Son derece snob bir yazı okumak üzeresiniz; canım memleketim, biricik halkım, İbo’nun, Erman Toroğlu’nun, Hadise’nin gözünün yağını yiyeyim diyorsanız tavsiyem okumamanız… Ya da okuduktan sonra bana küfrederken silvuple, zarif kelimeler seçmeniz.
Aynı zamanda hem snob, hem umutsuz, hem kendini büyükseyen, hem üzgün bir yazı. Daha doğrusu öyle bir kalem. Dünyanın herhalde en seçkin, tamamen elegan ve sofistike unsurlardan oluşan şehri Paris’ten kasaba pazarına, yolsuzluk operasyonlarına, eski mahkum başkan adaylarına, öldürülen eski karılara dönen, ya da dönemeyen, Araf’ta kalan birine ait.
Her şey kitapçılardan başladı aslında. Sonra patiserilerde devam etti, sokaklarda ve restoranlarda, otobüslerde ve metrolarda. Ayrıca ufak sokakların sevimli dükkanlarında, her köşe başındaki antikacılarda, üzerinde tarihçesi yazılı yüzlerce yıllık bir sürü taş binada. Her şey, bana olmadığım her şeyi hatırlattığında. Kafama vura vura.
Paris’i, bir kez daha çok sevmek üzere çıkmıştım yola. Güzeldi, keyifliydi, leziz pastaları ve etkileyici anıtları ve yürümesi güzel sokakları vardı. Ama esas güzel olanı, insanlarıydı. Çok çok seneler önce, Fransız-Alman arkadaşımın söylediği gibi, “Ortalama Fransız insanı bir entellektüel” idi. İnsanları entellektüel olmanın yanı sıra -ya da belki onun öncülü olarak- zeki, eğitimli, kişilikli, kendinden emin, yaratıcı, çalışkan, gururlu idi. Bir insan olarak kendileriyle, bir ulus olarak Fransızlıklarıyla gurur duyuyordu. İçi boş, anlamsız ve sonuçsuz bir gurur değil, tarihlerini korumaya, üretken olmaya, yaratıcılığı desteklemeye, saygı ve zerafetle yaşamaya yönlendiren bir gurur.
Hepsi bir yana, ya da yine belki bunların sonucu olarak, ortalama Fransız insanı mutlu. Kendileriyle, hayatlarıyla, evleri, köpekleri, işleri, eşleri, çocukları, gazeteleri, lokantaları, marketleri, kazandıkları para, komşuları, sağlıkları, hükümetleri, vb vb vb ile mutlu bu insanlar. Şikayet etme, sızlanma, kabahat atma, kurbanı oynama ve benzeri refleksleri yok. Üstüm çamur mu oldu? Yanlış yere basmışımdır. Az mı para kazanıyorum? Kötü çalışıyorum demek. Çocuğum rezil durumda mı? Bir yerde hatam olmalı… Ama zaten bu az rastlanan bir durum. Daha çok rastlananı, biri bebek biri ufak iki çocuğuyla gezen baba, bağrınıp çağrınmasına gerek olmadan yeni yürüyen çocuğuyla Musee de l’Orangerie’yi gezen aile, hesabı kapışma kavgası yapmadan kahve içen arkadaşlar, eziklik hissetmeden işini yapan temizlikçi ya da gazete taşıyıcı ya da marangoz…
Durun, az durun, şimdi toparlayacağım yaşadığım düşkırıklığı / umutsuzluk / küskünlük / bıkkınlık halini. Şöyle baştan alayım, “Paris seyahatin nasıl geçti?” sorusunun cevabını vermek üzere dökülen kelimelerimi: Paris harika tabii, güzel ve temiz ve şık ve zarif ve kaliteli ve elegan ve sofistike ve zeki bir şehir ve öyle insanlar. Eh tabii netice olarak birkaç günün sonunda insanın sinirini bozmaya başlıyor: Benim şehrim, benim ülkem, benim gazetecim, benim sanatçım, benim vatandaşım böyle değil! Ve asla böyle olamayacak! Daha doğrusu, olmayacak. Çünkü istemiyor, istemeyecek. Çünkü benim “kültürüm”, her ne ise bu benim “kültürüm”(!), bu değerleri değerli bulmuyor… Benim kültürümün değerleri, “Sen avamsın, avam kal,” mottosu çevresinde dönüyor…
Paris şahane, her caddede üç beş adımda bir kitapçı, her ara sokakta bir kitapçı, bir antikacı ve bir de sanat dükkanı veya galerisi, hepsi de gayet güzel iş yapıyor. Bütün kitapçılar dolu, insanlar itiş kakış kitap almaya çalışıyor, sıralar bekliyor, hiçbir kitapçının vitrin kitapları bile aynı değil. Sanat dükkanları çiçek açıyor, çalışanları da, sanatçıları da mutlu ve gururlu, çünkü insanlar geliyor, bedellerini ödüyor ve onların yaratımlarını satın alıyor. Hem yaratımlarına değer veriyor, hem onların refah içinde yaşamasını temin ediyor: Onlar mutlu olmasın da kim olsun! Her yer yaratıcı ürün, tasarım, fikir, vb ile dolu, bizim burun kıvırdığımız şeyler (Hıh! Ne olacak, bunu ben de yaparım!) sanat olarak, yaratıcılık olarak baş tacı ediliyor, hiçbir dükkan birbirinin aynı değil, benzer bile değil.
