Dünyanın yaşamaya değer bir cennet ve hayatın rengarenk bir coşku olduğunu hatırlamak üzere 2025 model Bali ile birlikteyiz…

Bu hep böyle oluyor aslında: Yahu kaçıncı sefer olacak, ne yazayım ki, imrendirmekten başka bir şey olmayacak gibi, diyorum kendi kendime, ondan sonra da bakıyorum, ne mekan aynı ne deneyimler benzer aslında, ne de deneyimleyen… O halde buyrun, 2025 model Bali’de ne var ne yok, paylaşmaya çalışalım, güzellikleri, iyilikleri, umudu artırmak niyetiyle:
Bali’yi bu üçüncü tavaf edişimde, bir sezon değişikliği yapmayı hedeflemiştim. Daha önceki ziyaretlerim yağmur mevsimine denk gelmişti, coşkun tropik yağmurların sürekli ve sınırsızca yağdığı, hadi yağmuru dert etmiyorum -o eğlenceli bile oluyordu- ama sinek böcek ısırılma ve kaşınma olaylarının beni zorladığı bir zaman. Kuru mevsim olsun, hem sinek sorunu azalsın, hem akşamları üstümüze bir şey almak gereksin, hem de güzelim kış aylarını soğukta karda geçirmek varken 38 dereceye gelmek beni üzmesin dedimdi… Öte yandan yaz deyince kitleler akın ediyor güzel her yer gibi Bali’ye de, kalabalığın ve “medeni” beyaz insanın içinde kalmak için gelmiyorum bu öteki dünyaya… Derken kaldım ikisinin arasına, nisan ayına. Netice: Hatice! Yağmurlar ve sinekler aynı şiddette devam ediyor, sıcaklık ve nem de asla üste bir şey aldırmıyor – ne yapalım, bagus!
Zaten gelişim, havaalanı, ülkeye giriş bir kez daha kızarmış ekmeğe tereyağı sürer gibi oldu: Online vize almaya uğraşmadığım iyi olmuş, havaalanında grup grup insanlar bir yerde yığılmış beklerken ben sıra falan beklemeden istenen parayı ödeyip gösterilen turnikeden geçtim ve VOA mail olarak geldi. Kesin gerekli diyerek yine online bir sağlık sertifikası doldurtup sağlık kodu vermişlerdi, eh onu da soran falan olmadı. Bir de QR koduyla ulaşılan gümrük formunu şöyle bir yalancıktan işaretledik mi, tamam geç… Bir şeyi eksik mi yaptım diye işkillendim hatta, ama hala kimse yakama yapışmadığına göre sorun yok.
Defalarla adımı yazan bir kağıt tutmasını söylediğim Dewa’yı, yolcu bekleyen yüzlerce şoför arasında ikinci turumu atarken bulabildim – tabii ki elinde kağıt yoktu! Belki başka bir zaman ben de kızardım, samimiyetle gülümseyerek “Yes yes paper no paper, I know you why you not me?!” yapmasına (iki yıl önce bir kere görüşmüştük), ama işte Bali enerjisi, kızamıyor insan, ağızlar kulaklara doğru kendiliğinden yayılıyor. İlk gelişimden anılar geliyor aklıma, günübirlik turlara yazılıp sonra aramadıklarında gidip çıkışmam falan! Ama mazeretim geçerli: Bagus ile henüz aşina değildim, Bali sihrini de yeterince yaşamamıştım…
Trafik yine şaşırtıcıydı ama korna olmayınca, sürücüler de güler yüzlü ve sakin olunca stres falan söz konusu değil tabii. Sevgili mekanım Outpost tropik ortamı, sessiz bahçesi ve mütevazı havuzuyla her zamanki kadar tatlı, yatağımın üstünde bulduğum gül yapraklarıyla yazılı hoş geldin yazısı daha da tatlı. Outpost takımı içten gülümsemeleriyle burdalar, eskilerden Maha, Putra, temizlik ekibi. Sesler, kokular, görüntüler aynı, tatlı sarı frangipani çiçekleri ve ağaçta asılı duran, yenmeyen kocaman meyve.
Ayağımın tozuyla hayattaki yegane önceliğim olan kafeler, restoranlar, mekanlar üzerinde çalışmaya başladım: Yolun hemen karşısında bir mekan yapılıyordu, yapılmış da açılmış bile; Clover Cafe ve arkasında oteli. Her yerde bulunan hep soulful food burda – ruha iyi gelen, bütüncül. Bunu da hesaba katarak, ısrarlı Bali yemeği arayışlarımı bir süre sonra ülkenin diğer köşelerini, misal Java yemeklerini kapsayacak şekilde genişlettim. Çok da iyi yapmışım: Mahallemizin Javalı aile restoranı Warung Mendez’deki yeşil papaya salatası beni kendimden geçirdi. Yellowflower Cafe’nin de smoothieleri.
