Herkesin ve her şeyin daha fazla, daha yeni, daha parlak, daha daha olmak için çırpındığı dünyamızda sadeleşmeye, azalmaya, hafiflemeye çalışanlar da var… Peki ama, ne zorları var?! Her şey elimizin altında, her şey elde edilebilir, her şey tüketilebilir ve yenilenebilirken sade yaşamın ne anlamı var?!
Yirmi sene kadar önceydi, Sex, Lies and Videotape filminin ana karakteri kara gömleği ve kara pantalonuyla hayatıma girdiğinde. Başka kıyafeti yoktu, evine eşya almıyordu, bir şeylerin peşinde koşmuyordu. Az konuşur, az yer, az yere gider ve az şeyle uğraşırdı. Hayatını bütün kalabalıklardan arındırmıştı, sebebi ise zamanında bir ihanete uğramış olması. İşte ta o zaman, modern hayatın çarklarında doğal olarak yapay bir mutlulukla çevrilen ve “daha fazlasını isteyen”leri temsil eden ev sahibi-arkadaşına şöyle demişti Graham: “Ne kadar çok anahtara sahip olursam hayatımın o kadar karmaşıklaştığını anladım. Şimdi bir tek arabamın anahtarı var elimde. Eşyamı arabama doldurup geziyorum ve mutluyum.”
1980’ler, 1990’lar, ifratın tanımı 2000’ler… Sanırım biz de tüketim kültürünün hepimizi mazot olarak kullanmak üzere saldırdığı –ve bir ölçüye kadar başardığı- onlarca yılın ardından, Graham’ın yoluna girmekteyiz yavaş yavaş. Sanırım biz de, hayatımızı işgal eden her detayla ruhumuzun bir parça daha dağıldığını artık fark ediyoruz ve hayatımızı sadeleştirmenin faydalarına uyanıyoruz. O yüzden modern hayatın göbeğinde birer vaha olarak ortaya çıkan sade yaşam grupları giderek artıyor, genişliyor, duyuluyor. Kredi kartlarının sayısını indirmeye çalışanlar, cep telefonundan vazgeçenler, giyecek alışverişini ihtiyaçlarla kısıtlayanlar gibi “başlangıç aşamasında” sade yaşamcılardan, buzdolapsız hayata geçen beyaz yakalılar, yalnız kendi ürettikleriyle kavrulan çağdaş çiftçiler, New York’un 5. Cadde’sinde elektriksiz yaşayan aileler gibi uç noktalara ulaşanlar…
Dövüş Kulübü de epey uyandırmıştı bizi aslında. Ya da ben öyle sanmıştım. Tyler Durden’ın Kargaşa Projesi beni epey sarsmıştı, hatta epey sarmıştı. “Sahip olduğumuz şeyler gün gelip bize sahip oluyor / güvende olma ilüzyonu / yaşam tarzı saplantısının yan ürünleri / beyaz yakalı köleler / reklamcılar yüzünden arabaların ve giysilerin peşinden koşmak / nefret ettiğimiz işlerde çalışıyoruz ki ihtiyacımız olmayan saçmalıkları satın alabilelim / hayatımız bir büyük depresyondan ibaret”… gibi ifadeler yenilir yutulur değildi. İçinde bulunduğumuz duruma büyük ekrandan bakınca ne kadar acıklı halde olduğumuz anlaşılıyordu. Herhalde oracıkta, o sinema salonundan çıkıp tüm kredi kartlarımızı kesecek, İkea mobilyalarımızı pencerelerden fırlatacak, telefon hatlarımızı koparacak ve otomobilimizi ateşe verecektik. Heyhat! Öyle olmadı, ertesi sabah kalkıp gözlerimizi ovuşturarak yine koşa koşa gittik, kübik işyerlerimizi ve AVM’lerimizi doldurduk, bolca aldık-verdik, sattık-kattık – tek değişiklik olarak daha neşeli filmler izlemeye karar verdik…
Seneler evvel, Genç Bir İşadamına kitabını yazan, sistemin en iyi ürünlerinden olup da bir ara kısa devre yapan Emre Yılmaz da benzer şeyler anlatmıştı aslında, epey de ses getirmişti – ama anlaşılan getirdiği sesler sadece inanmazlıktan kaynaklanmış olmalı ki çarklar aynı hızla ve umursamazlıkla dönmeye devam etti. Öyle ki, 10 yıllık iş hayatını tasfiye ederek kitabı yazan, iş dünyasını yerden yere vuran zat bile bir süre sonra aldığı cazip teklifler üzerine çalışmaya, kazanmaya, tüketmeye ve tükettirmeye geri dönmüş, diye duymuştum!
