İçeriğe geç

Daha onurlu bir yaşam…

Kaldırımda ıslak çıplak ayak izlerini görünce, buralara gelmeyi neden bu kadar sevdiğimi, burda zaman geçirmeye neden böyle can attığımı (tekrar) anlıyorum: Burası bana “daha güzel bir hayatın mümkün olduğunu” gösteriyor. Çıplak ayakla dolaşılabilen kaldırımları, yolları ile, birbirine samimiyetle sarılan arkadaşları, sevgiyle öpüşen çiftleri ile, huzurla gezen, alışveriş edip restorana giden yaşlıları ve tekerlekli sandalyelileri ile, en iyi kahve için, en lezzetli pinço için, en güzel şarap için çabalayan çalışanları ile, özgür ruhlarıyla yaratan sanatçıları, yıllardır her sular çekildiğinde vazgeçmeden eşitlik ve haklar ve ücretler konusunda kuma bildiri yazan vatandaşı, yüzleri gülen ve gülümseyen, saldırganlık veya sevimsizlik göstermeyen erkekleri, dişiliğini kullanmayan, çalışkan ve becerikli kadınları, doğayla, sürdürülebilirlikle tribünlere oynamayan gerçek ilişkileri, market raflarını doldururken ıslık çalıp neşeyle hatır soran çalışanları ile, içlerindeki özgürlüğü ve mutluluğu her an görebildiğim insanları ve bu mutluluğu sevgi, saygı, güzellik ve yaratıcılık olarak sokaklara, binalara, plajlara, vitrinlere, yiyeceklere, tezgahlara, dükkanlara yansıtmaları ile evet, San Sebastian’dan bildiriyorum ki daha güzel bir hayat, daha güzel bir dünya gerçekten mümkün. Daha onurlu, daha adil, daha güzel ve daha mutlu bir hayat. Ve madem öyle, biz de onun için çabalayalım!

İspanya, benim akranlarım anımsıyor olmalı, 1980’lerde, “Aman hırsızlara, yankesicilere dikkat! Bavulları kilitleyin, fotoğraf makinanıza gözkulak olun!” denen bir ülkeydi. Hem çok yakında faşist yönetimden çıkmıştı, hem çok derin bir tutucu Katolik kültürü hakimdi. Aşağı yukarı yirmi yılda bugünkü uygarlık düzeyine ulaştı (kendi gözlemlediğim 1990 ile 2010 yılları arasını kıyaslıyorum). Yani “Aa yok mümkün değil, o düzeye ulaşmak iki nesil sürer,” falan demesin kimse. Evet uygarlığın maddi boyutundan çok kültürel yapı belki değişimi daha uzun sürecek olan; kökten değişmesi gereken algılar, yargılar, yaklaşımlar var. Ama maddiyatın da bu değişime çok büyük katkısı var ve bizimki gibi geriye, yere, karanlığa bakmaya çok meyilli bir kültür bile maddi kaygılarından ferahladığında çok daha insancıl olabilir, eminim.

Çok güzel bir İspanyolca kelime var, “digna”, kulağa o kadar temiz, o kadar sağlam geliyor ki: Onurlu, değerli. Una vida digna. 

Misal bir konsere gidiyorsun, herkes mutlu, temiz, saygılı… Sıra yok, varsa da herkes birbirine yol veriyor. Caddeyi geçerken, öncelikle trafik lambaları insanlara göre ayarlı, çünkü hedef insana boyun eğdirmek değil onu korumak. Sonra da insanlar başkalarının hakkına saygı gösteriyor. Evet evet, başkalarının hakkı diye bir şey var! Unuttuk değil mi bunu memlekette? Herkeste tepedeki başkabadayıdan yayılma bir “Asarım keserim her şeyden önce ben ve benim yaptığım sorgulanamaz!” havası, sokakta yürüyen kazmadan lüks direksiyon başına konuşlanmış kokonaya kadar.

Korna sesi duyunca kalkıp bakıyorum, o kadar tuhaf şeyler olduğunda çalınıyor yani.

Hele şehir merkezinde olup günde en fazla bir kere siren duyduğumu düşününce…

Ama en çok hoşuma giden, en insanca bulduğum ve en özlediğim şey, eşitlik. Kimsenin kimseden alt veya üst olmaması, kimsenin kimseye temel olarak haset etmemesi, bunun için bir neden olmaması. Sınıf farkının (kapitalizmin dorukta olduğu 2022 koşullarına göre) asgari olması. Herkesin yaptığı işle gurur duyması veya en azından memnun olması. Çöp arabasını kullanan adam, yanından geçen koşucuya seslendi önümde, arkadaşlar gülerek selamlaşıp biraz sohbet edip, sonra yaptıklarına devam ettiler. Az evvel kahvemi yapan genç adam, şimdi barda yanımdaki masada arkadaşlarıyla buluştu. Turist ile banka veznedarı, doktor ile tezgahtar aynı yerlerde yiyor, aynı yerlerde alışveriş ediyor, aynı yerlerde gezip eğleniyor. İnsanların normalde olması gerektiği gibi.