“Bali’ye yeni gelmiş biri gibi yürüyorsun!” Böyle dedi sokakta karşılaşıp birlikte markete yürüdüğüm Chiara, daha ilk adımlarımızda. (Sokak dediğimiz, yağmur suyu kanalı ile pirinç tarlasının arasındaki 1 metre genişlikte kırık beton patika. Yeni taşındıkları ev bu pirinç tarlasının arkasındakiymiş.) Zınk diye durdum: Haklı yahu! “Ben de öyleydim, dedi, sonra önüme bir Balili kadın çıktı, bir şeyler taşıyor, saronguyla ağır, ahenkli adımlarla gidiyordu, o zaman yavaşlamayı hatırladım…” Doğru. Yavaşlamak için burada değil miyiz, anın tadını çıkarmak için, havanın, kokunun, yeşilin, yağmurun…
Ve seslerin. Bali sesleri hakim kulaklara: Hışır hışır süpürme sesi, gün boyu susmayan horozlar, çılgın yağmur ve her kenardan akan sular… İçimden Turgut Uyar sesleniyor bir yandan: “Issız tepelerde güneşe bakıp saati tahmin etsem / Hiç haberim olmasa perşembeden, pazartesiden.” Perşembeleri, pazartesileri Intuitive Flow’un yoga dersleri için takip ediyoruz tabii mecbur: Sandi bana denk gelen tek dersinin ardından maalesef derslere ara verince, diğer saat 9 yogalarından bana uyan bir Nina kaldı – ama Sandi’den sonra pek hafif kalıyor tabii…
En yakın komşumuz, tüm spiritüel alemin (ben hariç!) gözdesi Alchemy adlı kafemizin yoga merkezi de hemen yolun karşısında açılmış ben yokkene. İki ayrı dev gibi dom, bambudan yarı küre strüktür üzerine bakır el yapımı çatı kaplamaları, mimari birer şaheser. Tabii sabah akşam akın akın uçuşan meleksi varlıklar(!) girip çıkıyor yogalara, ses terapilere, kirtanlara… Ama ben Intuitive Flow’da ne kadar yayan kalsam da bu gibi yoga fabrikalarına gitmemekte kararlıyım. Durga Dome’da iki farklı ses seansına katıldım ama o ortamda yoga yapmak bana göre yoga değil. Yine buraların meşhur büyüklerinden Yoga Barn’da ise bir kez daha Shervin’in gong healing seansına gittim, zaten yogaya gitmeyi hiç düşünmemiştim bile ama bundan sonra hiçbir şey için gitmeme kararı aldım, o tatsız enerjiye girmek istemediğim için.
Oysa kutsal Mount Agung manzaralı Intuitive Flow Yoga’da hem resepsiyonda, hem derste şahsen tanıdığımız güler yüzlerle karşılanıyoruz, önünde de jamu satan arkadaşım Ketut ile. Mahallemiz Penestanan’ın restoranlarında da öyle. Bu diyarda restoranda yemenin en sevdiğim kısmı şu: Gittiniz oturdunuz sipariş verdiniz, dünyanın en basit siparişini de verseniz, diyelim bir soda, veya bir kahve, hemen ayrıntıları soruluyor, sonra da: “Escuze meee, miiiss, lemme repeat your order, one soda water at room temperature with a slice of lemon?” veya “One coffee with milk, no sugar?” Bayılıyorum buna.
Yeme içme dışında yoga, yağmur, terastaki ofisimiz, market (aydınlanma yolundan yürüyerek gidilen Bintang veya sokaktaki bakkallar), para bozdurma, sokak meyvecilerinden meyve alma, kafe restoran dükkan keşfi, masaj, cilt bakımı, havuza dalıp çıkma, bunlar arasında geçiyor günler Ubud’da. Motorla gezilen daha uzak diyarlara ayırdığım günler hariç; onlarda da diğer kültürel faaliyetlere veya merkezde alışverişe veya pirinç tarlalarında gezintiye gidiyorum. Gitmeme yakın bir Bali tarihi lafı açıldı, neden şimdiye kadar açılmadıysa, kafama takıldı dünyanın en kalabalık Müslüman ülkesinde bu 4.5 milyonluk Hindu adası nasıl oluyor da oluyor diye… Meğer şöyleymiş olay:
Yüzlerce ayrı kabileyi barındıran Endonezya takımadaları (İngilizcede archipelago, Endonezya dilinde nusantara) tarih içinde doğal olarak çeşitli etkiler altında kalmışlar, tabii konum itibarıyla Budizmin ve Hinduizmin de uzun süre etkisinde kalmışlar. Hatta bölgenin günümüz Endonezyasını da içine alan en güçlü devletlerinden biri resmi olarak Hindu imiş. Bunun ardından takımadaların daha büyük ve anakaraya yakın olanlarına İslam etkisi hakim olunca, bunlardaki Hindular da Bali’ye geçmiş ve Bali bir süre ayrı bir Hindu krallık olarak yönetilmiş. Daha sonra Endonezya’ya dahil olunca da Hindu kimliğini ve Bali kültürünü korumuş. Yani özetle, Balililer hem ayrı bir kabile, hem tarihsel olarak Hindu kültüründen geliyorlar. Adadaki her şeyin son derece “gerçek” ve doğayla bağlantılı ve birbiriyle bağlantılı olması ondan.