Ya mimari? Ya sokaklardaki o saygı dolu estetik anlayışı? Parisliler parlak mavi camlı gökdelenlerden neden bihaber dersiniz? Neden başkentin en makbul yerlerinde 3-4 katlı binalar duruyor hala, parayı bastıran ilk uyanık müteahhite satılmadan? Yeni yapılmış bina yanındaki 200 yıllık bina ile aynı taştan, benzer stilde inşa edilmiş. Her üç beş binadan birinin üzerinde, hangi yıllarda hangi ressamın, hangi düşünürün ya da hangi devlet insanının orada yaşadığı yazıyor. Cadde tabelalarında, caddeye bir insan adı verilmişse, o insanın kim olduğu açıklanmış. Olayların olduğu noktalarda plaketler olayları ve kişileri anıyor, onore ediyor. Tarihe şehir ve insanı sahip çıkıyor.
İnsanların her biri tamamen kendinden emin, kişilikli, giyimlerinden seçimlerine her şeyde, yaptığı işi saygıyla ve mükemmel yapıyor, garson garsonluk yapmaktan gururlu, tezgahtar tezgahtarlıktan, otobüs şoförü şoförlükten. Dolayısıyla selam vermeleri, yardım teklifleri, espri yapmaları falan hep içten, hep neşe ve iyi niyet dolu. Kimseden, daha doğrusu kendilerinden ve hayatlarından, nefret etmiyorlar! Ya çocukları? Biri Monet’nin nilüferlerinin önünde düşe kalka yürümeyi öğreniyor, ağlamadan bağrışmadan; bir başkası pusette Rodin’in bahçesinde geziyor… Onları yanlarında gezdiren anne babaları sayesinde tabii. Huzurlular çocuklar, bebekler; saygı dolu, sevgi dolu bir ortamdalar. Kimse kendinden tiksindiği için onlara bağrınmıyor. Hiçbir erkek onların yanında kaba kuvvetle bir dişiyi ezmeye çalışmıyor. Kimse kimsenin poposuna, bacağına, memesine bakmıyor. Kimse kimseyi kıyafeti nedeniyle rahatsız hissettirmiyor.
Biz ne halt yiyoruz? Her türlü kaliteyi, yaratıcılığı, zerafeti ve özgürlüğü kötüleyerek taponluğu, sıradanlığı, banalliği, uyduruk ve geçici her şeyi bağrımıza basıyoruz. Biz buyuz diyoruz, banaliz ve madem banaliz, banal olmaktan mutluyuz. Gelişmeyi, değişmeyi, evrilmeyi ve farklı olmayı aşağılık bir şey, şerefsizlik sayıyor, aslında korktuğumuz her yeniliğin, her değişikliğin, aşina olmadığımız, kaba kuvvetle, küfür ve aşağılamayla korkutup susturup yok edemediğimiz her şeyin şeref, onur, erkeklik, güç gibi ilkel kavramlara ters olduğunu beyan ediyoruz. Asla daha iyi olmaya çalışmıyor, daha iyinin, daha güzelin, daha renklinin, daha zenginin yolunu yordamını gösterenin ağzını burnunu dağıtıyor, “Bizim kimseye ihtiyacımız yok, biz bize benzeriz, biz böyle iyiyiz!” diyoruz. Özgürlükten, her bireyin kendini ifade etmesinden öcü gibi korkuyor, bizden en ufak bir farkı olanı yapabildiğimiz her şekilde ezmeye çalışıyoruz. Kafayı çalıştırmıyor, vücudu dahi çalıştırmıyor, sonra da hiçbir hak ettiğimizin bize verilmediğine efkarlanıp birbirimize ağlaşıyoruz.
Zaten geride başlamışken, zaten 1-0 yenik başlamışken maça, şimdi “modern çağda” tamamen geriye doğru giden bir yolu benimsemiş ülkemiz, kolayı, basiti, sıradanı, bildiğini, sadece bildiğini seçen cahil ve yoksul insanımız, insanımızı cahil bırakıp sömürüp manipüle etmeyi temel politika olarak benimsemiş politikacılarımız ile biz nerdeyiz, Paris nerde?..
