İçeriğe geç

Doğayla barışmak, bitişmek, birlikte yaşamak için…

Bir arkadaşım geçenlerde, Geç mi kaldık, diye sorunca içime bir neşe doldu: Doğada yaşamayı yeter ki isteyin, geç kalmak diye bir şey olamaz! Yapmanız gereken tek, basit bir şey var, onu yaptınız mı tamamsınız…

Geçenlerde beni çok mutlu eden bir şey oldu: Çok eski bir arkadaşım beni köyümdeki evimde ziyaret etti. Bu başlı başına bir mutluluk nedeniyken, üstüne bir de doğada yaşama niyetiyle ilgili ciddi girişim ve araştırmalarını ifşa etti. Bunların da üstüne, karşılaşabileceği engelleri tanımak amaçlı çok temel bir soru sordu: Peki ama doğada yaşamak (doğa ile yaşamak) öğrenilebilir mi? İşte bugünlerde heyecanla bu yazıyı kaleme alma nedenim bu soru.

Hiç haksız değil arkadaşım aslında bunu sormakta. Biz şehirli, eğitimli, kariyer sahibi üst orta sınıf bambaşka bir şeyi yaşamışız şimdiye kadar “hayat” diye. (Anlatım ferahlığı açısından, ben de sizinle aynı noktadaymışım gibi bahsedeceğim zaman zaman. Sonuçta epey zaman olduysa da doğrudur, o noktadan yola çıktım…) Üstüne üstlük bize kırsal hayat diye, genelde bizim zümremiz tarafından burun kıvrılan bir hayat biçimi gösterilmiş: Kirli terli tozlu topraklı, böcekli hayvanatlı zehirli tehlikeli, içi dışı hep kötü kokan, yaşaması zor, tuvaleti bahçede, içi küçük, ısınması ayrı serinlemesi ayrı zor, estetik güzelliklerden, ruh besleyici hoşluklardan yoksun, iletişimi, ulaşımı engelli, köylülerle komşularla anlaşması güç, kaliteli iş yaptırmak, hızlı sorun çözdürmek zor… Neticede sonsuz bir uğraş, sonsuz bir “challenge”! Benim diyen yiğit her günü atlatamaz…

Bir de köy hayatının, doğal hayatın bu yaşa kadar yaşadığımız şeyin akışına aykırı olduğunu hesaba katarsak! Şöyle ki: Bizim zamanımızda köylüler doğada, toprakta, hayvanlarla yaşadıkları, kirli ve terli oldukları, kollarında saatleri olmayıp güneşe bakarak zamanı bildikleri, dağdan ot toplayıp yedikleri ve ordan oraya hep yürüyerek gittikleri için küçümseniyordu. Biz de böyle büyüdük tabii olarak: Topraktan, tozdan uzak duralım, hayvanlara pek ellemeyelim, kolumuzda şık saatlerle otomobilimize binip tertemiz ofislerimize gidelim… Ee, şimdi? Bütün bu hayat boyunca kazandıklarımızı, biriktirdiklerimizi, başardıklarımızı bir kenara koyup, “retrograde” bir şekilde kötü kokulu ve pis -üstüne de zor!- köy hayatına geri dönmek mi istiyoruz?!

Evet! Lütfen, hep birlikte yüksek sesle: Evet! Çünkü tahayyül edemeyeceğiniz kadar müthiş bir karşılık alacaksınız. Tahammül edemeyeceğiniz kadar şehir hayatı kabuslarından kopacaksınız. Varlığına inanamayacağınız, hatta kendi varlığınıza inanamayacağınız kadar güzel bir hayat bekliyor sizi doğada. Belki farkına bile varmadan sizi yeniden yaratacak, fazlalıklarınızı atıp sizi sakin, huzurlu, hafif bir insan haline getirecek. Gerçek yapınıza dönmenin, gereksiz kalıplardan kurtulmanın hafifliği. Ve ben bir zamanlar yaptımsa, başkaları yaptıysa, mutlaka siz de yapabilirsiniz. Hatta muhtemelen benden daha da kolaylıkla!