İşte bu bütünlük hissi ve bu Bali enerjisi içinde, ruhsal yük atma faaliyetleri hemen başlıyor. Çok zamandır affetmem gereken birini -içindeki ışığı- affetmeyi başarıyorum. Yollarımı ayırmam gereken birileriyle kendi kendime yazarak ve yazdıklarımı evrene salarak helalleşiyorum. Hatta sonra, başka bir yerde olamayacak bir açılım oluyor ve bambaşka bir yöne dönüyor bu helalleşme… Mümkün olduğu kadar çıplak ayak geziyorum. Sabah ve akşam veya üst değişme zamanlarında odamda doğal halimde, çıplak olmaya zaman ayırıyorum. Yeniliklere açıyorum kendimi sık sık, düşünmeden, kendiliğinden: Başım ağrıyor hafiften, ilaç almadan bakayım ne olacak… Sivri çok fena şişlemiş elimi üç yerden, peki, bu sefer bir şey sürmemeyi deneyeyim… Uyuyamıyorum, yatakta uyumadan dinleneyim biraz bakalım…
Scooter’ımla nihayet önceki seferlerden çok daha rahatım, öyle ya da böyle her yolla bir şekilde başa çıkıldığını deneyimledikten sonra, ufak tefek yollar yapmak için fırsatlar kolluyorum. Trafik olsun, fantastik yollar olsun halloluyor, Chiara’nın dediği gibi, Bali magic! Rüster’s yolu en rahat, favori mekanım, hem sonunda varılan hedef de her zaman ödüllendiriyor: Ya güzel bir kahve ya caz ya muhteşem bir güneş batışı var… Pek methedilen Penglipuran köyünün turistik bir tırt çıkacağını tahmin etmiştim, sırf o yolu yapmak için bir güneşli günde yine de gittim, iyi ki gitmişim. Yavaş yavaş scooter ile giderken köylerin, tapınakların, insanların, hayatın arasından geçmek o kadar eşsiz bir şey ki burda! Tegallalang yolu da hep böyle bir zevk veriyor, önce yol boyunca el sanatları dükkanlarını seyretmek (marangozluk, makrame, taş heykeller, vs) sonunda da pirinç teraslarının karşısında konumlanan şahane Tis Cafe’de keyif yapmak harika oluyor, iki üç ayrı yol olduğundan birinden gidip ötekinden dönebiliyorum.
Bali Silent Retreat’e gitme nedenimin % 50’si de değişik, güzel yoluydu zaten. İyi ki de öyleymiş, retreat adı verilen primitif yaşam şekli sadece bir buçuk günde beni çok sıktı çünkü, pişman olmamamın tek nedeni o harika yol ve o eşsiz orman banyosu fırsatını veren, cangıla bitişik bahçe oldu. Hayatımda böyle sesler, böyle renkler, böyle kokular arasında uyumadım, o kadar zengin ve gerçek bir doğal ortam. Kendine birkaç gün ayırmak isteyen Chiara da methini duyduğu tesisi anlattığımda ordan vazgeçerek, her zaman gittikleri Amed sahilindeki “Stairway to Heaven” adlı yere gitmeye karar verdi. (Hatta anlattıklarından ve gösterdiği resimlerden, ben de burayı listeme koydum.)

Yine Chiara ile buluşmalarımız hep çabasız oldu “Bali magic” sayesinde: Yolda karşılaşıp hasret gidermemizden sonra bir kere kahveye buluştuk, sonra yine Yellowflower’ın eşsiz açık büfe pazar yemeğinde karşılaştık. Mahallemiz evet, biraz ufak ve kendi halinde, yoga hocalarımla ve masörlerimle de sokakta karşılaşıyorum efendim! Chiara daha sonra da eşe dosta arada bir yaptıklarından bir özel yoga seansı düzenledi… Hayatımın en mutlu iki saati olabilir mi acaba? İnanılmaz bir rahatlık veren, minderlerle desteklenmiş restoratif yoga pozlarına giriyoruz, 8 ila 12 dakika pozda kalırken ağır ağır yere doğru açılıyor, yayılıyoruz, aynı zamanda yerli ses şifası uzmanı Didi akıl almaz gonglar ve çanaklar ve kendi müthiş sesiyle açılan bölgelerimize şifa titreşimleri dolduruyor… Ruhum yükseldi gerçekten.