Japonlar içinse birkaç yıllık bir “moda-kavram”dan çok daha ötesi, sadelik. Çok yaygın bir felsefe olan wabi sabi adlı dünya görüşünden bahsediyorum. Japon kültürünün yapı taşlarının biraraya gelmesi ve başta estetik olmak üzere hayatın birçok alanına yansıması: Asimetrik, basit, kaba, mütevazı, samimi, doğal olan ‘wabi sabi’dir. Detay, gösteriş, gerekenden fazlası, yapaylık, çaba ise yanlış yolda olunduğunun işaretidir. Wabi sabi’de varoluşun üç işareti, hayatın üç basit gerçeği bulunmalıdır: kalıcı olmama, mükemmel olmama, bitmiş olmama. Bu basit ve sade gerçeklerle de var olan her şey -insandan maddeye, ilişkiden başarıya- tarif edilebilir zaten: Hiçbir şey kalıcı değildir, hiçbir şey mükemmel değildir, hiçbir şey bitmiş değildir. (Bu paragrafın da mükemmel olmadığı ve bitmiş olmadığı gibi – neyse ki kalıcı da değil… Şaka bir yana, derin Japon kültürünün derin felsefelerinden birini bir paragrafta toparlayabiliyor olsam zaten şu anda Pulitzer ve Booker ödüllerimin kalabalıklaştırdığı bir odada yazıyor olurdum, ki durum öyle olmadığına göre…)
‘Başkasının pirinci’ne mahkum
“…Sizlere birşeyler anlatmak istiyorum; sizin durumunuz, özellikle dünyada ve dıştan gözlendiği kadarıyla hayat şartlarınız ve gidişatınız konusunda, nasıl olduğu, şu anki kadar kötü olmasının gerekli olup olmadığı, düzeltilip düzeltilemeyeceği… Her yerde, çarşıda, resmi dairelerde, tarlada insanlar binlerce olağanüstü şekliyle kefaret ödüyorlarmış gibi geliyor bana…
… insan boş işler için çalışır. En değerli varlığı toprağa gömülerek çürümeye terk edilmiştir. İnsan sanki alnına yazılmış bir iş olarak, eski bir kitapta dendiği gibi güve ile rutubetin çürüteceği, hırsızların arasına sızıp aşıracakları hazineler yığmayı görev edinmiş. Ahmakça bir hata yaşadığını er geç öğrenecek…
…İnsanların çoğu yalnızca cehalet ve yanılgıları yüzünden, hayatın ilgi gösterilecek sahte alanları ve aşırı ağır işleri ile o denli meşguller ki, daha güzel meyvelerini toplayamıyorlar. Aşırı didinmekten elleri meyve toplayamayacak kadar hantal ve titrek. Gerçekten, günümüz çalışan insanı bugünü yarına bağlayan bir bütünlükten yoksun, hemcinsleriyle en insani ilişkilerini dahi sürdüremiyor… Bir makine gibi çalışmaktan fırsat bulamıyor…
…ne sinsi ve kötü bir ömür sürdürdüğünüzü çok açık görebiliyorum; her zaman son sınırınıza gelip dayanmışsınız, yeni bir işe girişmek ve borçlarınızı ödemek çabası içindesiniz, çok eski bir tabirle, Romalıların aes alienum, başkasının pirinci dedikleri paralarla yine de yaşıyor, ölüyor ve başkasının pirinci ile gömülüyorsunuz…“
Bu satırlar bana ait değil. Haşa! Henry David Thoreau’ya ait. ABD’nin doğu kıyısındaki ormanların içinde, Walden Gölü’nün kıyısında 1845 yılında yazılmış. Harvard Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra farklı düşüncelerle farklı bir yöne sürüklenen Thoreau kendi kendine yeterli olduğu bir düzen kurarak, Walden’da kendi yaptığı kulübede 2 yıl 2 ay ve 2 gün yaşamış. Cümlelerinden anlayacağınız gibi daha o zamandan insanoğlunun bu “daha fazla saplantısı“nı tesbit etmiş. Bizse yüzlerce yıl daha uyuyarak bu saplantının köküne kadar suiistimal edildiği bir küresel düzen kurulmasına göz yummuşuz.