Çünkü geriye dönüp bakınca ben bir zamanlar bu büyük dönüşümü yaşarken ah ne kadar genç, ne kadar saf ve salak ve üstüne üstlük ne kadar tek başıma olduğumu şimdi görüyorum; ne kadar zorlanmışım kendi başıma bunları aşmaya çalışırken… Çevremde herkes 30’lu yaşların başlarında müthiş metropol hayalleri kurar ve bana da aynı hayalleri dayatmaya çalışırken, bir dağdaki bir zeytinlikte yaşamak isteyen beni anlamaktan olabildiğince uzakken, depresyona girdiğime veya kalp kırıklığı yaşadığıma veya en iyi ihtimalle “o özenilen metropol hayatının zorluklarından kaçıp kolay kırsal hayata sığındığıma” inanırken. Kolay?!? Şimdi, tüm dünyanın kırsal hayatın, köyün, doğanın değerini anladığı günlerde inanın ki sizin işiniz, tereyağından kıl çekmekten basit: Herkes sizi anlıyor, herkes sizi destekliyor, herkes size özeniyor, tüm dünya sizinle! Hem de artık olgun yaşımızda, eğriyi doğruyu, hırlıyı hırsızı, gerekliyi gereksizi ayırt edebilirken ne kadar daha basit bir süreç bu…

Tek yapmanız gereken kafanızı açıp, öğrenmek isteyen ve her şeyi yapabileceğine inanan bir kafayla ileriye bakmak. İşin sırrı bu diyebilirim sanırım: Her şeyin mümkün olduğunu anımsamak ve öğrenmiş olduğunuz her şeyi unutarak yeni baştan, sıfırdan öğrenmeye kafanızı açmak. Ev inşa etmek için mimara, karnını doyurmak için markete, serinlemek için klimaya mahkum olduğu sanrısından çıkabilecek bir kafayla gelmek doğaya. Ve bu kafa için de öncelikle, bu sanrılara sahip kişilerden ve kurumlardan mümkün olduğunca uzaklaşmak şart. Alarmsız, pedikürsüz veya klimasız yaşanamayacağına canı gönülden inananlardan. Hayatı metropol hayatından ibaret, onun dışındakileri de radikal hippiler, egzantrik münzeviler veya cahil köylüler falan sayanlardan.

Barınağınızı ne malzemeyle, ne şekilde ve nerede inşa edeceğinizi kendiniz saptayabilirsiniz. Biraz güneşi, rüzgarı takip ederseniz pencerenizi, çatınızı kışın sıcak yazın serin kalacak şekilde yaparsınız. Bitkiler her derde deva: Doğru yerlere diktiğinizde her yaz gölgenizi onlar sağlar, bir şey inşa etmeye gerek yok. Bu dünyada binlerce yıl insanlar kalorifer sistemleri olmadan ısındı, emin olun siz de yapabilirsiniz (ama yapmanız şart da değil, kaloriferiniz de olabilir). Su borusunun nerden patladığını bulup değiştirmek, atan sigortaya sebep olan arızalı aleti bulmak, köpeklere kulübe yaratmak, servis çağırmakla debelenmeden hidroforu veya çalışmayan kilidi veya deponun tıkanan filtresini halletmek, bunlar iş mi?! Yeter ki “Yapabilirim,” kafasında olun, yapabildiğiniz kadar da özgürleştiğinizi, bağımsızlaştığınızı, güçlendiğinizi fark edin.

Daha başlardaki yıllardan biriydi, daha sert, fırtınalı kışların geçtiği. Bir akşamüzeri yağmurlar rüzgarlar derken elektrik gitti… Telefon kıyamet, arama ısrar, yok tamir edemeyeceğiz dediler, yollar kapandı, bugün olmaz! Haydeee dedim, ama yapacak bir şey yok… Şöyle bir güzellik var burada, hava yağmurlu fırtınalı olduğunda genelde lodos fırtınası oluyor, o zaman da fazla soğuk olmuyor. Bunu bilerek ben de elektriksizlikten dehşete düşeceğim yerde paşa paşa mumlarımı yaktım, sobamı harladım, elime kağıt kalemimi aldım ve akşamımı eski usül geçirdim, elektrikse 24 saat sonra geri geldi.

Bir kere yine kış ortasıydı, gece sessizlikte havalanmaya dışarı çıktım, tuhaf bir tıslama sesi geliyor… O değil bu değil, ama normal de değil, epey bir bakındıktan sonra artezyenin çıkışındaki vananın soğuktan donup çatlamış olduğu, sesin ordan fışkıran sudan geldiği anlaşıldı. Neyse ki teşhis edildikten sonra tesisatçının (ki buralarda çeşmeci denir) gelip tamir etmesi çok daha basit bir işti.