Yoga stüdyomun önünde jamu satan güler yüzlü arkadaşım Ketut ile pek az karşılaştık bu sefer nedense, eski şoförümüz Wayan yok ortada neyse ki, karşıdaki taksi durağı da biraz değişmiş mi ufalmış mı, ondan belki. Yine yanından girip yoga stüdyoma giden, aydınlanmanın ince uzun yolu eşsiz: Görüntülü konuştuğum arkadaşım S’nin ağzı buranın yol olmasına, hatta içinden de yollar ayrılıp bir sürü evlere, mahallelere gitmelerine açık kaldı… Yine birkaç Bali köpeği buldum sevmek için, yolda, kafede, para bozdurucuda. İlk günlerde yüzüme nemlendirici sürmek, gözüme kalem çekmek gibi gündelik alışkanlıklarım için fırsat kolluyordum ama sonra onları da gözden çıkardım. Saçımı neyse akıl edip uzatmışım, başka türlü başa çıkılmazdı. Sıcağa, neme, sineklere de günler geçtikçe alıştım bir nevi. Böylece Ubud daha da bir tatlı oldu.
75 bin nüfuslu kültürel başkent Ubud’da, herhalde bir o kadar da batılı beyaz insan var. Bazıları -çok azı- adayı çok zaman önce keşfetmiş, 70’lerin 80’lerin yogi ve yoginileri. Bazıları “Nedir bu Bali diye ayılıp bayıldıkları görelim, tüketip bir kenara koyalım, bu muymuş diyelim,” diye gelenler. Çoğunluğu ise ya spiritüel olarak, ya bir yaşam oluşturmak için kendini arayanlar: İşler yapmaya çalışan, dijital nomad olmak isteyenler veya yoga eğitimleri alan, spiritüel rehberlik peşinde olanlar…
Aralarında Rio. Adını daha önce de duyduğum Rio (Ubud biraz Alsancak gibi, kendi içinde küçük bir köy, özellikle beyazlar için) ufak çaplı kültürel etkinlikler yapan Usada adlı şalada Budizm üzerine konuşacakmış, tamam, ben de hemen talip oldum tabii. Sonra tasarım dükkanları arasında gezerken karşıma çıkan sanat galerisinde fotoğraf sergisi varmış, o da ne ala. Bu arada önüme gelen bir özgeçmişini okuyorum ki, o da ne, adam yarı Türk! Endonezyalı baba ile Türk annenin 1954 doğumlu, kendini pek Türklükle tanımlamayan, genç yaşlarda Budizmi seçip Bali’ye yerleşen, Budizm hocası ve fotoğrafçı oğlu.
Niye bu kadar Rio anlatıyorum: Sergideki Mount Agung fotoğrafına hayran olup bin bir uğraşla aldım da ondan! Yine bin bir uğraşla yeni evime götürüp bin bir uğraş ve masrafla çerçeveleteceğim ve yatağımın tam karşısına asacağım, Bali’nin en büyük ve kutsal dağı ile uyuyacağım için heyecanlıyım… Bu arada belki de bu sanat alımının getirdiği şevkle bir miktar daha sanat peşinde koşuyorum Ubud’da: İki yıl önce Rüster’s duvarlarında görüp vurulduğum kurt tablosunun peşine haberler salıyorum, beğendiğim bir ressamı temsil eden galeriyi bulup depolar açtırıp eserleri görüyorum, evrene tohumlar ekiyorum bakalım bir dahaki gelişimde bunlardan ne kısmet olur diye…
İşte bir günbatımında Rüster’s terasında oturmuşum, caz trio içerde tatlı tatlı çalıyor, önce Easy Like Sunday Morning, sonra Girl from Ipanema… Otuz yılı geçmiş, Santa Monica’nın kendi halindeki Main Street’inde, o zamanlar çok az benzeri olan sevimli World Cafe’de Los Angeles arkadaş grubumla brunch yaparken dinlediğim Girl from Ipanema’nın üstünden. Nerden, nereye… Baktığım şu devasa bitkiler arasında süregiden derin yaşamı düşünüyorum, son ışıklarla yuvalarına doğru uçan kuşlara bakıyorum, arada sesleri yükselen çekirgeler… Ve baharatlı cin kadehimi, burda olmama izin veren tüm tanrılara kaldırıyorum.