Netice: Hep isteyen, hep talep eden, hep elde etmeye çabalayan, daimi tatminsiz ve mutsuz bir toplum. (Bu tabii, temel gereksinimlerini karşılayabilen toplum katmanları için geçerli bir şımarıklık. Günlerini bu temel gereksinimleri karşılamak için debelenmekle geçiren katmanlar, bu saptamaların muhatabı değiller – ve zaten bu saptamaları üstlerine alınmayacak kadar meşgul ve hatta alınması gerekenlerden de çok daha mutlular!) Daha fazlasıyla bir türlü mutlu olamayanların, artık bir de daha az ile yetinmeyi denemesinin zamanı değil mi?
Bunu al, onu at, şunu tüket…
Dervişlik değil amaç. “Bir lokma bir hırka“ diye tutturan yok. Bir tekke tevazuu, Budist manastırı sadeliği değil istenen. Sadece, “yeterli”de kalmak. Yeterli, yeterlidir arkadaş! Yeterlinin ölçütü nedir derseniz, o da insanın kendi özgür iradesiyle karar verdiği miktar herhalde. Çünkü nasıl pornografik görüntüler seks isteği doğurur, bu istek de doğrudan ihtiyaç olarak algılanırsa aynı şekilde reklamlar, şaşaa, gösteriş, detay, yeni, parlak, çarpıcı vb şeylere maruz kalmak da engellenemez bir sahip olma isteği doğuruyor. Biz de böylece özümüzle, içimizle, ihtiyacımızla hiç alakası olmayan dış uyaranlara pabuç bırakarak, bir sürü yapay “ihtiyaç” hissediyoruz.
Sadelik sanatı, gerçekten önemli olanla olmayanı ayırt etme, gerçekten önem taşımayanı bir kenara bırakma becerisidir. Sade yaşam, insanın hayatında fazlalık ve yük barındırmamasıdır. Gerekli olan, ihtiyaç duyulan dışında hiçbir şeyin insanın hayatında yer kaplamaması. Bu yer kaplama parasal da olabilir, maddesel de, manevi de olabilir, zihinsel veya ruhsal da. Sadelik insan hayatının tüm alanlarında anlam bulur: Tüketimden üretime, iletişimden faaliyetlere. Her sezonun moda giysileriyle gardrobunu doldurmak ne kadar sadeliğe aykırıysa insanlara bilmelerine gerek olmayan şeyleri anlatmak veya her e-postayı herkese iletmek de aynı derecede sadeliğe aykırıdır. Çocuklarına birkaç ayda bir yeni cep telefonu almak ne kadar tersse, uyduruk ve birbirine benzeyen onlarca şarkı bestelemek de aynı derecede. Temiz ve modern olmak iddiasıyla aşırı sıklıkta duş almak da sadelik değildir, aşırı bahşiş bırakmak da.
Sade insan sadedir, çok basittir, olduğu gibi ve gerektiği kadardır. Fazlalığı yoktur, bilgisini, görgüsünü göstermeye çalışmaz, kendini kılık kıyafetiyle veya bilgisayar modeliyle tanımlamaz, iletişim olanaklarının suyunu çıkarmaz, naylon torbaları pervasızca çöpe atmaz, “nasılsa hesabını ben ödedim” diye bardağına içmeyeceği sular doldurtmaz lokantalarda. Görüntüsü sadedir, her gün yeni bir insan olmak üzere saçını, makyajını, imajını değiştirmez. Evi kışın yeterince sıcak, yazın yeterince soğuktur. Gerektiğince duş alır, saçını gerektiği kadar şampuanlar, minimal kişisel bakım ürünü kullanır. Hayatı sadedir, bir sürü insan ve bir sürü faaliyet arasında koşturup durmaz, onu tatmin eden insanlar ve faaliyetler bellidir ve zaten onların yerleri sağlamdır. Sade insanın arayışı bitmiştir, televizyonda izlediği kanallardan internette girdiği sitelere kadar her şeyi ‘az’a ayarlanmıştır.
Etrafında hep “daha fazlasını” teşvik edenler yok mudur? Vardır elbet. Şuraya da bak. Bunu da al. Onun yenisi çıktı. Şunun daha fazlası var. Bunun eskimiş. Onun modası geçmiş. Şunda çok seçenek var. Bunu da yap, onu da söyle, şunu da dinle, buraya da git… Sade insan, kendini bilir. Yeterli olanını, kendini mutlu edenini, kendi seçtiğini bilir, hayır demeyi bilir. Hayır demeyi sever! Çünkü hayır dediği her şey, özgürlük alanını bir parça daha genişletir. Ancak hayır diyerek kendi doğrusunu, kendi gerçeğini, kendini koruyabilir.
