…Göğsüne bir şeyler bastırır. Herşey üstüne doğru yuvarlanır sanki evde. Bir şeyler kırılır, bozulur durup dururken, bozulmayan da gözüne batar. Ne yapsan olmaz, çaya bir yaprak nane atarsın, köpeklerine en sevdikleri bisküviden verirsin, annene telefon açarsın, yine olmaz. Kalkıp gidersin sonunda: dağa. Eskiden gidemezdin, oturur yollara bakar ağlardın, şimdi gitme zamanı diye. Şimdi: gidersin.
Uyunmayan gecelerin sabaha karşılarında, huzursuz, cesaretsiz, ruhsuz, ‘senden geri kalanlar’ olarak oturur kalırdın. Henüz bir ‘hayatın’ın olmadığına, hayatın çok başka bir şey olduğuna, esas, evet en hakiki hayatın işte bundan, yahut şundan sonra başlayacağına inandığın zamanlarda. Hiçbir şeyin yerine oturmaması için farkında olmadan daha uygun bir kılıf yaratılabilir miydi? Daha hayatını ortaya çıkartamamıştın, tam da şimdi başlıyordun, gitmek kaçmak olurdu şimdi… Gidemezdin, gidemediğini bilir, “gitmiyorum,” derdin.
Sabah erken, daha sinekler uyanmamışken ve (Melih Cevdet’in ruhu şad olsun) develer cigara içerken, çıkarsın dağa. “Dağa çıkıyorum,” diye düşünmek bile bir coşkunun ipucunu verir gönlüne, bir ferahlık kıyısından. Dağlar özgürlüğü temsil eder, aşılan zorlukları, ulaşılan zirveleri, daha uzağa gitmeyi, daha bir başına olmayı. Ruhunun, bedenine en yakın olduğu saattir o saat. Daha gündelik dünya ile kirlenmemişsindir, rüyanın devamı gibi, bedenin yok gibi, bembeyaz ışık saçan ruhunla doğanın koynuna girersin sıcak sıcak.
Sonra ver elini toprak kokusu. Ver elini sabahlıklarını toplayan karınca, uykudaki çiçekleri söğen dev arı, kırışıklıklarını düzelten yapraklar, günaydın yeşiller, son papatyalar, gelincikler, gülibrişim veya patlangaç kokusu. Yavaş yavaş çıkar sıcak, sen şekil almamış bir ruh gibi taşlara akarken. Artlarında henüz serin yılanları barındıran taşlar. Güneş çıktıkça onları da salıverecek taşlar. Binlerce yıldır var olan, neler geçirmiş taşlar.
Bir şahin çıkar aniden. Şahinler hep aniden çıkar zaten, birden bitiverirler tüm alacalıklarıyla mavi göğün ortasında. Çıktığı anda dağın tek hakimi. Kanatlarını kıpırdatmadan süzülürken bir veya iki keskin çığlık atar. Çok uzakta, yüksekte olmasına rağmen sana selam verdiğini düşünürsün. Bakışları senin üstündeymiş gibidir. Takılır gözün, bakışınla ona akarsın sanki, onunla dönersin derin mavide usulca yitip gidene dek. Şahinler gözden yitmeden bırakılmaz.
Sonra bir sincap hoplar önünden, su içtiği yalaktan ağaca doğru. Gövdesi deliklerden oluşan belki bin yıllık bir zeytindir sincabın anası. Onu besleyen, barındıran, hayatta tutan. Bir taşın, bir yılanın, bir çiçeğin ya da çiçeğin altından göz kırpan meyvenin peşine takılır, alır başını gidersin. Zaten aslolan ‘alıp başını gitmek’tir. Bir kokunun peşine düşersin, karşına bir tapınak çıkar. Tapınağa girersin, karşına yılan çıkar. Yılandan kaçarsın, kelebeklerin arasına düşersin… Nereye yoktur dağda, ne zaman yoktur, niçin hiç yoktur. Herşey orada ve o anda. Oluyorsa oluyor. Varsa var. İşte o kadar. Herşey, kendinin açıklaması.
Gerçeği kavrarsın. Ya da: Gerçek seni kavrar… Hah, işte bu, dersin. Bu kadarmış hepsi, her şey. Genişlersin, şöyle bir ferahlık gelir üstüne, bir hafiflik.
(2004)