Odamın önündeki havuzdan, hemen üstümdeki her daim esintili terastan, terasta yeni açılmış, smoothieler ve kahveler yapan kafeden çok mutluyum. Ve fakat daha önce iki ay geçirdiğim yerde ve hatta en sevdiğim teras manzarasının arkasında denizin de göründüğünü yeni keşfetmeme ne demeli?! Ne kadar farklı ve ne kadar saf bir yerde olduğuma dair birkaç anı: Outpost personeline bir kutu kuru baklava getirmiştim, birkaç arkadaşıma, hocama getirdiğim gibi. En eskiden tanıdığım Maha’ya verdim, “Hepinize getirdim, bir ufak Türkiye tadı,” diye. Birkaç gün sonra beğenmişler mi diye sordum, Maha’nın yanıtı: “Hmm, bizim için biraz fazla tatlı (gerçekten Bali mutfağında tatlı denen şey yok gibi). Bir iki taneden fazla yenmiyor. Ama ne kadar pahalıymış…” Gözlerimi pörtlettim, “Aa kusura bakmayın, fiyatı üzerinde mi kalmış?!””Yo, biz internetten baktık…”
Yoga stüdyoma giden ince uzun yolda yeni bir yol arkadaşımız oldu, tütsü falan satan Wayan. Her gün selamlaşıyorduk, bir sabah yogadan dönerken sonunda tütsü almaya karar verdim. Aldım, paramı verdim, Wayan parayı ufak tezgahın orasına burasına sürmeye başladı… Aa, dedim, biz de Türkiye’de böyle yaparız! Kadına heyecanla anlatmaya çalışıyorum siftah kavramını, dünyanın öbür ucunda da böyle bir şey var diye, kadın hiç benim kadar heyecanlanmadan normal normal bakıyor bana… Sonra fark ettim, e Wayan köyünden, belki de mahallesinden nadiren çıkan bir kadın. Ona göre dünya bu ve zaten yaptığı siftah hareketi böyle dünyanın her yerinde! Niye şaşsın Türkiye’de de olmasına?
Şehir merkezinde, Ubud Market adıyla yenice inşa edilen, bir sürü pazar tezgahını biraraya toplayan binaya gittim, sarongcuları gezip siparişleri topluyor, o rengi buna, şu rengi ona yakıştırmaya çalışıyorum. Nihayet bir istediğimi bulup alırken satıcı kadın muhabbet olsun diye nereli olduğumu soruyor, Türkiye diyorum, hmm diyor, biliyor musun nerde olduğunu diyorum, yooo… Nerden bilsin?
Bilenler var ama. Masajcılar arasında Türkiye’ye gidip gelenler veya tanıdıkları burada çalışanlar var mesela, hatta ben bir Kuşadası spasında bir Ubudluya da denk gelmiştim. Neyse, bir başka Türkiye bağlantısı daha geliyor: Bir gün, merkezdeki tezgahların arasından geçerek girilen, Sweet Orange Walk adı verilen ufak yürüyüş yolunda geziniyorum. Bu yürüyüş parkurlarında konu her zaman yürüyüşten çok, doğa. Zaten sıcakta yürünemediği için sabah erken gidiliyor, o saatlerde de pirinç tarlaları, palmiyeler, frangipaniler, her şeyde ayrı bir güzellik…
Neyse, canhıraş yeşillere falan ağzımı ayırarak, yaşamın fevkaladeliklerini düşünerek gezindim, birkaç kafe var hepsi birbirinden tatlı, ona mı buna mı gireyim derken yolla aynı adda olana oturdum, bir şey içiyorum. Bir ses geldi, “Candan hanım?” Yok artık… Pandemi sırasındaki çevrimiçi İspanyolca kurslarından tanıştığımız Gonca! Fesupanallah… Bayılıyorum evrenin böyle tuhaflıklarına! O zamanlar Madrid’e gitmeyi planlayan Gonca sonra kaderin bir cilvesiyle Amsterdam’a taşınmış, yeni evlendiği Emre ile balayı ve yoga eğitimi vesilesiyle Bali’ye gelmişler. Allahın pirinç tarlalarının ortasında binlerce olasılığın denk gelmesiyle karşılaşmamızın şaşkınlığını kolay kolay atamadık Gonca ve Emre ile; tekrar buluşamasak da bu deneyim yeterince eğlendirdi bizi.
Beni şaşırtan bir karşılaşma daha, sebze yatakları oldu. Aynı Sweet Orange Warung’un bahçesinde, aynı bizdeki gibi, sebze yatakları ve hatta etraflarında böcek koruyucu kadife çiçekleri. Sonra geniş bahçelerinde kendi yiyeceğini yetiştiren Bali Silent Retreat’te aynı şekilde, tüm sebzeler taşla çevrili yükseltilmiş sebze yataklarında, fasulyeler sırıklanmış, domateslerin ortalarında sulama için karıklar açılmış…
Bu arada retreat etraftaki cangıl testere sesleri dolu, ben çiftçiyim böyle sorular sormam ama soran olursa diye nedeni açıklanmış: Hinduların ölü yakma sezonu imiş, bu nedenle kolay büyüyen x ağaçlarını kesip istifliyorlarmış. Daha ilginci, tesadüfen Bali’deyken yazıştığım Bünyanlı kızlarımdan birinin bana ordaki bir köyün ölü törenini anlatması!