Sade, yeşil, huzurlu…
Adım adım azalabiliyor, sadeleşebiliyor insan. Daha az tuvalet kağıdı harcamak, yiyecek maddesi israf etmemek, cevabını bildiği soruyu sormamak, bozulmayan telefonunu yenilememek, daha az elektrik sarf etmek, elindeki pet şişeyi damacanadan doldurmak, toplu taşımayla gidilebilir yere özel arabayla gitmemek, var olan giyecekleriyle idare etmek, sade, az, yeterli yemek, gençlik ve güzellik ürünlerine kolunu, bacağını kaptırmamak, seçtiği ve sevdiği faaliyetlere, insanlara zaman ayırmak, yaptığı harcamalarda ölçülü olmak, aslında her şeyde ölçülü olmak… Mümkün. Çağdaş insan için, şehirde olsun, kırda olsun, uygar bir yaşam sürerek her şeyi daha az, daha ölçülü, daha sade yapmak, yaşamak mümkün; zaman içinde, adım adım.
Hiçbir özel donanıma ihtiyaç da yok: Tek gereken buna kafayı koymak. Kafayı ‘sade’ye ayarladıktan sonra her şey geliyor tek tek. İnsanoğlu zaten basitten, sadeden, temelden, kendine yeterli olarak başlamamış mı hayata? Bunu görüp kaleme almasıyla bazı çağdaşları tarafından –elbette!- çatlak olarak değerlendirilen Henry David Thoreau’nun yolundan şimdi de yeni nesil blogger’lar geliyor. Çevreye etki etmeyen, sade yaşam peşinde olan modern yazarlar birbirleriyle iletişim kurarak sadeleşme hedeflerini gerçekleştirmek için destek elde ediyorlar. Hiçbiri de öyle yabana atılacak işler peşinde değil…
Kanada’nın Toronto şehrinde yaşayan 29 yaşında bekar bir kadın, Vanessa Farquharson, her gün yeni ve kalıcı bir sadeleşme girişiminde bulunuyor – arabasından kurtulmak ve kullan-at polistiren malzemelerden vazgeçmek gibi. Blog haberleşmeleri ve desteklemeleri neticesinde aldığı en radikal karar ise buzdolabıyla ilgili: Başta dondurma ve soğuk beyaz şarap olmadan yaşayamayacağını savunurken, zaman içinde bu fikre ısınarak (kendini „yeşil çatlak“ olarak tanımlasa da) evindeki buzdolabını tamamen kapatmış.
Buzdolabı olayını sanal ortamda ilk gündeme getiren ise Greenpa – Grandpa’nın (büyükbaba) “yeşilci” olanı. Greenpa 58 yaşında, üç çocuk babası ve 30 yıldır sade yaşam yaşıyor, bloglaşmaya yeni başlasa da. Dışarda kompost tuvalet sistemi kullanıyor, akar suyu, eve yolu, elektriği yok. Şehirde yaşayanların buzdolabına ihtiyacı olmadığını, en hassas malzemenin bile doğru paketlendiğinde 3-4 gün sağlıklı kalabildiğini hatırlatarak benzerlerinin bir adım daha sadeleşmesine yardımcı olmuş.
New York şehrinde 5. Cadde’de (hani Tiffany, Cartier ve Saks 5th Avenue dükkanlarının sırasında!) bir apartman dairesinde, çevreye net sıfır etki etmeyi hedefleyen bir aile var. Colin Beavan karısı ve çocuğuyla bu işe girişirken, şehirde yaşayanların ekolojik ayak izlerini azaltmalarının dünyanın sürdürülebilirliği için kaçınılmaz olduğunu göstermeyi amaçlamış. Şimdi elektrik de kullanmadan dünyanın en lüks caddelerinden birinde yaşıyorlar.
Seattle’da iki çocuk annesi Crunchy Chicken ailesinin enerji tüketimini azaltmak için yerel girişimlerde bulunuyor; San Diego’da LaVonne Ellis “tüketimini %90 azaltma“ iddiasına girenlerden biri; NY eyaletinde Knox’ta çiftçilik yapan 4 çocuk annesi Sharon Astyk ise kendine yeterli yaşamanın yanı sıra kemer sıkma politikasını hayatına kalıcı olarak yaymaya çalışıyor.
Elalem neler neler yapıyor, biz son model telefonu almaz, en yeni lokantada görülmezsek, sezon alışverişi yapmazsak kendimizi eksik hissediyoruz! Bir durup dinleyin içinizi, bir kendinize dönün, bir yok sayın herkesi ve her şeyi. Bakın bir, gerçekten ihtiyacınız olan, gerçekten istediğiniz ne var hayatınızda… Onlar kalsın. Geri kalan her şey, çöp.
(ağustos 2009)