Dünyanın en güzel sahillerinden biri ama nerdeyse sıfır kafe, bar, vb servisli oturma mekanı… Kafe keyfini seven, tuzu kuru kişi olarak(!) ara ara hayıflanıyorum doğru ama işte doğrusu bu: Herkes ama herkes bu güzel sahilden aynı şekilde yararlanabiliyor, avantaj sağlanmış birileri tuzu kuru birilerini sömürmeden ve tuzu kuru birileri ötekilerden yukarda kalmadan. Bunun için banklar, çeşmeler, saatler ve dereceler, tuvaletler, duşlar, merdivenler ve rampalar, insana gereken her şey tabii ki belediyeden sağlanmış. Geri ülkeden gelen saf kişi olarak ara ara şaşkın bakıyorum, en popüler alanlarda bile banklarda her zaman oturacak yer var?! Sonra fark ediyorum ki belediyenin işi bu: Banklar doldukça yenilerini koymak! E halka hizmet bu, yasaklamak kısıtlamak engellemek değil ki. Veya parklarda çimler herkesin yayılması koşturması köpekleri vs için kullanıma açık; sadece ufak, ağaç altı birkaç alanı (herhalde hem işlevsel hem görsel çeşitleme olması için) alçak bir telle çevirmişler ve içlerinde karmaşık olarak çalı çırpı çiçek büyütüyorlar. Çimlere yayılınca hem çimlerden hem onlardan yararlanıyoruz. 

Birçoğu devlet kurumlarından, belediye kültür merkezlerinden veya şirket sponsorlu kültür fabrikalarından ücretsiz veya sembolik ücretli faaliyet o kadar çok ve çeşitli ki şehirde, nerede ne yapmak istediğini düşünüp taşınıp seçmen gerekiyor. Müzik, tiyatro, sinema, gösteri, çocuk eğlencesi, atölyeler, sohbet toplantıları, rehberli sergiler… Oysa benim halkım, konsere gitmek istediği için aşağılanıyor! Köklü eğitim kurumlarının çizgilerini, geleneklerini sürdürmek istemeleri küçümseniyor! Madalyonun iki yüzünü göstermek isteyen gazeteciler yok ediliyor! Medeniyetle ilgili, insancıllıkla ilgili, gerçeğe dayalı, ileriye bakan her kavramın üstünde tepiniliyor ve kabadayılık, kibir, kaba kuvvet, boyun eğme, yargı, kategorize etme, ezme, sorgulamama, biat kültürü yüceltiliyor. Burdaysa tüm şehrin her akşamüstü güneş batışını izlemek için toplandığı kocaman, upuzun duvarda mesela, yerlilerle yabancılar, çok yaşlılarla ergenler, ot içenlerle sağlıklı meyve kaselerine gömülenler, köpekli ailelerle tek başlarına kitap okuyanlar, gürültülü gruplarla romantik çiftler, hepsi hepsi bir arada ve bir tek kişi bir tek kişiye yargıyla, kibirle, küçümsemeyle bir tek bakış atmıyor.

Sonra da buradaki gibi yaşamak istemeyecekmişiz, öyle mi?! Daha güzel, daha iyi, daha müreffeh, daha özgür, daha konforlu… bir hayat istemeyecekmişiz, öyle mi?! Bunu istemek şımarıklıkmış ve nankörlükmüş gibi burun kıvırıyorsunuz, kendi evlatlarınıza daha iyi bir dünya yaratma seçeneği varken… öyle mi?! Siz kim oluyorsunuz da bizi ehven ile, bazen ehven bile değil beter ile yetinmeye zorluyorsunuz?! Benim ruhum daha güzelini istiyor, benim kuşağım daha iyisine layık, benim evlatlarım daha rahat, daha özgür olmalı… Siz kim oluyorsunuz da kaşlarınızı çatıp beni, kendi hayatım için istediğimi, bedelini ödemeye razı olduğumu, kendisi için eşşek gibi çalıştığımı yere çalıyorsunuz? 

Ben ne için çalışıyorum, en ufak bir fikriniz yokken hem. Böyle bir kavramı anlayacak bir boyutunuz yokken. “To exchange my best effort for the best effort of others*,” yani yapabileceğimin en iyisini yapmak ve karşılığında yapılabilecek en iyiyi almak. Hiçbir zorunluluğum yokken hem. Yaptığımın onda biri dünyaya yetecekken, yaptığımın hiçbiri yaşam standardımı değiştirmeyecekken.

İstediğiniz kadar aşağılayın, istediğiniz kadar yere çalın, istediğiniz kadar karalayın: Yetinmeyeceğim! Hep daha fazlasını, daha iyisini, daha güzelini isteyeceğim! İstediğim için de eşşek gibi çalışacağım. Çünkü insanevladı yeryüzünde daha iyisini istemek ve daha iyisini yaratmak için var. Siz istediğiniz karanlıkta siftinin. Ben hep kendi bildiğim gibi, hep aydınlığa ilerleyeceğim ve hep daha iyisini yaratacağım.

*Ayn Rand, Atlas Shrugged

(Ekim 2022)

Kategori:GenelOrdan burdan insandan...