Çapa sesi, ağaç motoru, at kişnemesi, yağmur tıpırtısı. Bir de alakabakların kulak tırmalayan bağırtıları. Sabah gözümü açtığımda yatağıma ulaşan sesler. Şirince’deyim, doğruyum, çalışkanım… Buraya nasıl geldiğime gelince: Zaten işin zor kısmı bu… O halde “buraya nasıl geldiğimle” başlayalım.
Bir varmış bir yokmuş, ormanda yaşayan kurtlara, ayı ailesinin dağdaki kulübesine, anka kuşlarının küllerinden yeniden doğmalarına, Red Kit’in gezdiği kuş uçmaz kervan geçmez vadilere bayılan bir kız varmış. Hayatını şehirde geçirmek düşüncesi bile içini sıkarmış, şehrin hiçbir şeyini dağda bir kulübede yaşama hayaline değişmezmiş.
Şehrin iş hayatı, ev hayatı, sosyal hayatı vb. her yüzünü de deneyip hiçbir şeyin onu kesmediğini farkedince kendine bir dağ köyü aramaya başlamış. Bir yol arkadaşı olup olmadığına bile bakmamış – bu ciddi kararı ancak tek başına verebileceği inancıyla kendi başına çıkmış yola. Aranan dağ köyü İzmir’in Selçuk ilçesi yakınlarında bulunmuş: Şirince.
Hem karayoluyla hem havayoluyla İstanbul’a yakın, yarı turistik – yani köy halkı yabancılara, köyü sevip yerleşenlere çok yabancı değil, sit alanı olması ve deniz kenarı olmaması sebebiyle arsızca istila edilmesi mümkün değil, yılın pek çok günü güneşli ama yine de 4 mevsim yaşanıyor ve hatta kar dahi yağıyor, 1 saat mesafede gerekirse herşeyiyle büyük şehir İzmir, yarım saat mesafede denize ve çeşitli ihtiyaçlara ulaşmak için Kuşadası… Tabii bunlar, (yeterli kelimeleri aramaktayım…) havasıyla, suyuyla, doğasıyla, mimarisiyle, insanıyla, hayvanıyla şahane bir köy olmasının ötesindeki özellikleri Şirince’nin.
Ben mukadderata inanırım. Daha başka, güzel dağ köyleri de gördüm. İzmir’den Antalya’ya bütün kıyı şeridini gezdim zamanında. Daha cazip yerler de buldum, şehir dışında yerleşebileceğim. Ama bir gün işyerimde çıldırma noktasına geldiğimde aklıma düşen yer hiç gitmediğim, görmediğim Şirince oldu. Webde biraz dolaştığımda karar vermiştim bile, buraya yerleşmeye. En sonunda çıldırtıcı işimden biraz uzaklaşıp fiziksel olarak gelebildiğimde, köyü ilk kez gördüğümde hiç şaşırmadım: Evet, dedim, doğru karar vermişim.
Hiç bir aşamada, tereddüte düşmemi gerektirecek bir şey olmadı. Aldığım zeytinlik de ilahi tesadüflerle bana dayatıldı, attığım her adım, çalıştığım her usta da. 70 metreye artezyen kuyusu deldirdim, 500 metre ötedeki çiftçi trafosundan elektrik çektirdim, sonra da ev yaptım (bunları da anlatmaya kalksam dergi yetmez) ve nihayet yaz başında yuvama taşındım. Velhasıl şimdi ilk kışımdayım…
Tereddüte düşmemem engellerle karşılaşmadığımdan değildi: Engel çoktu! Ama engellerin karşısında da, neticede “yapması gerekeni yapmaya” kararlı biri vardı… Kuyucu her gün yemin verip 1 ay gelmediğinde, yağmurlar çatıyı kapatmaya müsaade etmediğinde, arabayla gece-gündüz defalarla çamur yolda kaldığımda, marangozla anlaşmazlığım başıma ağrılar verdiğinde, köyde tanımadığım sürüyle insan evimin lokanta, otel, gazino vs. olacağı dedikodusu yaydığında hep yılma aşamasına yaklaştım, yaklaştım… sonra bakış açımda devrimsel değişikliklerle aştım her birini. Her aşılan engel de bir sonrakiyle uğraşmak için güç verdi.
Şu satırları yazdığım sırada 6 aydır dağdaki evimde yaşıyorum, yazı yazmak dışında tam zamanlı, düzenli bir işim yok, ve ilk kez 2 hafta evvel bir sabah kalkıp, “Hmmm, bugün ne yapsam, kitap mı okusam, yazı mı yazsam?…” deme şansım oldu. Demek istediğim şu ki, tek başına dağda yaşamak (zor olmasa da) tam zamanlı bir iş!
Yanıltıcı olmasın, burada “köy hayatı” yaşadığımı söylemek tam olarak doğru olmaz. Evim “lüks” olmamasına karşın son derece rahat: İçinde rüzgarlar esmiyor, çatısı akmıyor, yerlerde diğer canlılar yaşamıyor, devamlı sıcak suyum var, kış için ısıtmam var, kapım bacam sağ salim kapanıyor… Müzik dinleyebiliyor, dicitürk seyrediyor, mikrodalga fırın kullanıyorum. Köy evinden epey hallice, yani. Dolayısıyla evin zorlukları asgaride. Ama neticede dağda yaşıyoruz, kız kıza: Ben ve 3 kızım, yani köpeklerim Pa, Torba, Bozo.