Java’nın İslam’a geçmesinden sonra, yani 1500’lerde Bali’ye göçenlerden değil, yerli Balili olanlara Bali Aga deniyormuş. Bunlardan tabii çok az şimdi karışmalar nedeniyle, adada Bali Agaların yoğun olduğu bölgeler ve birkaç Bali Aga köyü kalmış. İşte bunlardan sadece birinde, ölüler gömülmek veya yakılmak yerine, bir devasa banyan ağacının altına bırakılıyormuş. Ağacın doğal kokusu (banyan kelimesi güzel kokan demekmiş zaten) ölülerin kokusunu bertaraf ediyormuş. Araştırınca resimlerini de görebiliyorsunuz. Kızım da bir televizyon programında görmüş bunu, çok ilginç bulduğundan aklında kalmış. Bakar mısınız, kim nerden neler öğreniyor, ne güzel bir döngü…
Ve buyrun, bilmediğim şeylerden bir demet daha buralardan: sago, soursop, moringa, rambutan, spirulina. Ne bunlar yahu?! Pomelo adını bilip tadını bilmediklerimden, durian zaten buraya gelmeden bilinemeyen, bilince de unutulamayan, sokakları, marketleri kaplayan kokusuyla nevi şahsına münhasır meyve. Bir de şahsen araştırdığım şu taze bilgiyi buyrun: Hindistancevizi bir palmiye çeşidiymiş, diğer palmiye çeşitleri arasında hurma, açai yemişi, betel fıstığı gibi çeşitli meyveler varmış, ya… Hep merak ederdim bu konuyu.
Tropik meyveler kadar Bali’ye özgü şeylerden birine, masaja gelirsek: Hep daha iyisini arayışlarım ordaki ayım boyunca devam etti ve çok güzel bir keşifle sonuçlandı. Daha önceden beğendiğim bir spaya gittim, tamam. Putu’nun ufak, özel stüdyosunda bir yüz kaldırma masajı (muhteşem!) bir ses terapili ful masaj (yine muhteşem ama sonra köri kokum günlerce geçmeyince biraz pişman oldum 🙂 aldım, o da ala. Bir yeni yer keşfedeyim dedim, ziyaret ettiğim pek havalı bir resortun spasından randevu almaya çalıştım, herkes müşterinin yollarına gül dökerken bunlar randevu için depozito isteyince yok dedim sizle uğraşamayacağım… Sonra da yine tavsiye edilmiş çok özel bir resort spasına gidecektim, yemek havuz vs ile bir tam gün ayırmak istedim resorta, ona da günüm kalmadı…
Sonunda haritada tesadüfen dikkatimi çeken, yan sokağımızdaki Tamiang Spa ile sahibi ve masözü Fitriya’ya şans vereyim dedim, aman tanrım, en doğru seçimi yapmışım! Parlak yorumların hepsini hak eden, mütevazı ve tertemiz bir stüdyoda müthiş bilinçli ve profesyonel bir masaj, hem de diğerlerinin beşte biri gibi bir fiyata! İşte keşif budur. Zaten bundan Fitriya kapalı gişe satıyor, sonraki haftaya ancak randevu alabiliyorsunuz, hatta müşterileri haftalık fiks zamanlar rezerve ediyor. Tamamdır, süsü püsü, çiçeklerle ayak yıkaması ve zencefil çayı ikramı olmasa da bundan sonra bir numaram Fitriya.
Bu bir aya sığdırdığım, yedi diyarın kutsal günlerinin üzerinden de bir geçeyim: Sırasıyla sessizlik günü Nyepi, Ramazan Bayramı, Paskalya ve en son da Galungan. Bali’de 210 günde bir kutlanan Galungan ve on gün ardından gelen Kuningan, en büyük bayramlardan. İyinin (dharma) kötü (adharma) üzerindeki zaferi kutlanıyor Galungan adlı günde. Ölen atalar dünyayı ziyarete geldiğinden her yerler, evler tapınaklar ağaçlar sokaklar süsleniyor, sunaklarla dolduruluyor ve ölüler hürmetle ağırlanıyor… On günün sonunda Kuningan gelirken de dönmeleri için sokaklarda çocuklar korkunç yaratıklar gezdirip şamata yaparak onları gönderiyor.
