Dün gece, geceyarısına yakın, köyde bir tur atayım, biraz yürüyüş yapayım dedim… Çok severdim bu sokakları, hele geceleyin. Sonra uzak düştüm, bir sebep olmadan, hedef olmadan yürümez oldum. Oysa öyle olmaz ki! Burası köy: Biraz boş boş yürüyeceksin.
Önce çarşının olduğu üstü kapalı sokaktan geçtim, karanlık; köşede bakkal İsmet’le selamlaştık, Bozo’yu çekiştirdik. Yemek veriyorum, yiyor ama hep insanlardan korkuyor, dedi, dedim o artık yaşlı bir köpek, her şeyden korkuyor, olacak o kadar, bundan iyisi Şam’da kayısı! Şikayet sevmiyorum, olumsuzluklardan, keşkelerden uzak duruyorum bu sıralar… Her şey, olduğu gibi işte. Bizim yaşlı teyzelerin kekik, kantaron yağı falan sattığı yol ayrımından yukarı çıktım.
Erdem Pansiyon’un köşesi. İzmirli haydutun bir gece yarısı BMW’siyle gelerek, pansiyonun sahibi ve köyün delisi Targu’nun burnunu ısırarak koparttığı ikiz çeşme. Erdem Pansiyon, deli meli o zamanlar her akşam Targu tarafından mumlarla süslenen muhteşem terası, taş zemini, terasa sarkan meyve ağaçları, sediri ile bir cennet köşesiydi bana. Yanındaki ufacık, oda kadar bahçede Hasan’la Şule babaanneleriyle büyürlerdi, seslerini dinlerdim hep, dünyanın en güleryüzlü çocuklarıydılar. Büyüdüler, birkaç sene evveldi Hasan Şule’yle çıkan çocuğu döverek hastanelik etti.
Aşağı bakıyorum, Erdem’in terasından görülen eski, küçük, hakiki köy evlerine. İşte şu pencereden sarkarak bir genç kız, “Abbooovvv!” diye haykırmıştı bir yaz akşamüstü; düğüne giden konvoyun çoktan kalktığı haberini alınca ellerini yüzüne bastırarak: “Abbooovvv!” Terasta koca yeşil eriklerin altında seriliyordum ben, kuşların kavga ederek bahçeye düşmesini izliyordum. Karşıdaki bahçe kapısından küçük Osman çıkardı debelenerek yürümeye; sokağın bütün kadınları, Oşşmaaan, Oşşmaaan diye seslenirlerdi… Ne yaptı Osman acaba, görsem de tanımam ki.
Ama hemen yandaki harabeyi görünce içim cız etti, o güzelim Şirince evini, yok zeminini kazarak (kötü ruhlar büyüler saklamışlar!) yok çatı merteğini keserek (karanlık enerjilerle bağlantılarını kesmek gerekirmiş!) zaman içinde yerle bir eden deliye bir küfür salladım. Ha, bir de yan binanın tepesine kükürt torbaları atardı, o evdekilerin “kötü enerjilerinden” korunmak için…
Neyse ki hemen bitişiğindeki Pınar ablanın evi yeni restore edildi, bir yakını almış, hem elden geçirmiş, hem istediğinde gelip kalabiliyormuş Pınar abla da. Karşıyakalı bir yaşlı kadın kendisi, Targu’nun annesiyle ahbaptı, o vesileyle almıştı bu evi, çok severdi Şirince’yi. Geçen seçimde gördüm oy atmaya geldiğinde, iyice yaşlanmış, biraz kopmuştu gerçeklerden. Annesini Şirince mezarlığına gömdürmüştü ta o zaman öldüğünde.
Ee, iki adım attım bu sefer de Diva Pansiyon yazısı bir rahmetli anısıyla karşıma çıktı?! Köy halkının hiç çekinmeden Kekilli dedikleri Vedat bey, güzel üstü açık cipiyle, hemen her gün durup zeytinlikleri seyrederek gazete okumayı sevdiği köy yolunda geçirdiği trafik kazasında önce felçli kaldı, sonra aramızdan ayrıldı… Bir bayram günüydü, sâlâsını duydum evde, “Ahhhh,” dedim, “o iyileşecekti oysa, bekliyorduk!” Üzüldüm, dua ettim arkasından. Karısı daha ne kadar uğraşır acaba bu pansiyonu işletmekle, ne zaman satar ederinin üstünde bir fiyata, İzmir rahatında emekli hayatına geçer?
Hemen köşede, yine rahmetli tüfekçi Orcan’ın evi. Bir iki kere, daha av hayatıma başlamadan, tüfek sorunu için tüfek göndermişliğim vardır. “Anadın mı,” dermiş Orcan sürekli, iki kelimenin biri: Gidiyoruz, anadın mı, yoldan karşımıza, anadın mı, iki tane domuz, anadın mı… Taklidini yaparlardı, gülerdik çok. Hemen yukarda, asmalı avlulu moderen evinde İlhan abi güzel kızı Aleyna’yı yetiştirdi; sonra Selçuk’a gittiler: Köylüler Selçuk’a gitmeyi sınıf atlamak sayar, şöyle bir gururla dikelirler, “Selçuk’a taşındık artık,” derken. Üzülürüm hep.
İlkanların pansiyon, yeni restore edilen eski kilise, İlkan’ın güneşin alnındaki araba camlarına serinlesin diye su tutarak art arda üç arabanın ön camlarını çatlattığı otopark. Antikacı Zeki beyin (söylemek istemiyorum ama o da rahmetli aslında!) oğlu Umut’un keçe dükkanı yaptığı, Meral ablanın eski Eren Şarapevi. Grek Kafe, en ilk Şirince anılarım. Bu sokaklar, altındaki aralıktan gidilen Şirince Evleri, masal bahçesi gibi, çeşmesi, at arabasıyla, terasıyla.
Ama hepsinden önemlisi, bir akşam öylesine yürürken kendimi dünyanın en huzurlu, en güvende insanı hissettiğim yerler, bu sokaklar. 10 sene mi oldu, 12, 13 mü? Hayatımda o kadar huzurlu, o kadar güvende hissetmemiştim hiç kendimi. Büyükşehirden geliyordum. Herkesin acelesi vardı orda, art niyetleri vardı, çemkirmeleri vardı. Öylesine ağır ağır dolanarak yürümek, sokakta karşılaştığın karaltıya sakince “İyi akşamlar,” demek, evinin önünde oturanla kapının yanındaki ağaçtan konuşmak, bir sincabı izlemek, bir domuzu dinlemek yoktu. Bu sokaklarda tanıştım bunlarla. Minnettarlığım sonsuz.
Sonra geçen gün, şunu yazmışım notlarıma:
I am, as I am, where I am.*
*Ben’im, olduğum gibiyim, olduğum yerdeyim.
Bir röportajda sormuşlar, “En çok ne zaman mutlusunuz?” Düşündüm: Şimdi, ve az evvel, ve biraz sonra. Köpeklerimle oynarken, güneşin batışını izlerken, yıldızların parlaklığını görürken, bağıran tilkiyi dinlerken, lavantalara, rüzgarda salınışlarına bakarken, domatesleri sularken, güzel bir ezan okunurken… Ama en çok, günün sonunda tek bir kuşun yuvasına doğru uçuşunu izlerken.
Ben olduğum için, olduğum gibi olduğum için, olduğum yerde olduğum için hayata minnettarlığım sonsuz.
(Haziran 2015)