Müzikle gece, yaz, tarih, yıldız birleşince başka ne oluyor ki zaten? Orda bizi başkalaştırandan farklı bir şey mi, tapınaklarda tapınılan?
Çeşme Kalesi’nde bu gece saksofonlar, kemanlar, viyolonseller var; Chick Corea, Mozart var, notalar, kale burçları, deniz, bayrak var. Güneş az evvel batmış, ufukta mavinin üzerinde gurup kızıllığı var… Tanrının ışığı, bu gece burada parlıyor. Tanrının ışığı bu gece bir başka parlıyor. Chick Corea dokunduğunda piyano başka bir şey oluyor, bedenleniyor, şahlanıyor, her yerde her şey haline geliyor. Chick Corea piyanoya dokunduğunda biz başka bir şeyler oluyoruz, bedenlerimizden sıyrılıyoruz, yok oluyor, sonra -başka bir türlü- var oluyoruz. Keith Jarret’ın anlattığı, “kişiliğini yitirme ve özünü bulma” hissi.
Tanrı Chick Corea’yı korusun! Tanrı Keith Jarret’ı korusun! Tanrının varlığı Çeşme Kalesi’nde (de) daim olsun.
(İzmir Festivali kitapçığını kaleme alanların ifadesiyle) “Chick” ya da “Sayın Corea”!.. Piano Improvisations I ve II’nin yaratıcısı. İki gün içinde, herhalde -anlaşılan- birer kayıtla. Noon Song, Expessions. İnsanın içinde bir yerde, elini uzatıp dokunuverdiği bir yerde hazır duruyor olmalı o müzik, birer kayıtla mükemmel olarak bize ulaşan. Eminim o da Keith Jarret gibi, müziği yaratanın kendisi olmadığını, Yaradan olduğunu, kendisinin sadece araç olduğunu biliyor. Ve müziğin kendi içinden akmasına izin veriyor. O da hak ediyor, gönlümüzün ta derinlerinden gelen o şükranı: Thank you for the music!
Ve işte çaldı 5 Temmuz gecesi Chick Corea, Mozart için bestelediği senfoniyi, kendi grubu ve Alman oda orkestrasıyla. Dünyada ikinci veya üçüncü çalınışıydı bu senfoninin. Sonra kıtalar için bestelediği cazımsı-klasikimtrak parçaları çaldı. Espriler yaptı, hoşluklar yaptı. Rüzgarla uçan notalarını yerlerden topladı, kimseye çatmadı. Bir kıtanın notalarını bulamadı, “the lost continent!” diye latife etti. Sanki piyanoyu çalmıyormuş da o ses zaten orda duruyormuş gibi, o ses oraya aitmiş gibi durumlar yarattı. Bise sevinerek geldi, öpücüklerle gitti. Seni seviyoruz Chick Corea! İyi ki varsın Chick Corea!
Seni de seviyoruz Anadolu. Ne güzel, ne zengin, ne besleyicisin. Ne şanslıyız, bu kadar güzelliğin arasında yaşama hakkı veriyorsun bize. Kaleler, amfitiyatrolar, antik şehirler, kiliseler, tapınaklar, arenalar, agoralar ve daha neler neler veriyorsun. Görmekle, yaşamakla bitiremiyoruz güzelliklerini: Neler gördük diyoruz, sonra bakıyoruz, bir gece vakti Efes’in en güzel köşelerinden Celsus kütüphanesinde bulunmamışız hiç… Olacak şey mi, diyoruz, bunu nasıl kaçırmışız şimdiye kadar?
Fosilleşmiş bir şehir gibi Efes, çok şık bir şekilde aydınlatılmış. Girişteki turnikelerden sonra bizi günümüze bağlayan bir görüntü kalmıyor; alacakaranlıkta yollar, sütunlar, lahitler, tiyatrolar, basamaklar ve kapılar, sanki az evvel canlıymış da kızgın bir perinin sihirli değneğiyle taş kesilmiş gibi. Üzerinden geçmiş milyonlarca ayakla aşınmış mermer yer karolarının üzerinden şimdi de biz geçiyoruz. Tarih onbinlerce yıl sonra bizim ayaklarımızla aşınmış mermerlerden de bahsedecek mi?