Bu deneyimi ilk Bali seferimde de tesadüfen yaşamıştım, Bali’de olmak için gerçekten güzel bir dönem. Nyepi yani sessizlik gününe de geçen gelişimde tanık oldum. Bu seferki tamamen taze deneyimim, adanın aktif volkanlarından Mount Batur’a tırmanarak zirvede gün doğumu izlemek. Bunun için gece 2’de kalkıp yollara döküldük, grup halinde bir saat kadar araçla yol gittik, karanlıkta fenerlerle dağa tırmanmaya başladık, biraz kolay biraz zor karışık (bir aşamada dört ayak çıkarak kendimizi yukarıya çektiğimiz de oldu), iki saatlik tırmanışın sonunda zirvedeki barakada kahvaltı edip, maymunlarla ve aynı fantastik işi yapan bin kadar turistle birlikte Batur Gölü üzerinde gün doğumunu izledik, yine iki saat kadar aşağı inerek döndük.
Mount Batur ile Mount Agung’un birbirlerini gölgeleyen siluetleri ve göle yansımaları çok hoştu; bir de rehberimiz Margi ile muhabbet. Kintamani’nin köylerinden birinden bir kadın Margi, İngilizceyi turistlerle öğrenmiş. Yol boyunca muhabbette beş çocuğunu ve onları bırakıp giden kocasını, köyünü, eve dönünce pirinç pişirip sonra soğan dikmeye gideceğini anlattı: Margi walk 2 hours home. Margi cook rice.
Son bir fantastik deneyimle toparlayacağım, bunu paylaşmamak olmaz çünkü yedi diyar gezdim, bu kadar komik şey görmedim: Mahalledeki aile bakkallarından birine gittim, taze meyve suyu istedim, sıkılmasını bekliyorum. İki genç adam kenarda oturmuşlar, ellerinde çekirgeler falan bir şeyler yapıyorlar. Anlamadım, seyretmeye başladım: Minik bambu kafeslerden birer birer çekirgeler çıkarıp karton kutulara alıyorlar. Arada da avuç içlerine koyup, mini bir süpürgeyle dürtüyorlar. Sonunda dayanamadım, ne yapıyorsunuz siz dedim… Dövüştürmek için çekirge topluyorlarmış.
Anlamadım?!? Çekirgeleri adamlardan teki Java’dan getirmiş, orada Bali’dekinden daha çok varmış çünkü, toplayıp her birini tek tek kafese koymuş, iki olursa kavga ediyorlarmış çünkü, süpürgeyle de agresifleştiriyormuş daha iyi dövüşsünler diye, sadece erkekler dövüşüyormuş tabii. Çekirge toplayıcı kafeslerini geri götürecekmiş, onun için alıcının kutularına aktarıyorlarmış… Çekirge dövüşü arkadaşlar arasında yapılıyormuş, kazanan para kazanıyor mu dedim, evet üstüne bahis oynarsan kazanıyorsun dedi zevkle konuyu anlatan alıcı… Alıcı iyi İngilizce konuşuyordu, ona toplayıcıyı sordum: Eline aldığında niye kaçmıyor? Onu tanıyorlar çünkü, dedi, doğada olsa kaçar ama onun elinden kaçmıyor. Bu arada adam mini süpürgesiyle şefkatle avcundaki çekirgeyi dürtüyor, ben de kopuyorum tabii… Bambu kafesler de çekirge taşıma kafesi yani, özel olarak bu iş için yapılmış! Ha, bu arkadaşın işi bu mu, bununla mı geçimini sağlıyor dedim, yok yok bu sadece hobi dedi… Adamlar nasıl bir zevkle keyifle çekirgeleriyle vakit geçiriyorlardı, bana da paylaşıp gülmesi düştü.
* * *
Evet, bir Bali macerası daha burada sona erdi. Bazı şeyleri gelecek sefere bıraktım: Syrco Base, Bambu Indah, The Elephant gibi. En baştan beri listemde olan Sayan night market bu kez son dakika golüyle ziyaret edildi, üç kuruşa yemek tezgahlarından ızgara muz yaprağı arası balıklı pilav ve tatlı acı soslu ızgara mısır gibi antin kuntin şeyler yendi. Üstüne de son dakika enerjim taşınca aklımda kalacağına hatırımda kalsın diyerek Nyuh Kuning mahallesi ve Warung Rama, Ubud Raw Chocolate dükkanı, ilginç mimarili Wyah Art Space, Tegallalang pirinç tarlaları, yerellerin fiks menü öğle yemeği mekanı Warung Prima, dev koleksiyonuyla Tonyraka Art Gallery ve şimdi hatırlamadığım bir şeyleri daha listemden çıkarabildim.