Fare maceralarıma bir girsem çıkamam, ama o kadar tecrübe edindim ki hepinize oluşabilecek her türlü fare vakasında karşılıksız danışmanlık yapmayı ve tüm sorunlarınızı çözmeyi vaat edebilirim. Tahta kapandan manyetik kovucuya, yapışkandan zehire, hatta fiziksel kovalamaya kadar… Evin duvarına istemeden gömdüğüm sıçanı, boyayla işaretleyip ertesi gün tekrar karşılaştığım fareyi, kestanelerimi paylaştığımı, bir elektrik süpürgesi içinde Datça’ya doğru gezmeye götürdüğümü, köpek mamalarının sert plastik kapaklarında delikler açanları ve ilaç kutularını alıp kaçıranları… Ama beni hep ve hala duygulandıran tek bir macerayı paylaşacağım, belki de doğayla aramızdaki gerekli uzlaşmayı çok güzel gösterdiğini düşündüğümden:

Terasta köpek mamalarının ve mama kaplarının durduğu ufak, alçak bir çatı var, 1 metrekare kadar. Tüm çatılarım gibi bu da alaturka kiremit kaplıydı, bunlar da yuvarlak olduklarından altlarında fare gibi yaratıklar barınabiliyor. Ara ara da barınıyorlar biliyordum, def etmeye, mamaları saklamaya, koşulları olumsuzlaştırmaya çalışıp duruyordum. Çünkü her şey kemiriliyor, pisleniyor, kokuyor, elimin altında sıçanlar geziniyor… Tamam doğanın tüm yaratıkları yaşasın ama alanlarımızı ayrı tutalım arkadaş! Ufak çatıda sürekli bir mücadele vardı yani sıçanlarla aramızda.

Bir yaz sonunda bir akşamüstü terasta otururken, burdan canhıraş ince çığlıklar gelmeye başladı. Ama nasıl bağrınmak, hiç böyle bir şey duymamıştım… Hemen feneri alıp kiremitlerin altına baktım: Yan yana 7-8 koridor var diyelim, birinde bir sıçan görüyorum, bir veya iki sonrakindeyse bağıran sıçan, ayakta, nasıl teyakkuz halinde, ötekine doğru bağırıyor… Ve bir sonraki koridorda da ufacık sürünen bebe sıçanlar. Ben bunları gördüm, nasıl fena oldum: Anlaşılan ilk sıçan bey bu yavrulara saldırmak için hamle yapıyor, anne de bebelerini koruyor! İlk sıçanı öyle böyle korkutup uzaklaştırdım, sonra düşündüm ki eh ama bu anne çıkıp yemek aramaya gidince ne olacak?! Bunun üzerine çatıdaki varoluş mücadelemizi bir süreliğine bir kenara bırakıp, anne bebelerinden uzaklaşmasın da onları sürekli koruyabilsin diye her akşam çatıya birer bardak köpek maması dökerek onu besledim. Ta ki bir süre sonra koridorlarda bebeler görünmeyene, kaçabilecek ve kendilerini koruyabilecek boyuta gelene kadar. Hala aklıma o annenin o çığlıkları atarkenki hali geliyor, oh diyorum, ne iyi yaptım da onu kolladım. Bir süre benim alanımı işgal etmiş de olsa.

Bu gibi şeyler için bir şey bilmek de gerekmiyor, öğrenmek de; bunlar yaşarken öğreniliyor, anlaşılması gereken şey anlayacak olanın apaçık karşısına çıkıyor. Misal yakın zamanda, sık sık olduğu gibi mutfak eviyesinin içinde akrep buldum. Peki, sağlık olsun, tehlike yok, zaten eviyeden çıkamadıkları için orda bulunuyorlar, öyle durup bekliyor garibim… Durdum düşündüm: Artık öldürdüğüm çok az hayvan kaldı, bunu da öldürmesem, tutup uzak bir yere bıraksam olmaz mı? (Börtü böcek tutmak için bardak yöntemini bilmiyorsanız özelden görüşelim…) Epey bir tarttım kafamda, tutsam nereye bırakabilirim, akrep nedense insan yaşamına yaklaşmayı seven bir hayvan, hele köpekler gördü mü bir de merak salıp üstüne gidiyorlar, haddini bilip uzağa da gitmez serseri… Diye diye ben düşünüp durur ve içim bir türlü iki seçenekle de rahat etmezken, bir süre sonra lavaboya bir geldim ki arkadaş her nedense eceliyle ölmüş! İşte yanıt kendi geldi.