Celsus kütüphanesi kucağını açmış, oraya sandalyeler doluşmuş, giriş kapılarının boşluğuna, basamaklarının önüne kemanlar, viyolalar, kontrbaslar yerleşmiş. Bir tarafta gençler, bir tarafta yaşını almış olanlar. Benim göz hizamda yer alanlar gençler: Onları süzüyorum. Simsiyah, şık giyinmişler, çoğu atkuyruklu, ince uzun kolları çalgılarının yayları gibi uzuyor.
Çocuklarımızın böyle işleri olsa… Çalgılarını yüklenip dünyanın her yanına gitseler, şık siyah kıyafetlerini giyip tarihi, etkileyici mekanlarda masum insanları büyüleseler. Tarihe tarih katsalar. Buna özenseler. Her çaldıklarında derinleşseler, devleşseler, her alkışlandıklarında gözleri biraz daha parlasa. Sıradan, normal bedenleriyle, parmaklarının ucunda ya da gırtlaklarının derinliklerinde sıradışı bir güçleri olsa: müzik…
Moskova Musica Viva Oda Orkestrası müzisyenlerinin arkasındaki kütüphane kapılarından fışkıran ışık, insanları değilse de bakışları içeri davet ediyor. Celsus kütüphanesini düşünüyorum, içinde neler barındırmış olduğunu, kimlerin bu binadan nasıl faydalandığını. Bir bilgi yuvası için ne emek sarfedildiğini, o oymaları, sütunları, dev taşların kusursuz işçiliğini. Burda, geçmiş ve mevcut medeniyetin kucağında bir kez daha biz Türkler ve diğer beyaz Avrupalılar bir arada otururken nasıl olup da kütüphane kavramının bize bu kadar yabancı düştüğünü düşünüyorum.
Seattle Halk Kütüphanesi’ni biliyor musunuz? Ben biliyorum, tesadüf eseri tabii, ve maalesef diyorum, çünkü umutsuzluğa sebep oluyor. Seattle ABD’nin büyük şehirlerinden bir tanesi. Yakın geçmişte açılan Seattle Halk Kütüphanesi dünyanın en önemli mimarlarından ikisi tarafından tasarlanmış. Cam ve çelikten, çarpıcı, çekici bir dış görünüşü, toplam on katı, yer altı otoparkı, toplantı odaları ve dört kat dolusu kitapları var. Ücretsiz internet olanağı sağlayan 500 bilgisayarı, büyük bir lobi-salonu ve onuncu katın tamamını kaplayan, muhteşem körfez manzaralı devasa bir okuma odası da var. Her şeyi istediği kadar kullanmak şehir halkına ücretsiz elbette. Bir de -sıkı durun!- Seattle’ın bir “şehir kütüphanecisi” var. Niçin biz, bu toprakların, bu medeniyetlerin çocukları, bugün hala bu toprakların en iyisini alan biz, böyle bir kütüphaneyi tahayyül bile etmekten yüzlerce ışık yılı uzağız?
Celsus Kütüphanesi düşündürüyor, hayal ettiriyor. İnsanın koşarak çıkıp dev bir kütüphane inşa edesi, içini tıkabasa doldurası geliyor. Bir keman kapıverip içini dökesi geliyor. Selviler, arka planda alçalan ay, arada koşturup miyavlayan kediler, girintilerde uçuşan yarasalar. Mozart’tan Bach’a geçilmesini Bach boyunca havlayarak protesto eden köpek. Gecenin sonunda kral yolu ardında batan koyu turuncu ay, sessizlik, dağların tokat gibi karanlığı.
Müzik mi? Evet, müzik de çaldı. Güzeldi.
Yazı, resim, müzik hayatın kendisi değil, ama ona çok yakın bir şey…
(Temmuz 2006)