Gelecek sefer için kesinlikle yapılmayacaklar listesi de yazılmalıydı tabii sıcağı sıcağına: Yoga Barn / Yellowflower (Chiara ve pazar açık büfesi hariç) / Alchemy’den zırnık almak / merkezde havalı dükkanlara girmek / yeni masajcı arayışı. Yapılacaklar arasında yukardakilere ek olarak Pyramids of Chi’de Ancient Sound Healing seansı, takıcı Blink by Kapi Laur tavafı ve Amed’deki Stairway to Heaven’da bir iki gün geçirmek de var.
Daha önce Bali’nin eksileri arasına yazdığım, iyi şarap ve peynir bulamama, içki azlığı, buz yokluğu gibi şeyleri de zorlamaktan vazgeçtim bu sefer: Burası içki istemiyor, hatta ihtiyaç da duymuyor! Sonuç olarak aldığım tek şişe şarabı bitiremedim ve yanımda getirdiğim bir litre votkamın kalanını da yeni edindiğim Ubudlu genç Türk arkadaşıma hediye ettim. Diğer Bali zorluklarından sıcak ve neme biraz alıştım, zaten her daim ya bir esinti olması ya motora binebilmem beni kurtardı. Sineklerden de sprey alışkanlığımı 24 saate yayarak korunmayı çoğunlukla başardım. Daha ne olsun!
Yine odamın kapısını sadece içerden kitliyor, her yerde çantamı masada, anahtarı motorun üstünde bırakıyorum, kaskı kapatmamın tek nedeni de ani yağmurlar! İnsanın kendini bu kadar güvende hissetmesi bütün sinir sistemini gevşetiyor zaten. Öte yandan, Hindistan’a gittiğimde tahammül edemediğim şeyler burda da mevcut ama ben mi bakışımı onlara çevirmiyorum nedir… Çöp dağları, özensiz yollar, ufak tefek tehlikeler, zaman zaman yılışık taksi şoförleri, darma duman trafik, gün boyu dükkanlarında yerde uyuyan adamlar ve çamurlarda oynayan çocuklar. Var hepsi aslında sanki. Ama üstüne: Bali magic!
Steril bir arabaya binip, yerlere eğilerek sizi ağırlayan Balililer arasında beş yıldızlı resortlarda şımartılmak istiyorsanız, ki isteyen ister elbette, ama buralara kadar gelmeye zahmet etmeyin bence… Onu daha ferah, rahat gidilen yerlerde yapabilirsiniz. İki insanın yan yana geçemediği aralıklarda gelen motora yol verecek, taşrada uyuşuk bir dükkana girdiğinizde üstünüze tırmanan terli küçük kızı kucağınıza alacak, mahalle masözünün tek odadan oluşan süssüz spasında masaj yaptıracak inancı taşıyacak, aile lokantalarında her şeyi tek tek sipariş üzerine yapılan yemeğinizi 40 dakika bekleyecek, meşgul ve korkusuz sokak köpeklerini sevmeye uğraşıp her seferinde yenilecek, sokaktaki delikanlılarla çekirge dövüşleri hakkında konuşacak, hayatında mahallesinden ayrılmamış kadınların sattığı, kocasının ürettiği tütsüleri klimalı dükkanlarda satılan süslü paketlere tercih edecek, scooter ile tapınaklardaki törenlerin, 10 metrelik bambuları motorla taşıyan köylülerin, ahşap ve bambu sanat galerilerinin aralarından geçecekseniz, işte o zaman Bali, Bali tadı taşıyacak. Sıcak, nem, sinekler, susmayan horozlar, yosunlu ortamlar, trafik ve karmaşa, her zaman dört dörtlük ve tam zamanında olmayan şeyler illa sinirinizi bozacaksa, Bali magic sizde işlemeyebilir…
Kocaman bir ayımın sonlarında tam nihayet Bali’ye doyduğumu, dönmeye hazır olduğumu düşünüyordum ki fark ettim, bazı şeylerine doymak mümkün değil: yeşili, sanatı, ahşapları ve bambuları, mangostin, avokado ve acayip lezzetli mini muzları, Outpost ortamı, Bali gülümsemeleri ve gülüşmeleri, scooter ile trafiğin, cangılın, hayatın içinden geçmek, süsleme kutlama ve şarkı söylemeler, masaj ve yüz bakımları, sambal matah ve aman tanrım, avokado smoothie…
Doymasam da ilk defa buralara gerçekten uyumlandığımı hissettim, motorumla, iletişimimle, günlük hayatımla ve evet, nihayet yavaşlamış adımlarımla. Sanırım artık Bali’ye biraz daha yakın, biraz daha Baliliyim. Evet, bu seferle birlikte bu ilişkimi kaşe imza yapabilirim: Bali’ye âşığım ve tanrılar izin verdiği sürece tekrar ve tekrar ve tekrar geleceğim.
(5-2025)