
Bugün ailemin sahibi olduğu ufak işletmedeki ufak sınai üretimi izlerken, kendimi “anguish” kelimesinin tam karşılığını düşünürken buldum… Ben bunu sürdürmek istiyorum, uğraşmak, didinmek, bir şeye değer katmak, ortaya bir şey çıkarmak, ürettiğim ürünü satmak, bir başka üretimlerin parçası olmak istiyorum. Gözlerim doldu. Keşke bu kadar zor olmasaydı bu ülkede bu… Çalışmak isteyen çalışabilse, üretmek isteyen üretebilseydi…
Neye kahrolayım? Utanmadan yiyen, aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyen, hala “modern, medeni, laik, kemalist” vatandaşlarından hıncını alamayan, görgüsüzlüğün, edepsizliğin sınırlarını durmaksızın genişleten, çapsız, kafasız, liyakatsiz ama iktidar sahibi şahıslara mı? Tek gerçek değer olan toprağın ele geçirilip yollarla, binalarla, insan yapımı bir şeylerle pervasızca, kibirle işgal edilmesine mi?
Son onyılların pespaye “eğitim” sistemi sonucu akıl almaz cahillikte olan yeni nesle, çalışacak, çalışabilen, kafası basan pek kimsenin kalmamış olmasına, herkesin kolayca hiçbir şeyle uğraşmadan yaşamayı hedeflemesine mi?
Gazze’de işlenen insanlık suçlarına mı, kendi halkını harcayan ama alternatifi oluşmayan Hamas’a, İsraillilerin def edemedikleri terörist devlet başkanına mı, yoksa hepsinin altında yatan zihniyete mi? Trump’ın faşizmine mi, bunun batı dünyasında yayılmasına lokomotif olmasına mı?
PKK ve terör sorununun bu yıla kadar devam etmiş olmasına, nerdeyse yarım asırdır onca iktidar boyunca ülkemin tüm geleceğine şerh koymuş olmasına mı? Peki ya uğruna kendimizi ateş hattına atıp, halen bedelini ödemekte olup, yine de çözemeyip bir kenara attığımız Kıbrıs sorununa kahrolmayayım mı, orda ne var ne yok bir ülke olmasına, kardeşlerimizin onun unutulmuş vatandaşları olmasına?
Güvenliğin güvenlik önlemleriyle elde edilir sanılmasına, insanlık onuru tesis edilmesi gibi temel bir hakkın gündeme bile gelememesine mi?
Kartal Otel yangınına, yok olan ailelere, onların yok olmasına neden olan insanların, zihniyetlerin, kanunsuzlukların hala hükümlerinin sürmesine mi?
Üstünden yıllar geçen ama hala sızım sızım sızlayan 6 şubat depremlerine, bir tarihi kentin dozerlerle süprülüp atılmasına, tarım arazilerinin molozluk yapılmasına, vs vs mi?
Kazdağlarında, Ege’de, her yerde ve her fırsatta zeytinliklerin bir takım yandaşlara peşkeş çekilmesine mi? 2B’lerin turizme açılmasına mı? Orman yangınlarıyla tapon niteliksiz turistik tesis yapılarak en alt seviye çekirge usulü şuursuz anlamsız turizme açılan arazilere mi?
İBBB’nın hapiste olmasına, Türkiye’nin en büyük belediyelerinin gasp edilmiş ve onların yaptığı tüm işlerin durmuş durdurulmuş olmasına, hakkında bir delil ortaya konmadan bir sürü medeni verimli insanın aylardır hapiste biçare durmasına mı? Tüm muhalefet partilerinin perişan edilmiş olmasına mı?
Hesabı sorulamayan maden kazalarına, tuhaf mağara kazalarında telef olan gencecik mehmetçiklere, sürekli teyakkuzda ve şüphede ve korku içinde ve sallantıda olmaya… Bütün bunların bunların bedelini çevremizi saran zamansız hesapsız hastalıklarla ödediğimize mi kahrolayım?!
Kadınların, çocukların, hayvanların haklarının korunamaması için bu ülkede hukuki her şeyin yapılmasına mı? Şehirleşmenin insanlaşmak veya insan kalmakla halat çekme yarışında olup sürekli kazanmasına? Gerçek yaşamın, iyi insan olmanın, kendini güvende hissetmenin, sağlıklı bir şey yemenin uzak bir hayal veya müthiş bir lüks olmasına?
25 sene evvel kafeme garsonluk yapmak için bir çocuk başvurmuştu, 20 yaşında, herhangi bir lise mezunu, İstanbul’un kenar mahallelerinden, Anadolulu. Louis Armstrong’u fotoğrafından tanıyor, Beethoven’ı biliyordu. Bugün üniversite mezunu birine adını sorsam, sorduğum soruyu anlaması için iki kere tekrar edip bir kere de sinir krizi geçirmem gerekiyor.
Neyi protesto edeyim, neyi repost edeyim, neyin yürüyüşüne katılayım, neye tavır koyayım? Taliban’a? Afganistan’a? Kendilerini Batı’ya atıp kendi vatanlarında değil de it yerine kondukları yaban ellerde sürünenlere? En medeni en batılı yerlerden KKK yöntemleriyle kovulmalarına?
Orman yangınlarına, yeni doğan çetelerine, hukukun ahlaksızlığına, sahte diplomalara, sınav skandallarına peki?
Daha yaz yaz bitmez, bitmedi… Bir yıl önce başlamışım bu yazıya, bezip bırakmışım. Bitmiyor çünkü kahrolduğum şeyler.
Kapasitem kalmadı, açıkça ifade edeyim. Yapamıyorum. Haberleri takip edemiyorum, veryansın edemiyorum, repost yapamıyorum, yürüyüşlere protestolara katılamıyorum, kahır içinde günler geçiremiyorum, hatta hatta artık üzülemiyorum bile! Uzak durabiliyorum sadece. Ne yapayım, bunu doğru veya uygun bulmuyorsa kahrolan kitleler… Ben bunu yapabiliyorum.
Bir kişinin daha “anguish” içinde olması zaten kimseye bir şey kazandırmaz…
Ha, elbette başka biirr sürü şey daha yapabiliyorum, yapıyorum, hatta kendimi perişan edercesine, tüm koşullarımı zorlarcasına yapıyorum; ama güncel durumlarla ilgili olarak yapabildiğim tek şey, uzak durmak. Uzak durdukça, yapabildiğim diğer bir sürü şeyi yapacak enerjim olması ihtimali artıyor. Bu faciaların, bu pespayeliklerin, bu kahrolasıca durumların oluşmaması için tohum olan, tohum atan o bir sürü şeyi.
Ve işte benim yolum bu. Daha iyi bir dünya için, daha güzel bir dünya için küçük hedeflerle küçük adımlar atmak, ufuklar açmak ve tohumlar atmak. Hedefim bir kişinin yaşamına olumlu dokunmak idi; onu başardım, şu an her dokunuş müthiş bir artı.
(Temmuz 2025 / Temmuz 2026)