Canımız isteyince şömine veya kuzine yakıyoruz, odunumuzu kalınlı inceli ayarlayıp; komşunun ihmal edilmiş narından torba torba toplayıp eşe dosta kargoluyor, kalanını sıkıp odun ateşinde toprak kapta nar ekşisi (ya da onu andıran bir şey!) yapıyoruz; yaz bitmeden hem domates salçası, hem biberli patlıcanlı karışık salça yapmayı Leyla teyzeden öğrenip acilen uyguladığımıza (kendi domateslerimizden elbet!) şükrediyoruz; yeni evin eksiklerini, tamirlerini, çözülmesi gereken sorunlarını ele alıyor, bahçeye eleman arıyor, köpeklerin yerleşim bölgesini kışa uygun hale getiriyor, depomuzu yerleştiriyor, bahçemize fidanlar, çiçekler dikiyoruz… Velhasıl kafa kaşımaya pek vakit kalmıyor!
350 metre yükseklikteki köyümüz 100 haneli, yaklaşık 700 nüfus. Bizim ev köyden çıkıp zeytinliklere giden yol üzerinde, köyden 1 kilometre. En yakın komşum, köye doğru 500 metre uzaklıkta. Evin önünden bakınca tam karşımda köy, uzak gibi durur ama 15 dakikada yürünür, muhtarlığın anonsları duyulur, turist otobüslerinin kalabalığı görülür. Burdan öteye ev yok. Dağda bir ben, bir benim kızlar…
Köye taşınmamızdan en mutlu olan da onlar zaten: Özgürler! Bunca sene sınırlı bahçelerde, asfalt sokaklarda, tasmalarla kayışlarla gezdikten sonra nihayet, ister dağlarda koşturur, ister köyde gezerler. Elbette haşarılık yapıyorlar, önümüzdeki yoldan bahçesine giden teyzelere, eşekli amcalara bağrınıyorlar, bahçede derin tüneller kazıyor, göbeklerine kadar çamur içinde eve geliyorlar, yakınımdaki havuza getirilen veya karnını doyursun diye serbest bırakılan atlarla eşeklere sarıyorlar: ama neticede doğadayız, yaptıkları hiçbir şey de buna aykırı değil… Ah, evet, o koca atları serbest bıraktıkları da oluyor! Arada gece karanlığında evin önünde dev gibi cüsselerini görünce önce dehşete düşüyor, sonra çıkıp ‘hössst’lüyorum kendilerini… Zaten köy hayatının ana fikri bu: Başa gelen çekilir!
Eve her girişin, çıkışın gözlemleniyor, ve elbette her misafir: Ne yapalım! Zaruri olan ve gelecek olan usta gelmiyor: E, köyde böyle! Azıcık değişik bir şey istedi canın, diyelim, atıyorum, eski kaşar: Yok, burada bilinen birkaç çeşit peynirle yetinmek zorundasın! Her konu sakız gibi uzaya uzaya çınaraltı kahvede milletin çenesini yoruyor: Hiç takılmayacaksın! Dağın başında bir başınasın: Çifteni başucuna asacak, rahat uyuyacaksın! Başa gelen çekilir…
Öte yandan sabahları sessizliğe uyanacaksın; üstünden muhteşem bir şahin uçacak; bulutlarda kaybolacak baktığın tepeler, zirveler; bir bakacaksın evin bir bulutun içinde kalmış, beyazlık dışında hiçbir şey gözükmüyor… Köpeklerle böğürtlen toplamaya, kocayemiş yemeye çıkacaksın canın istediğinde, alt dalları onlar halledecek sen yukarlardaki meyvaları toplarken; bağlar bozulduktan sonra üstlerindeki kalıntıları tırtıklayacaksınız, köpekler üzüm salkımlarını çekiştirecek asmalardan. Dağlara, çamlıklara yürüyeceksin, yükseğe çıktıkça dağlar aralanıp deniz manzarası serilecek önüne; güneş batarken denizde sen sevdiklerinle çimlerin üstünde piknik yapacak, şarap içeceksin.
Köy fırınından sabah taze ekmek almaya ineceksin (Şirince ekmeği de bir şahanedir bu arada – mısır unu, nohut unu, tavada susamlı…) herkesle günaydınlaşarak, komşu Haluk abi, çöpçü Mustafa, şarapçı Ali Kaya, hep ortalarda Gözlük Mehmet, pideci Ünal amca, çiftçi Tulum Ali… Bahçenden domates toplayıp, komşudan biber yürütüp kahvaltıya doğrayacaksın, armutları budamak, mandalinleri aşılamak gerektiğini, zeytinlerinin de yok yılı diye iyice işi boşlayıp tek zeytin bile vermediklerini, bahçeyi seneye set set çapalayacağını ve daha çok çeşit sebze ekeceğini düşüneceksin. Domateslerin yanında kahvaltıda kendi zeytinin, kendi yeşilimsi yağın…
Tepelerdeki çamların dibinden sepetlerle kuru kozalak toplayacak, Gözlük’ün getirdiği muhteşem kokulu zeytin odunlarını şöminede onlarla tutuşturacaksın. Odun ve gözleme kokuları arasında köyü dolanıp pansiyonlarda çalışan arkadaşlarını ya da Memet amcayı ziyaret edecek, gezmeye gelen eş-dostla köy lokantalarında Zeynep teyzenin muhteşem sarmalarını, şevketi bostanını yiyeceksin. Gece olunca ise kapkaranlığa, sepsessizliğe, kopkoyuluğa dalacaksın, yıldızlar göz kırpacak “İyi ki burdasın,” diye… Sen de şükredeceksin, “İyi ki burdayım,” diye.
(Kasım 2005)