son bu): Sanırım bir aşamada senin gündüz gezip akşam eve geliyor olmana alışmıştık. Bir gün akşam oldu, hava kararıyor, sen yoksun ortada… Evin bahçe kapısında senin boyunda bir kapaklı kapı açtırmıştım, bu arada, sen istediğin gibi çık gir diye. Pıtır pıtır gidip geliyorsun sürekli, Selçuk, çarşı, sokaklar… Neyse bu niye gelmedi diye çıktım, dışarı bakmak üzere bahçe kapısını açtım ki sen kapının dışında ağzında bir koç boynuzu duruyorsun! Boynuzla birlikte köpek kapısından geçememişsin, onu bırakmaya da gönlün elvermemiş, öyle oturmuş bekliyorsunuz, nasıl olacak da geçeceğiz diye…
Eve getirdiğin şeyler deyince pişmiş tavuk göğüs kafeslerini, keçi ayaklarını, kurban iç zarlarını, öldürdüğün (veya sersemlettiğin!) fare ve sıçanları, daha neler neleri saymayayım mı… Bahçe deyince gençken kovaladığın, korkuttuğun yılanları, incirin altındaki engereği, bir deliğe sokup dışarda kalan poposundan bir ısırık alıp koparttığın kara yılanı hatırlatmayayım mı… Bütün bunları yaparken kaç kere ayağından akrep soktuğunu, ağlaya ağlaya bana koşup sığındığını, yarım saat boyunca kucağımda bir yandan ağlayıp öte yandan bahçede olan bitene bekçilik yapıp havladığını laf yetiştirdiğini peki?
Birtanecik Bozom, kestane gözlüm, evimin kraliçesi, sakallı bebeğim, bütün bunları yazarken koca kestane gözlerin gözümün önünde… Gök gürlediğinde endişeyle beni arayan. Tahtına çıkmak istediğinde talepkar bakışlarla, biriyle sert konuştuğumu duyduğunda gerginlikle, yemek istediğinde sabırsız bakışlarla. Bunca sene Yeşim annene anlatamadım, sen yemek istemeden verildiğinde asla ilgilenmediğini, senin “Yemek istiyorum!” diye seslenmeni beklemesi gerektiğini…
Çünkü sesleniyordun, bayağı apaçık “Yemek istiyorum!” diyordun. Sonra bazen, istihkakını bitirip, “Ee ama biraz daha istiyorum!” diyordun. Çok sık değil ama arada bir bir kez daha “Yaw bugün acıkmışım işte, biraz daha yiyeceğim,” diye devam ediyordun paçamı çekiştirmeye. Canın istemediğindeyse mamanın yüzüne bile bakmazdın. Ama mesela Jackie veya Simba gibi, ‘kendi kategorinde’ kardeşlerinden biri işin içinde varsa, o zaman iş başka: Hayatın boyunca karbonhidrat yemedin, poğaçaların peynirini yalayıp gittin, gözlemelerin kıymasını ayıklayıp yufkasını bıraktın, ama ne zaman başka bir köpek söz konusu olsa kurabiye, poğaça falan heyecanla alınıp özenle (gömdüğüm yeri gören var mı diye arkana bakıp kontrol ederek!) burun darbeleriyle gömüldü.
Zeynep ablanın arkadaşı vardı, hatırlar mısın bilmiyorum, lüks konaklama mekanın Güllü Konakları’ndaki Seda. Hani o yıllarda, yılbaşı piyangosu için bilet almış da, büyük ikramiye çıkarsa benden seni istemeye geleceklermiş… Sonra köyden gitti Seda, yıllarca haber bile almadım. Senin gittiğini duyunca uğraşıp didinip bana ulaşmış, başsağlığı dileklerini iletmek için, bunca yıl sonra yine üzüntüyle, seni çok anarak. O kadar çok insan başsağlığı diledi ki senin ardından, o kadar güzel, o kadar seni anlayan dilekler yazıldı, söylendi ki, en yakınım gitse bunlar söylensin isterdim ancak…
* * *
Senin bana hayatımda verilmiş en büyük, en değerli hediyelerden biri olduğuna inanıyorum Bozom, hep inandım. Seninle birlikte benim hayatımın da bir devri kapandı; ama o benim sorunum, onu karıştırmak istemiyorum senin hikayene. Gerçi 16 yılda senin hikayenle benimki o kadar içiçe geçti ki, köpek sahibine benzermiş (sahip ne demekse! ben senin -çoğunlukla- birlikte yaşamayı seçtiğin insan oldum sadece, “Bozo’nun sahibi” olmak da neymiş…) dedikleri gibi sen mi bana benzedin, ben mi sana büyüdükçe, ben mi seni eğittim, sen mi beni yoksa, sevmek ve paylaşmak ve özgür bırakmak konusunda…
Huzura kavuşmanın ardından gönlümün bu kadar rahat olmasının başlıca nedenlerinden biri de, 16 yılının her anında senin varlığının değerini bilmiş, göstermiş, paylaşmış olmam. Anlattığım ve anlatmadığım hikayelerinin hepsini, canım istediğinde tekrar veya başka şekillerde veya yepyeni olarak anlatma hakkımı saklı tutarak, yıllar önce instagramdaki bir güzel fotoğrafımıza yazdığım ifadeyle -şimdilik- bitirmek istiyorum bu destanı:
“Evimin kraliçesi, defalarca bana bağışlanan, tanıyanların ve hatta tanımayanların unutamadığı Bozo: Annelerinden birinin dediği gibi, o her haliyle eksiksiz ve mükemmel. Her gün şükrediyorum senin için, iyi ki varsın Bozo.”
İyi ki vardın Bozo. Kalplerimizdeki yerin hep bâki.
(Ekim 2019)