Peki sen, ben, bu yamukluğun neresinde yer alıyoruz? “Aa yok biz bu taponluğun içinde, bu banalliğe ait değiliz!” deyip onlara, yani insanımıza ve memleket gerçeğine burun mu kıvıracağız? Yoksa kendimizi, bütün formasyonumuzu, rafinasyonumuzu, sofistikasyonumuzu bir kenara bırakıp memleketim gerçekleriyle mi hemhal olacağız? Onların arasında, onlardan biri gibi mi yapacağız? Hangisi doğru, hangisi daha gerçek, hangisi daha geçerli?
Çok acı, gerçekten, bir insanın bunca sevdiği ülkesi, şehirleri, köyleri, denizleri, insanları, tarihi, güzellikleri, insani nitelikleri, milli hasletleri varken bunlara kendini bunca uzak, bunca yabancı, yabancılaştırılmış hissetmesi. Hissettirilmesi. Bu ülke beni tükürüyor gibi hissediyorum. Uzaklara. Şimdi tükürüyor beni, daha önce böyle değildi çünkü. Tam o değişim evresini yaşadım ben, ben çocukken bu ülkede caz dinleniyordu, Türkçe’yi düzgün kullanmak önemliydi, kitaplar çıktığında insanlar birbirine bahsediyor, konserlere gitmek, sergileri görmek, bir enstrüman çalmak, yabancı dil konuşmak, yeni bir yer görmek, farklı bir şey yemek falan makbul kabul ediliyordu. Sonra… sonra böyle oldu işte. “Ben öyle kitap falan okumam!” diye burun kıvırarak meydan okuyan insanlar oldu. Olduk.
Ben, doğruya doğru arkadaş, kendimi orada daha uygun hissediyorum. Feci bir şey, ama doğruya doğru, orayı daha iyi anlıyorum. Oradaki derin ve elegan ve sofistike unsurlar -kültür, sanat, insanlar, medeniyet, insanlık, kalite, özgürlük, kalkınma, saygı, vb- benim ruhuma daha çok hitap ediyor. Mikrofon uzatılarak mutluluğun sırrı sorulduğunda yamuk yamuk bakıp, “Onu benimnen garı bilir, sen ne anlaycan gi?!” diyen adam değil. Oğlu gözaltına alınmışken emniyet güçlerinin başındaki görevinden istifa etmeyen adam ve onu istifa ettirmeyen adamlar değil. Gününün çoğunu başkalarını süzüp kınayıp yargılayıp çamur atmakla geçiren, sonra da elalemin ne şanslı ve kendisinin ne mağdur olduğunu anlatan adam değil. Evini geçindiremediği parayla sarhoş olup, eve dönüp karısını döven adam değil. Kendisine yar olmayan ya da kendisini reddetmiş kadını bir daha gün yüzü görmemeye mahkum eden işkenceci ve katil adamlar değil… Bunlar değil, benim kendimi ait hissedebileceğim toplumun unsurları. Bende mi hata şimdi?
Bu fazlaca derin konuyu, belki ömrümüzün kalanı boyunca irdelemeye, hatta yaşamaya devam edebiliriz sanırım. Şimdilik, bu umutsuz kulunuz, bu pas-Parisienne ya da faux-Parisienne kulunuz şöyle farklı bir yaklaşımla toparlasın, memleketinde değeri sıfırın altında olan bu emek ve entellekt ürünü yazısını: “(…) Hiç yanında durmak istemediklerimiz aslında toplumsal bilincimiz; hepimizin içindekiler birikiyor, karşımıza böyle nefret edilesi bir hal olarak dikiliyor (bunu da Eckhart Tolle’den öğrendim); dolayısıyla ne kadar az sinir olursam o kadar her şey / herkes düzelir…” diye yazmış benimle aynı hisleri paylaşan E… Doğru aslında, verimli bir bakış açısıdır: % 100 evet; kabul etmeden hiçbir şey etkisiz hale gelmez: O halde şimdi, Parisli olabilmek için, -yok, bu kısmı espri, Parisliler gibi olabilmek için doğrusu- haydi hep beraber: Kendi içimdeki ilkele evet, kendi içimdeki kurban rolü oynayan zalime evet, kendi içimdeki uyanığa, kendi içimdeki saygısıza, kendi içimdeki cahile, kendi içimdeki görgüsüze, kendi içimdeki eziğe ve banale ve zevksize evet! Haydi hep beraber, önce evrime, sonra Saint Germain’e…
(Aralık 2013)