Var, yaban hayatla başa çıktığım için gurur duyduğum anılarım da var, yanlış yaptığımı sonradan gördüğüm de. Birçok yılanı öldürttüler bana, ben onları tanıyana kadar. Oysa şimdi, yerlerini yurtlarını, bazısının huyunu suyunu dahi biliyorum, zarar görmemeleri için elimden geleni yaparım. Şapşalca bir hareketle bir yaz akşamı terasa gelen karayılanı anında bir hamleyle kapıp silkeleyen koca kangalımın ağzından kapıp, gözyaşlarıyla belki toparlar diye yan bahçeye atmıştım mesela. Toparlamadı tabii, silkeleme hareketi (ki tavuklar da çok severek yaparlar) yılanın omurgasını kırıyor çünkü. En son bahçede, ev yakınında gördüğüm engereği ise biraz hortumla su sıkarak, biraz konuşarak, biraz sopayla rahatsız ederek uzaklaştırdım. Bir şeycik de olmadı. Ama köpek kapısının bir karış ötesindeki ağaçta takılan, hem de ufacık olduğundan her yerden geçebilecek, hem de epey zehirli olan Osmanlı engereğini -köpeklerimi korumak benim sorumluluğum olduğundan- ezerek öldürdüm. Öyle gerekti, yaptım, yine olsa yine yaparım. Siz de gerekirse yaparsınız, kimse bana öğretmedi yani…

Bu geçen yaz ise pek az yılanla karşılaştık: Önceki yaz terasın altına gelen, saf ve şapşal, genç karayılan bu yaz da aynı civarda takıldı bir iki kere. Sonra da bahçenin aynı hizadaki yerlerinde gezinerek geçirdi yazı. Karayılanları gerçekten çok seviyorum, nerdeyse insancıl bir his veriyorlar bana. Peki genç olduğunu nerden biliyorum veya önceki yıl gelenle aynı yılan olduğunu?! İşte bunu ne ben anlatabilirim, ne de siz anlarsınız – henüz. Bir zaman sonra belki, umarım, bir gün dersiniz, “Genç bir yılan gördüm…” O zaman anlarsınız. Eminim siz de benim kendime şaştığım gibi şaşırırsınız; keyifli bir şaşırma. 

Köye ilk ziyaretlerimden birinde, zeytinliğimi almak üzere araziye bakarken rahmetli Osman amca bana uzaktan sınırları gösteriyordu: “Candan bak şu narın yanından çıkıyor, şu delicenin köşesine geliyor, şu pırnarlar da üst komşuyla sınır…” Ben mel mel bakıyorum tabii. Osman amca kendine göre gayet net konuşuyor oysa! Sonra yan arazide yürüyoruz -demek yaz sonuymuş- sesleniyor, “Candan yemiş yesene, gel yemiş kopar,” falan… Yemiş derken?! “Osman amca yemiş dediğin ne?” Bildiğimiz incirmiş yahu! Yapış yapış olan incirli ellerini toprakla ovalıyor, şaşkın şaşkın bakıyorum, yok artık daha neler… Ve fakat ne güzel bir yöntemmiş bu, denemeden anlamazsınız, inanılmaz bir temizlik!

Ama işte bu şaşkınlıklar farkına varmadan, siz varolmakla uğraşıp dururken geçip gidecek… Bir süre sonra siz de benim gibi uzaktan gördüğünüz ağaçlara delice, yemiş, ceviz, mandalin diyeceksiniz. Sobaya şeftali atayım da harlansın, sonra yavaş yanması için zeytin kökü koyarım, çamları dışarda yakayım da is yapmasın, diye ayıracaksınız. Köpeğiniz ağlayarak ayağı havada yanınıza koştuğunda, Vay şapşal akrebe bastın değil mi, oh olsun, diye dalga geçeceksiniz. Karayılanı gördüğünüzde benim gibi sevinecek, korkutmamak için yumuşak sesle konuşacak, sabah gökyüzünde bıcırtılar duyduğunuzda kafanızı kaldırıp, Aa yaşasın arıkuşları gelmiş, diye çığlık atacaksınız… Göz açıp kapayana kadar olacak bunlar. Yeter ki siz kafanızdaki şehir öğretilerini, kalıplarını, korkularını bir kenara bırakın… Ben doğanın sesini duymak, insanevladının binlerce yıl yaşadığı gibi onunla “birlikte” yaşamak istiyorum, deyin. Onu korumak falan değil, onu kendimden ayrı tutmak değil, onunla denk olmak, halvet olmak, bir olmak.

Evet her gün bir “challenge” olacak ve bu zamanla biraz azalsa da aslında hiç bitmeyecek – ama gönlünüzce sonlanan her gün de kendi içinde bir zafer olacak. Her günü irili ufaklı zaferler kazanmış, kendinizi aşmış, gerçek doğanıza bir adım daha yaklaşmış olarak sonlandıracaksınız. E insan daha ne ister hayattan?!

(Ekim 2022)

Kategori:GenelOrdan burdan insandan...